Belgesel dediğimiz türün en önemli işlevi izleyicisine yeni bilgiler sunmasıdır malum. Bazıları ise zaten bilinen, tecrübe edilmiş, üzerinden geçilmiş olanı yeniden düşündürür ve muhatabında, olan biten hakkında yeni bir farkındalık oluşturur. Documentary Theory başlığı altında bunu ve buna benzer müktesebâtı ihtiva eden büyük bir literatür var. Konuyu daha en başta dağıtmadan mevzumuza girelim. TRT World’ün ilk kez 6 Eylül 2025’te yayımladığı Under an Olive Tree (Zeytin Ağacının Altında), az evvel bahsettiğim ikinci türden bir yapım. Yönetmen Zümrüt Sönmez imzasını taşıyan belgesel, 6 Eylül 2024’te Batı Şeria’nın Nablus kentine bağlı Beyta beldesinde İsrail güçleri tarafından öldürülen 26 yaşındaki insan hakları savunucusu Ayşenur Ezgi Eygi’nin hayatını konu ediniyor. Ancak bunu yaparken, son yılların en ağır insanî krizlerinden birini kronolojik olaylar, siyasî tartışmalar ya da hepimizin aşina olduğu yıkım görüntüleri üzerinden yapmıyor. Meseleyi tek bir insanın hayatı üzerinden okumayı tercih ediyor ve bir “ölüm”, “kayıp”, bana sorarsanız “cinayet”in kendisini merkeze alan bir anlatı kurmuyor. Tam tersine o kayba, cinayete anlam kazandıran bir hayatı görünür kılıyor. Zümrüt Sönmez, Batı Şeria’da İsrail güçleri tarafından öldürülen Türk kökenli bir Amerikan vatandaşının bu trajik sonunu dramatize ve romantize etmek etmek yerine; izleyiciyi bu sonu hazırlayan uzun ahlâkî yolculuğun içine davet ediyor. Ayşenur’un çocukluğundan ailesine, arkadaş çevresinden eğitim hayatına, farklı ülkelerde yürüttüğü gönüllülük faaliyetlerinden adalet duygusunu besleyen vicdanî hassasiyetlerine kadar uzanan tanıklıklar, belgeseli bir kayıp hikâyesi olmaktan çıkarıyor. Böylece izleyici, nitelikli bir eğitimin ardından Seattle’dan ABD’den Filistin’e, Batı Şeria’ya gitmiş genç bir insan hakları savunucusunun odağında yıllar boyunca şekillenmiş bir karakteri, bir ahlâk anlayışını ve bir hayat istikametini tanıma imkânı buluyor.
Zümrüt Sönmez’in dikkat çekici tercihlerinden biri, izleyicide uyandırmak istediği haklı farkındalığa dair dramatik etkiyi, tipik tragedya mantığıyla, Eygi’nin vefatına dair anların etrafında aramıyor oluşu. Kamera ve anlatış, haber bültenlerinde defalarca gösterilen görüntülerin peşinden tamahkarca gitmiyor; onların öncesine dönüyor. Burada küçük bir dipnot düşmeme müsaade edin. 6 Şubat depremlerinde gönüllü olarak görev yaptığım Maraş’ın Elbistan muhitine çekim yapmayan gelen, adını zikretmek istemediğim kanallara bağlı bazı yapımcıların konsept olabilecek trajik vaka ya da hikâye arayışlarına şahit olduktan sonra bu işlerin nasıl îfâ edildiğine dair bazı farkındalıklarım oluşmuştu. Bu fırsatçı adamların harâmî gibi çadır çadır gezip belgesellerine ve haber dosyalarına trajik hikâye aradıklarını şaşkınlıkla ve utançla müşahede etmiştim. Zümrüt Sönmez’in böyle bir intiba vermemek için hususi çaba sarfettiği çok belli. Dolayısıyla hikâyeyi, Ayşenur’un çocukluğuna, ailesine, eğitimine, arkadaşlarına ve dünyanın farklı coğrafyalarında sürdürdüğü gönüllülük çalışmalarına yaslayarak izleyicide oluşmasını arzu ettiği farkındalığı samimi, doğal, içten ve topluma bir bilinç kazandırma gayesiyle yansıttığı açıkça hissediliyor. Ayşenur’un hikâyesi, neticesi göze alınarak Batı Şeria’ya atılan bu adımın yıllar boyunca olgunlaşmış bir vicdanın tabiî istikameti olduğu somut bir halde görünür hâle geliyor. Belgeselde ilerledikçe zihnimde oluşan, mukadderâtın, bazı “dert” sahibi insanları, o derdin mekânı olan coğrafyalara tesadüfen götürmediği, uzun zamandır taşıdıkları ahlâkî sorumluluğun bu insanları eninde sonunda o coğrafyaya sürüklediği fikri, bu temellendirişin en büyük dayanağı olduğu kanaatindeyim.
Ayşenur Ezgi Eygi’nin adı dünya kamuoyunun gündemine, Batı Şeria’da, Nablus/Beyta’da zeytin ağaçlarıyla dolu bir muhitteki nümayiş sırasında İsrail güçleri tarafından öldürülmesi haberiyle girdi. Belgesel de adını buradan alıyor zira. Reuters, Associated Press, BBC, The Guardian, ZDF Heute, Die Zeit, Frankfurter Allgemein Zeitung, Le Monde, Al Jazeera ve daha birçok uluslararası haber kuruluşu, Batı Şeria’da bir gösteri sırasında başından vurularak hayatını kaybeden genç bir Türk-Amerikan aktivisti haberlerine taşıdılar. Eygi’ye dair haberleri bu ajansların sitelerinde bulmak mümkün. Haberlerin merkezinde “ölüm” var. Haber dilinin doğası gereği de böyle olmalı, sonuç odaklı. Ne var ki haber metinleri için dikkate değer ve bu yüzden de en önemli olan şey sonuçtur. O sonuca giden süreç ise sadece sonucu destekleyen özetlerden ibarettir. Bir iki paragraf içerisine hem yaşanmışlığın hem kişiliğin hem de geride bırakılan anlamın sıkıştırılarak anlatılması, akabinde ise o vakayı “haber”leştiren nihâi sonucun vurgulanması beklenir.
Under an Olive Tree, bu oportünist pragmatizmi daha ahlâkî bir düzleme çeken cinsten. Zümrüt Sönmez Ayşenur’u, İsrail’in yürüttüğü soykırım polikasının içerisinde kendisiyle aynı kaderi paylaşan daha pek çok isim gibi, “ölüm”ün tanımlandığı bir isim olmaktan çıkarmış; yaşarken benimsediği değerler üzerinden “ölüm”ündeki güçlü anlamı izleyicinin ferâsetine sunmuş.
Belgeselde kitleleri Filistin meselesine ikna etmeye çalışan propagandist bir anlatı asla söz konusu değil. Tek bir insanın hayatını, kendi aksiyolojik bütünlüğü içerisinde yakın tanıklıklarla aktararak çok daha güçlü ve daha da önemlisi samimi bir yol izlenmiş. Under an Olive Tree, vicdanın nasıl biçimlendiğini, insanın inandığı ilkeler uğruna nasıl bir hayat kurabileceği ve bu ilkeler uğruna nasıl ölebileceğini gösteren mutedil, derin ama güçlü bir anlatıya dönüşmüş. Belgeseli izledikten sonra zihnimde tekrar tekrar dönen şey, Ayşenur Ezgi Eygi’nin ölümünün trajik olduğu kadar entelektüel ve ahlâkî bir tavrın nihâi tezâhürü olduğu ve bu duruşun Türkiye ve dünyanın vicdanına nasıl seslendiği, ne söylediği, neyi hatırlattığı ve talep ettiği oldu.
Aslında niyetim belgeseli yeni izleme imkanı bulduğumdan Filistin’de ayaklar altına alınan insanlık onurunu ayağa kaldırma uğuruna hayatını kaybetmiş Türk asıllı genç bir insan hakları savunucusunun şahs-ı mânevisini anma, mücadelesinin ihtiva ettiği anlamı ifade etme ve bunu toplumun dikkatine sunan bir belgeselin varlığını duyurma gâyesiyle bir tanıtım yazısı yazmaktı fakat zihinlerde hiç kapanmaması gereken bu mevzuyu hazır bir kez daha açmışken beyân etmek istediğim birkaç hususa da kısaca değinmek istiyorum.
Under an Olive Tree, Ayşenur Ezgi Eygi’nin hayat hikâyesi ile birlikte, kanaatimce kolektif hafızanın da nasıl işlediğine, daha doğrusu nasıl köreldiğine yönelik güçlü bir itirazı da ihtiva ediyor. Çünkü Ayşenur’un hikâyesinin anlamını, tek başına, devlet terörünün neticesi olan münferit, trajik bir ölüm hikâyesi olmanın ötesinde aramak gerek. Ayşenur, hakikatin tanığı olmayı seçen insanların giderek daha sistematik biçimde hedef hâline geldiği daha geniş bir tablonun parçası aslında. Deutsche Welle’nin Haziran 2026 verilerine göre Gazze’de 7 Ekim 2023 – 5 Ocak 2026 tarihleri arasında öldürülen insanların sayısı 80.000, (yazı ile seksen bin)in üzerinde. The Lancet Global Health, Gazze’deki ölü sayısının resmi rakamların yüzde 35 üzerinde olduğuna dair. Resmi rakamların takrîbi seksen bin olduğunu düşündüğümüz de manzaranın vehameti ortaya çıkıyor. Bu rakamın 30.000 (yazı ile otuz bin)e yakını ise çocuk. Ayrıca bunun bir de Ayşenur Ezgi Eygi’nin de hayatını kaybettiği Batı Şeria tarafı var tabi. Gazze kadar kitlesel bir kurum olmasa da orada da soykırımın farklı bir boyutuna şahitlik ediyoruz. Demografik yapı ve mülk üzerinde yerleşimci (işgalci)lerin yerli halka sistematik tecavüzleriyle yürütülen, aynı amaca hizmet eden farklı bir soykırım politikası söz konusu.
Gazeteciler, sağlık çalışanları, insani yardım faaliyetlerini sürdüren uluslararası kuruluş personelleri ve dünyanın muhtelif yerlerinden bu mezâlime tepki göstermek ve dünyaya duyurmak için kendisini bu cehennemin içine atan aktivistler de söz konusu trajik rakamın içerisinde önemli bir payı teşkil ediyor. Bununla ilgili küçük çaplı bir veri çalışması yaptım. Karşılaştığım veriler şu şekilde:
Gazetecileri Koruma Komitesi (Committee to Protect Journalists/CPJ) 25 Haziran 2026 tarihinde yayımladığı “CPJ undertakes review of its documentation of journalists killed in Israel-Gaza war since 2023” başlıklı analizinde 7 Ekim 2023’ten bu yana öldürülen gazeteci ve medya çalışanlarının sayısı 263 (yazı ile iki yüz atmış üç)e ulaştı. Birleşmiş Milletler İnsani İşler Koordinasyon Ofisi (UN Office for the Coordination of Humanitarian Affairs / OCHA) ise Gazze’de hayatını kaybeden 1.700 (yazı ile bin yedi yüz)’ün üzerinde sağlık çalışanı ile yaklaşık 600 insani yardım görevlisini rapor ediyor. Birleşmiş Milletler Filistinli Mültecilere Yardım Ajansı (United Nations Relief and Works Agency for Palestine Refugees in the Near East / UNRWA) da savaşın başlangıcından bu yana kurumla bağlantılı yaklaşık 400 personelinin yaşamını yitirdiğini açıkladı.
Rakamlar kurumlara göre değişse de değişmeyen gerçek var: Bu soykırımı yürütenler, yukarıda da değindiğim gibi sansürlenen, dillendirilmesi yasaklanan bir hakîkatin profesyonel tanıklarını da sistematik olarak hedef alıyor. Bu nedenle bir aktivist kimliğiyle Ayşenur Ezgi Eygi’nin hikâyesi, on binlerce ölüm arasından seçilmiş münferit bir hayat hikâyesi değil sadece. Eygi’nin hikâyesi hakikate tanıklık etmeyi, insan onurunu savunmayı ve bunun bedelini göze almayı seçen insanların, müşterek kaderini ve müşterek ahlâkî ufkunu görünür kılan güçlü bir temsil konumunda.
Tam da bu nedenle Zümrüt Sönmez’in, Under an Olive Tree ile yaptığı şey, Ayşenur’un “nasıl öldüğü?” gibi medyanın tipik kışkırtıcı motivasyonundan ziyâde “nasıl yaşadığı?” sorusunu merkeze alıyor. Sönmez’in bu kritik tercihi, izleyiciyi kaçınılmaz ve rahatsız edici bazı sorularla baş başa bırakıyor: “Biz nasıl yaşıyoruz? Başkalarının acısını hangi mesafeden seyrediyor, ayaklar altına alınan insanlık onurunu ayağa kaldırmak için ne yapıyoruz?” Dünyada halen daha seslisi olsun sessizi olsun devam eden soykırımları hangi bilinçle takip ediyoruz? Daha önce yaşanmış soykırımlardan bireysel bir etik veya farkındalık devşiriyor, kendimize dair bir çıkarımda bulunuyor muyuz? Soykırımları “anmak” ile “hatırlamak” arasındaki farkın ayırdında mıyız?
“Anmak” ile “hatırlamak” arasındaki fark; evet. Çünkü çağımız, hatırlamaktan çok anmayı bilen ve açıkçası bunu da lâyıkıyla başaran bir çağ gibi görünüyor. Buna “anma”yı, “hatırlama” zannettiğimiz de diyebiliriz belki.
Soykırımları ve kitlesel zulümleri anma konusunda belki de tarihin en güçlü kamusal seviyesine ulaştık diyebilirim. Teknoloji ve dijital imkanlar da buna kuşkusuz büyük katkı sağladı ve önemli bir anma retoriği de üretti. Ne var ki aynı başarıyı, bu hafızayı ahlâkî bir forma dönüştürmekte gösteremiyoruz diye düşünüyorum.
Anma eyleminin giderek vicdanı dönüştüren, eviren, tekâmüle sevkeden bir yüzleşmeden ziyade kamusal meşruiyet üreten sembolik bir ritüele dönüştüğü kanaatindeyim. “Anma” eylemi elbette müstakil olarak kıymetlidir, onun ihtiva ettiği değeri önemsemiyor değilim fakat “anma”, “hatırlama” ile özdeşim kurduğunda hatta “anma”, “hatırlama”ya tebdîl olduğunda bir anlam kazanacağı kanaatindeyim.
Zaman mefhumu belirleyicidir. “Anma”, daha çok “an”a, (at the moment)a dair bir eylem iken “hatırlama” zamanın üç aşaması olan geçmiş, an ve geleceğe hitap eder. Bu yüzden tarihin ve şu an müşahede ettiğimiz toplumsal krizlerin bireysel etik bilincinde karşılığı olması için müstakil “anma” ritüellerinden daha çok “anma” eyleminin “hatırlama” bilincine, farkındalığına ve idrakine evrilmesine ihtiyacımız var. Aliya İzzetbegoviç’in meşhur sözünü “hatır”layalım: Dikkat edin, “Anılmayan” değil, “Hatırlanmayan soykırım tekrar eder” diyor. Çünkü “hatırlama” bilinci onu mümkün kılan zihniyet ve tahakküm biçimlerini bugün kendi hayatımızda yeniden üretmemekle mümkün olabilir. Hatırlamak, insanın bugününü değiştiren bir eylemdir. Eğer bir soykırımı anmak bizi bireyselliğimizde, aile hayatımızda, meslek hayatımızda, sosyal muhitlerimizde ve kamusal sorumluluklarımızda daha âdil, daha merhametli, daha cesur, daha dürüst, ilâ âhir (vb) insanlar hâline getirmiyorsa, o “anma” eylemi nâkıstır; yani eksiktir. Burada “hafıza” kelimesini salt geçmişe dair muhafaza ettikleri gibi nicel bir yaklaşımla anlamlandırırsak, onu; hayatı, bilinci, nazariyeyi dönüştürmek gibi hayâtî bir kabiliyetini gözardı etmek suretiyle telafisi mümkün olmayan bir haksızlıkla baş başa bırakmış oluruz. Korkarım biz bunu yapıyoruz.
Bunun yanında meselemiz ve bakış açımız hangi acının “bizden” sayılıp sayılmadığı da değil. En azından olmamalı. Odaklanacağımız yer bugün için başka, “bizden” insanların acısının yine “bizde” neyi değiştirdiği üzerine olmalı. Filistin’e üzülürken başka bir halkın yaşadığı zulmü küçümsemek; Doğu Türkistan’dan söz ederken Filistin’i görmezden gelmek ya da Gazze’ye destek vereceğiz diye Kaşgar’ı yalnızlaştırmak, Srebrenitsa’yı tarihî bir mağduriyet anlatısına sıkıştırmak, ahlâkî tutarlılıktan çok seçici aidiyetlerin konuştuğunu gösteren ahlâkî zafiyetlerdir. Burada Judith Butler’in “yas tutulabilir hayatlar” kavramını derinlemesine tartıştığı Frames of War: When Is Life Grievable eseri tavsiye niyetiyle hatırlanmayı hak ediyor.
Bu etik tavır aynı zamanda entelektüel bir duruştur aynı zamanda. Zira Ayşenur Ezgi Eygi’nin hikâyesi entelektüel karakterin ya da ahlâkın nasıl olması gerektiği üzerine de düşünmeye davet ediyor bizi. Çünkü entelektüelliği bilgiye, eğitime, akademik unvanlara, okunan kitaplara, yazılan makalelere sıkıştırdık. Bilgili bir insanı “entelektüel” zannetmek gibi bir gafletimiz mevcut. Bilginin, ancak ahlâkî bir sorumluluğa dönüştüğü ölçüde karakterin parçası hâline geldiğini çoğunlukla göz ardı ediyoruz; bunu da bazen konformist bir yaklaşımla kasten yapıyoruz. Entelektüel karakterin ve entelektüel ahlâkın, hakikati teori bazında kavrayabilmek kadar onun gerektirdiği bedeli de pratik düzeyde ödemeyi göze alabilmek olduğunu genelde atlıyoruz; yine bile isteye.
Entelektüellik bu yüzden tam anlamıyla bir praksis (praxis) tir. Yani gerçek entelektüel duruş, her mesele hakkında konuşabilmekten önce, hangi mesele karşısında susmayacağını bilmektir. “Güç”e göre değil ilkeye göre konuşabilmektir. Mağdurun kimliğine, fâilin aidiyetine ya da çoğunluğun kanaatini kendine kantar yapmadan insan onurunun ihlal edilip edilmediğine göre tavır alabilmektir. Kendi mahallesini de aynı ölçüyle eleştirebilmektir mesela entelektüellik. Hakikati siyasî ve ideolojik konforun hizmetine sunmamaktır bu yüzden. Esasen Edward Said’in Representations of the Intellectual’daki ifadesini özetlersek, yersiz yurtsuz bir bilişsel sürgün halidir. Daha da örneklendirebileceğimiz bu kriterler entelektüel dürüstlüğün “amentüsü”dür işte. Sona, neticeye, menzile, “oldum”a ulaşılamayacak bir seyr-i sülûk hâlidir.
Bu açılardan Ayşenur Ezgi Eygi’nin Filistin’de nihayete eren hikâyesinin, romantik bir idealizmin ya da siyasî bir gösterinin sonucu olarak okunamayacağını düşünüyorum. Zümrüt Sönmez’in de belgeselinde, özellikle yakın tanıklıkların aracılığıyla dikkatle ortaya koyduğu gibi bu yolculuk, çocukluğundan itibaren şekillenen adalet anlayışının, insan hakları duyarlılığının ve vicdanî istikametinin tabiî bir devamı olarak düşünülmesi, görülmesi gerektiği kanaatindeyim. Düşüncesini hayatından ayırmamayı seçmiş ve bu uğurda hayatını kaybetmiş entelektüel pratiğin nasıl olması gerektiğini müşahhaslaştıran bir birey olarak çıkıyor karşımıza. Ve çağımızın sıkça dile getirilen fakat pek tercih edilmeyen düşünce-eylem tutarlılığına güçlü bir örnek olarak.
Zümrüt Sönmez imzalı Under an Olive Tree, TRT World tarafından ilk olarak 6 Eylül 2025 tarihinde, Ayşenur Ezgi Eygi’nin vefâtının birinci sene-i devriyesinde dünya kamuoyunun karşısına çıktı. Türkiye’de, Zeytin Ağacının Altında ismiyle yayınlandı. İlk bakışta Abbas Kiyârüstemî’nin,1995’te düzenlenen 67. Akademi Ödülleri’nde “En İyi Yabancı Dilde Film” kategorisinde İran’ın resmî adayı olan Through the Olive Trees adlı filmini hatırlatıyor; evet. Aynı zamanda Ian Douglas Robertson’un 2022 yılında aynı adla yayımladığı, Orta Yunanistan’da, otoriter bir belediye başkanı ile kadim bir zeytin ağacını korumaya çalışan bir ilkokul öğretmeninin mücadelesini konu alan bir roman da mevcut. Fakat Zümrüt Sönmez’in projesi elbette konu ve tür itibariyle müstesna bir yerde. Belgesel 49. Sedat Simavi Ödülleri’nde “TV Belgesel” ve “Türkiye Yazarlar Birliği Ödülleri” kapsamında 2025 yılı “En İyi Televizyon Belgeseli” kategorilerinde ödüle layık görüldü.
Her ne kadar bu ödülleri projenin mazhar olduğu teveccühün önemli bir göstergesi olarak görsem de bu çalışmanın daha fazla iltifatı hak ettiğine dâir kanaatinizi ve beklentimi de ifade etmiş olayım. Bu vesileyle böylesi duyarlılığı yüksek nitelikli bir eserin ortaya çıkmasında emeği bulunan diğer isimleri de kayda geçirmek isterim. Belgeselin yönetmeni Zümrüt Sönmez’in yanı sıra yapımcı Büşra Gence; görüntü yönetmenleri: Kadir Furkan Durak, Engin Özbek, Haluk Ensar Arvas, Barbaros Sayılgan; kurgu yönetmeni: Mustafa Fatih Kibar; röportaj yapımcısı: Gülay Kaplan; grafik tasarımı: Burak Nuri Köse, Caner Saral, Mahmut Sami Çavuş ve Emre Güler; metin editörleri: Nicholas Morgan, Tarryn Matthei ve Keith Henderson’un da isimlerini böylece zikretmiş olayım.
Farkettiğiniz üzere yazıda Ayşenur Ezgi Eygi’nin kronolojik hayatına dair detaylardan çok bahsetmedim. Keza Eygi’nin çocukluğu, eğitimi, kariyeri, ailesi hakkında bilgilere tüm detaylarıyla belgeselden edinmek mümkün. Zaten yapımın bu kısmı ziyadesiyle başarılı bir şekilde işlenmiş. Ben daha çok belgeselin görünür kıldığı anlam katmanlarını, izleyicide bıraktığı (başta kendimden hareketle) ahlâkî çağrıyı ve bende uyandırdığı düşünceleri paylaşmaya gayret ettim. Son zamanlarda yoğunlaştığım biyografi okumalarından çıkardığım sonuç, bir insan hikâyesinin, başkalarının hayatlarında karşılık bulabildiği ölçüde tamamlanabileceği oldu. Ayşenur Ezgi Eygi’nin hikâyesinin de bizim için daha âdil, daha cesur, daha tutarlı ve insan onuruna karşı daha hassas ve “hatır”dan mülhem “hatırlama”nın erdemine vâkıf bir yaşam pratiğinin imkânlarını aramada yol gösterici bir mahiyeti var.
Ayşenur Ezgi Eygi’ye rahmet, geride kalan kederli ama daha çok gururlu ailesine ve arkadaşlarına sabır; dünyanın neresinde olursa olsun, insan eliyle hayattan koparılan tüm masum insanların aziz hatıralarına saygıyla…






