Karar gazetesinde yayımlanan “Kuzuların Sessizliği mi, Akademinin Konforu mu?” başlıklı makaleme gelen bir yorum, Türkiye’deki akademi tartışmalarının hangi zeminlerde tıkandığını göstermesi bakımından dikkate değerdir. Esasen Türkiye’nin eğitim ve akademi sorunlarını ele almayı planladığım bu süreçte, söz konusu eleştiri konuyu derinleştirmek adına nitelikli bir vesile teşkil etmiştir. İlgili eleştiri; “yerli gözlüklerle” ve bütüncül çerçevelerle millî bir perspektif inşa etme fikrini, son 50 yıldır “millîlik” ideolojisi adına akademilerin kuşatıldığını, 25 yıldır felsefe, sosyoloji, sanat tarihi, psikoloji gibi bölümlere ilahiyat kökenlilerin doldurulduğunu ve son 10 yıldır Barış Akademisyenlerinin üniversitelerden dışlandığını hatırlatarak eleştiriyor. Bu hatırlatma, önerimizin benzer ideolojik müdahalelerle zaten denenip başarısız kaldığını ve “yine mi yapamadınız?” sorusuyla pratik uygulanabilirliğini sorguluyor. Ancak bu iddia, hem akademik alanın dinamik ve çoğulcu doğasını göz ardı eden hem de tarihî sürekliliği tek bir boyuta indirgeyen sınırlı bir çerçeveye dayanmaktadır.
Bu eleştiri, akademideki ideolojik müdahalelerin tarihî birikimine işaret etmesi bakımından dikkate değer olsa da, daha dengeli bir analiz yapıldığında bazı temel bağlamların ihmal edildiği görülmektedir. Öncelikle, “Barış Akademisyenleri” süreci salt bir ideolojik tasfiye hareketine indirgenemez. Şüphesiz ki akademik özgürlük her koşulda savunulması gereken temel bir ilkedir; ancak bu özgürlük, şiddet karşısında ilkesel bir tutum takınmama serbestisi olarak yorumlanmamalıdır. 11 Ocak 2016 tarihli “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisi, devletin operasyonlarındaki hak ihlallerine odaklanırken, PKK’nın “öz yönetim” ilan ettiği bölgelerdeki terör eylemlerini ve sivillere yönelik tehditlerini doğrudan kınamaktan kaçınmıştır. Bildiriye imza atan 2.212 akademisyenden 406’sının OHAL KHK’ları ile ihraç edilmesi hukukî ve siyasî tartışmalara konu olsa da, bu sürecin terörle mücadele konjonktürüyle doğrudan ilişkili olduğu gerçeği göz ardı edilemez. Türkiye’nin yarım asrı aşan terörle mücadele tecrübesi ışığında, PKK gibi silahlı bir yapıyı açıkça “terör örgütü” olarak niteleyemeyen bir entelektüel pozisyonun sorgulanması meşru bir zemine dayanmaktadır. Zira şiddeti, kaynağına bakmaksızın ilkesel olarak mahkûm etmeyen bir dilin yalnızca mağduriyet üzerinden demokratik bir meşruiyet üretmesi mümkün değildir. Akademik etik, devlet politikalarını eleştirme hakkını güvence altına aldığı kadar, silahlı örgüt şiddetine karşı da net bir tavır almayı zorunlu kılar.
Eleştiride seçilen zaman diliminin yalnızca 1980 sonrası ile sınırlandırılması, üniversitelerin bu tarihten önceki sol-sosyalist ve Kemalist akademik kompozisyonunu ve entelektüel mirasını sistemli bir biçimde analiz dışı bırakmakta; bu da mevcut eleştiriyi nesnel bir tarihî nazardan ziyade, yalnızca sağ-muhafazakâr aydınların yoğunlaştığı döneme odaklanan ideolojik bir şikâyete dönüştürmektedir. Her şeyden önce, Türkiye’de üniversitelerin son elli yılını tek bir “millîlik ideolojisi” doğrultusunda şekillenmiş gibi sunmak sosyolojik açıdan savunulabilir değildir. 1980’lerden itibaren yükseköğretim alanı, farklı ideolojik yönelimlerin, entelektüel geleneklerin ve dünya tasavvurlarının karşılaştığı ve mücadele ettiği çoğul bir zemin olmuştur. Akademi hiçbir dönemde homojen bir ideolojik blok olarak işlememiştir. Eğer yarım asırlık kesintisiz bir “millî ideoloji kuşatması”ndan söz edilecekse, bugün bu eleştiriyi dile getiren çevrelerin uzun yıllar boyunca üniversitelerde güçlü biçimde varlık göstermiş olmalarını açıklamak güçleşir. “Barış Akademisyenleri” olarak anılan grubun bu üniversitelerde görev yapmış, kadro almış ve akademik üretimde bulunmuş olması, meselenin tek taraflı bir dışlanma anlatısına indirgenemeyeceğini gösterir.
AKP döneminde üniversitelerde kadrolaşma pratikleri ve özellikle ilahiyat kökenli atamaların sosyoloji ve felsefe gibi alanlara yönelmesi, akademik özerklik ve liyakat tartışmalarını haklı olarak yoğunlaştırmıştır. Ancak bu olguyu “elli yıldır millî ideoloji uğruna akademiler kuşatıldı” şeklinde genelleştirmek, tarihî süreci aşırı basitleştirmek anlamına gelir. Türkiye akademisi, tüm siyasî müdahalelere rağmen çok katmanlı ve dirençli bir yapıya sahiptir; farklı entelektüel yönelimler aynı kurumsal çerçeve içinde varlığını sürdürebilmektedir. Nitekim bu dönemde göreve başlamış ve kendisini muhalif olarak tanımlayan çok sayıda akademisyen bulunmaktadır. Benzer biçimde, 28 Şubat süreci dâhil olmak üzere önceki dönemlerde de üniversitelerde ideolojik tasfiyeler, dışlamalar ve kadrolaşmalar yaşanmıştır. Muhafazakâr-milliyetçi profillerin engellendiği, sol-Kemalist çizgilerin baskın olduğu dönemlerde de çok sayıda akademisyen çeşitli baskılara maruz kalmıştır. Bir dönem siyasî ve entelektüel etkisi artan post-Kemalist yaklaşımın prestijli üniversitelerdeki görünürlüğü, yükseköğretim alanının iktidar ilişkilerinden bağımsız olmadığını göstermiştir. Üniversiteler hiçbir zaman bütünüyle tarafsız ve salt liyakat esaslı yapılar olmamış; iktidar değişimleri kadrolaşma dinamiklerini tersine çevirmiş, ancak sorunun sistemik ve kronik niteliğini ortadan kaldırmamıştır. On üç yıllık akademik tecrübem de bu döneme denk gelmekte olup, karşı karşıya kalınan büyük güçlüklere rağmen muhalif kimliğimin bu süreçte korunduğunu bizzat gözlemledim. Her ne kadar muhalefet araçlarının yok olma tehlikesi artmış olsa da yapısal eğilimleri abartarak akademiyi tek bir siyasî projeye indirgemek analitik açıdan isabetli değildir.
Bu durum, bireysel örneklerden hareketle genelleme yapılamayacağını ve akademik sistemin herkesi aynı biçimde etkilemediğini göstermektedir. Eleştiri “yine mi yapamadınız?” sorusunu yöneltirken, asıl tartışılması gereken mesele şudur: Akademi, iktidar değişimlerinde taraflaşan bir pozisyon mu almakta, yoksa toplumun yakıcı sorunlarına bağımsız, özgün ve yerli bir yaklaşımla yanıt üretmeyi mi tercih etmektedir? İdeolojik kuşatmaların her türü – geçmişte sol Kemalist, günümüzde muhafazakâr biçimleriyle- akademik üretim açısından sorunludur. Millî bir perspektifin inşası ise ideolojik dayatmalarla değil; kuramsal bağımsızlık, entelektüel cesaret, toplumla sahici bağ kurma ve şiddet karşısında tutarlı bir ilkesellik üzerinden mümkündür.
Akademide yaşanan kadro mücadeleleri, tasfiyeler ve dışlanmalar da tek yönlü bir anlatıya indirgenemez. Türkiye’de farklı ideolojik çevreler, değişen siyasî konjonktürlere bağlı olarak üniversite alanında kimi dönemlerde güç kazanmış, kimi dönemlerde ise gerilemiştir. Bu nedenle meseleyi “elli yıllık millî ideoloji kuşatması” gibi tüm süreci tek bir çizgiye sabitleyen bir açıklamayla ele almak, sosyolojik gerçekliği aşırı derecede sadeleştirmek anlamına gelir. Burada önerilen, akademinin yeniden ideolojik kamplaşmaların sahnesi hâline gelmesi değildir. Aksine, parçalı ve tepkisel bilgi üretiminin ötesine geçerek Türk toplumuna ilişkin bütüncül ve kurucu teorik çerçeveler geliştirilmesidir. Bu çerçeve ne siyasî iktidarın resmî söylemine eklemlenmeli ne de küresel teorik şemaların yerel gerçekliği gölgede bırakan hegemonik etkisine teslim olmalıdır. “Yerli gözlük” ifadesi, otoriter bir akademik tasarım çağrısı değil; epistemolojik özgünlük ve kavramsal inşa talebini ifade etmektedir.
Eleştiride öne çıkan bir diğer iddia, “millî” ve “yerli” kavramlarının akademiyi kuşattığı yönündedir. Oysa bu kavramların bugün tartışmalı hâle gelmiş olması, içeriklerinin zorunlu olarak boşaldığını değil, siyasî retorik içinde yoğun ve araçsal biçimde kullanılmaları nedeniyle anlam aşınmasına uğradıklarını gösterir. Bir kavramın siyasette araçsallaştırılması ile bilimsel düzlemde yerli bir kavramsal çerçeve arayışı aynı düzleme ait değildir. “Yerli” ve “millî” ifadelerinin siyasî söylemde aşırı ve stratejik kullanımı, onların analitik değerini bütünüyle ortadan kaldırmaz; sorun kavramların kendisinden ziyade kullanım biçimindedir. Bu durum, sosyoloji ve felsefe gibi disiplinlerin Türkiye’nin özgün toplumsal gerçekliklerini – göç, aile yapısı, kentleşme, toplumsal cinsiyet ilişkileri ve dindarlık biçimleri gibi olguları – ithal kuramsal kalıplara indirgemeden analiz etme gerekliliğini ortadan kaldırmaz. Asıl mesele, akademide bir “sessizlik”ten çok, üretilen bilginin parçalı kalması ve geniş ölçekli sentezlere ya da yerli kuramsal çerçevelere dönüştürülememesidir. Mevcut akademik teşvik mekanizmaları mikro ölçekli çalışmaları ödüllendirirken, normatif ya da “millî” olarak etiketlenme riski taşıyan bütüncül yaklaşımları daha temkinli bir alana itmektedir; bu da yapısal bir sınırlılık üretmektedir.
Bu bağlamda savunulan yaklaşım ideolojik bir milliyetçilik değildir. Amaç, Türk toplumunu kendi tarihî, kültürel ve kurumsal özgüllüğü içinde kavramaya dönük kuramsal bir özgünlük arayışını gündeme getirmektir. Bu tutum herhangi bir siyasî iktidarın söylemini yeniden üretmek anlamına gelmez; aksine, sosyal bilimlerin yalnızca dışarıdan ithal edilmiş kavramsal şemalarla sınırlı kalmaması gerektiğini vurgulayan eleştirel bir çağrıdır. Bu çabayı değersizleştirmek yerine, akademinin temel ontolojik açmazını – toplum için mi yoksa yalnızca kendi kurumsal yeniden üretimi için mi var olduğu sorusunu – canlı tutmak daha yapıcı ve ikna edici bir yaklaşım olacaktır. Öksüz’ün makalesi bu soruyu güçlü biçimde gündeme taşımaktadır. Ancak bu soruya verilecek yanıt, romantik mağduriyet anlatılarında ya da seçici suskunlukta değil; cesur, bağımsız ve ilkesel bir entelektüel üretimde aranmalıdır.
Sonuç olarak, eleştiri, işaret edilen temel sorunu dolaylı biçimde doğrulamaktadır: Akademik tartışmalar hızla ideolojik kutuplaşma zeminine çekilmekte, kuramsal meseleler ise siyasî pozisyon alma sınavına indirgenmektedir. Oysa Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu şey, birbirini dışlayan entelektüel bloklar değil; şiddete/teröre açık ve tutarlı bir mesafe koyabilen, hem devleti hem toplumu eleştirebilen ve bunu kendi tarihî bağlamının bilinciyle gerçekleştiren güçlü ve özgün bir sosyal bilim geleneğidir. “Millî perspektif” çağrısı da herhangi bir ideolojik tahakkümün yeniden üretimini değil, tam olarak bu geleneğin inşasını hedeflemektedir.






