SiyasetUluslararası İlişkiler

TÜRKİYE’NİN YENİ NATO MİSYONU

Türkiye’nin NATO üyeliği ve bu üyelik içindeki misyonu, siyasal hayatımızda gerek içerde gerekse dışarda yarattığı gerilimle oldukça karmaşık ve ihtilaflı bir geçmişe sahiptir. İnönü döneminde bu güvenlik konseptine dair ilk başvurumuz reddedilse de Menderes dönemindeki çabalarla üyeliğimiz resmi bir hüviyet kazanmıştır. 1952 yılından bu yana yaşanan süreçte hem Türkiye hem de NATO temel olarak üç aşamadan geçmiştir.

Türkiye için modern siyasal hayatta I. Cumhuriyet dönemi olarak anılan dönem ile NATO 1.0 güvenlik konsepti iç içe geçen ilk dönemdir. Bu dönemde memlekette İnönü zihniyetinin gölgesinde askeri vesayetin hegemonyası hüküm sürerken; NATO kendini SSCB karşısında ABD liderliğinde Batı bloğunun güvenliğine adamıştır. Türkiye’nin bu ilk dönemdeki temel NATO misyonu SSCB karşısında Batı bloğunun uç karakolu  olarak kendini göstermiştir. Daha çok geleneksel ve konvansiyonel yöntemlerin hakim olduğu bu dönem; SSCB-ABD eksenli iki kutuplu dünyada hem Türkiye hem Batı bloğunda güvenlik temelinde karşılıklı bir menfaat ve işbirliği sağlamış, kazan kazan dönemi olarak anılan bu sürecin sonu SSCB’nin dağılmasıyla ikinci evreye geçmiştir.

1990’ların ortalarından itibaren önümüze gelen ikinci aşama genel hatlarıyla Türkiye ve Batı arasındaki işbirliğinin krizlere döndüğü, oldukça inişli çıkışlı uzun bir süreci hatırlatır.  NATO 2.0 olarak anılan bu dönem kamuoyunda daha çok Atlantik ittifakı olarak bilinir. ABD liderliğinde AB çıkarlarının ve güvenliğinin öncelendiği, İsrail’in örtük şekilde korunduğu ve yükseldiği bu dönem artık tek kutuplu dünyanın habercisidir. ABD’de demokratların uzun süreli iktidarının neoliberal kapitalist düzen ile önümüze getirdiği siyasi, ekonomik, jeopolitik, kültürel ve askeri hegemonya bu dönemde adeta küresel bir tahakküme dönüşmüştür. Clinton, Obama ve Biden gibi küreselci demokratların uzun süreli iktidarlarına Oğul Bush’un Neoconların gölgesindeki küreselci cumhuriyetçi iktidarı da eklemlenerek küresel müesses nizam süreçte kendisini neredeyse otuz yıl boyunca tahkim etmeyi başarmıştır.

NATO 2.0 dönemi aynı zamanda yöntemde başkalaşmanın da  işaretidir; bu dönemde geleneksel ve konvansiyonel güvenlik konsepti modern güvenlikçi usulleri de örseleyerek yerini post modern vekalet mücadelelerine bırakmıştır. Batı vekaletinde bölgesel terör örgütleri bu dönemde yükselmiş; mücadele küreselleşme programı çerçevesinde üniter devletlerin istikrarsızlaştırılarak azınlıkçı terörize yapılara fundamentalist biçimde etnik, mezhep ve din temelli alan açılmasına doğru kaymıştır. Hemen her bölgede üniter devletlerin kültür ya da sivic vatandaşlık temelli hukuki birlikteliğine karşı fundamentalist kolektif kimlikler öne çıkarılmış; sürece eklenen yapay kimlik setlerine dayalı woke kültürünün aşırı hassasiyetleriyle bölgesel istikrarsızlığa dayalı ayrışma derinleştirilmiştir.

Türkiye için de bu dönem önce II. Cumhuriyet dönemi olarak karşımıza gelmiştir. Askeri vesayete karşı yükselen uzun soluklu sivil demokrasi mücadelesi belirli bir süre sonra sonuç almaya başlamıştır. Nihayet memlekette askeri vesayet yakın geçmişte yıkılmış, demokrat naralarla yürüyen sağ muhafazakarlar ve sol liberallerin Atlantik eksenli küreselleşmeci koalisyonu ülkeyi bu küreselleşme programı çerçevesinde badireden badireye sürüklemiştir.

Ülke bu gerilimi belirli bir zaman sonra kaldıramamış, sürecin sonunda türlü felaketlerin eşiğinden dönülmüştür. Konjonktürün lehimize dönüşümü ile bu gerilim birtakım hayırlı sonuçlarla önümüze gelmiştir. Mevcut iktidar, rejim ve devlet düzeyinde büyük bir kırılma yaşanarak II. Cumhuriyet dönemi; Gezi Olayları, Çözüm Süreci’nin bitişi, 15 Temmuz 2016 Darbe Girişimi ile üç sene içinde büyük bir gürültüyle fiilen kapanmıştır. Türk tipi Başkanlık Sistemi ile III. Cumhuriyetin ayak izleri Külliye-Beştepe ittifakı aracılığıyla görülmeye başlasa da bu dönemde ablukalar altında sancılı bir fetret dönemi yaşanmış, bu süreç gerek ülkede gerekse dünyada neredeyse on yıl kadar sürmüştür.

Türkiye NATO ilişkileri bu dönemde oldukça gerilmiş; Türkiye NATO’nun en güçlü ordularından olmasına rağmen NATO’dan beklediği müttefiklik yanıtını görememiştir. Türkiye bu sancılı dönemde sadece küreselleşmeci demokrat koalisyondan ayrılmamış aynı zamanda yeni parti rejim devlet konsolidasyonunda ulusal askeri güvenlikte büyük atılımlar yapmış ve üzerindeki tüm siyasi ve askeri kuşatmaları yarmayı başarmıştır. NATO konsepti ise bu dönemde önemini giderek kaybetmiş, performans ve işlevselliğini yitirmeye başlamıştır.

Sürecin sonunda dünyada neoliberal kapitalizmin krize girdiği artık hem siyasi hem ekonomik hem de askeri olarak ifşa olmuş; Atlantik eksenli küreselleşmeci demokrat paradigma çökmüştür.  ABD içinde bu paradigmaya karşı bayrak açan Trump ve cumhuriyetçilerin iktidarı daha güçlü biçimde ikinci kez başkanlığı almış ve bu durum çöken sistemin gidişatını çok daha dramatik hale getirmiştir. NATO 2.0 dönemi de bu sancılı son on senelik fetret devrinin sonunda nihayet kapanmıştır.

NATO 3.0 dönemi küresizleşen çok kutuplu yeni dünyada hem usulde hem esasta yeni bir konsept belirlemek üzere Türkiye’nin ev sahipliğinde bugünlerde toplandı. III. Cumhuriyet’in Yeni Anayasa ile karşılanacağı şu günlerde yeni bir NATO konsepti de önümüze geliyor. ABD artık NATO üzerinden AB’yi siyasi, ekonomik ve askeri olarak karşılıksız himaye etmeyeceği kökten bir kırılma yaşıyor. Bununla da kalmıyor İsrail’in örtük biçimde himayesine de şartlar müsaade ettiği ölçüde mesafe koyuyor. AB siyasi ve ekonomik krizi ise giderek büyüyor, AB askeri olarak ise oldukça yetersiz; İsrail politikaları ise günden güne hem ABD kamuoyunda hem de uluslararası arenada meşruiyet kaybediyor. 

Tüm bunları Trump’ın yarattığı geçici bir anomali olarak görmek doğru olmaz; sosyal, siyasi, ekonomik, kültürel, jeopolitik ve askeri gelişmeler bu sürecin aktörlerden bağımsız yeni bir dönemin habercisi olacağını bizlere söylüyor.

NATO 3.0 nasıl şekillenecek soruları ise kamuoyunda gerek muhalif gerekse iktidar kanadında ciddiyetle tartışılmıyor. 

Muhalif kanattan yükselen müstemleke haline getirildik sesleri oldukça trajiktir. Atlantik paradigması çökerken bu paradigmaya karşı Trump-Putin-Erdoğan işbirliğini tarihi bir fırsat olarak değerlendirmek gerekir. Müstemlekeliğe dair eleştirilerin küreselleşmeci demokrat hegemonyanın Atlantik eksenli tahakküm zamanlarında değil de; Atlantik paradigması karşıtı itiraza dair tarihi bir koalisyonun yakalandığı şu kritik günlerde yapılması ancak ya cehaletten ya gafletten ya da hıyanetten sayılabilir.

İktidar kanadında ise Türkiye’nin NATO zirvesine ev sahipliği yapmasına dair süreç bağlamından koparılarak ciddiyetten uzak bir şekilde sunuluyor. Bu durum tarihi bir süreci hamasi bir siyasi şova indirgemekten ibaret görünüyor. Oysa mesele her iki tarafın da algısından öte bir yerde ciddiyetle değerlendirilmeye muhtaç şekilde önümüzde durmaktadır.

ABD’nin yeni dönemde esas hedefinin Çin’i sınırlandırmak olduğu anlaşılıyor. ABD’nin bunu yapabilmesi için sırtından AB ve İsrail’i atması elzem hale geliyor. Kissinger’dan miras triangular diplomasinin gereği; ABD’nin Çin’e karşı Rusya ve Türkiye gibi bölgesel güçlerle ittifakını güçlendirmesini gerektiriyor. Türkiye ve Rusya da AB ve İsrail karşısında ABD’nin bu işbirliği teklifine sıcak yaklaşıyor. 

Erdoğan-Putin-Trump ittifakı örtük olarak aslında çoktan önümüze geldi. NATO açıktan olmasa da örtük olarak bu yeni konsepte uygun biçimde şekillenmek durumunda kalacaktır. Türkiye bu bağlamda AB ile Rusya arasında öncü bir denge ve tampon vazifesi görecek; NATO’daki önemi bu bağlamda artacaktır. NATO dışında ise ABD-Rusya işbirliğinin en güçlü aracısı ve taşıyıcısı konumuna gelecektir.

Sonuç olarak, Türkiye bu süreçte NATO 3.0 ile öncü ve taşıyıcı konuma gelecek böylelikle NATO 3.0 konseptinin Atlantikçi küreselleşmeci pozisyondan kurtulması için önümüze gelen bu fırsat penceresinde mücadelesini sürdürecektir. Türkiye yine bu süreçte NATO içinde AB’den birçok taviz koparacak; NATO dışında ise ABD ve Rusya ile çeşitli işbirlikleri ve muhtemel menfaatleri doğrultusunda kendi yolunu yürümeye devam edecektir.

Fikirtepe Postası’nın ikinci sayısında derginin kapağına Erdoğan-Putin-Trump üçlüsünü koymuştuk; elbette bunu üç ay önce bugünlerin öngörüsü olarak sembolik düzeyde bir mesaj amacıyla derginin kapağına yerleştirdik. Vurgumuzun altında işaret ettiğimiz hatları artık iyice ayırt etmek gerekiyor; Türkiye-Rusya-ABD milliyetçi cumhuriyetçiler olarak bir tarafta AB-İsrail-Çin küreselciler olarak diğer tarafta kaldı. Tüm bu süreci bu bağlamda okumak çok daha doğru olur; bu yüzden T-R-Ç ittifakı teklifini anlamsız ve arkaik bulduğumu itiraf etmeliyim.

Fikirtepe Medya olarak bizim pozisyonumuz ise başından beri bellidir. Atlantik eksenli NATO-YATA tapınakçısı değiliz hatta NATO’nun Atlantik ekseninden kurtarılması bizim temel amacımızdır ve nihayet bütün bunlar bizim için ancak konjonktürel meselelerdir. NATO’nun Atlantik paradigmasından kurtulması için şu kritik günlerde Türkiye olarak elimize geçen bu tarihi fırsatı değerlendirmemiz gerektiğine inanıyoruz. Avrasyacı T-R-Ç ittifak teklifi ise bizim nezdimizde sadece arkaik değil aynı zamanda komik ve absürttür.

Visited 61 times, 62 visit(s) today

Close