SiyasetSosyoloji

Kandırılmış Bir Toplumun Ruh Hâli

Bir toplum, aldananları küçümseyerek kendisini koruyamaz. Güven ihlallerinin zararı, ele geçirilen paradan ibaret değildir. Her yeni olay, yardım etmek isteyeni biraz daha tereddüde, gerçek ihtiyaç sahibini biraz daha yalnızlığa iter.

Ahbap Soruşturması ve Birbirimizden Çıkardığımız Teselli

Ahbap Derneği hakkında yürütülen soruşturmanın sonunda ne çıkacağını henüz bilmiyoruz. Ortada ağır iddialar, tutuklama kararları ve bu iddiaları reddeden savunmalar var. Hüküm vermek yargının işi. Fakat daha yargı hükmünü vermeden toplumun ruh hâli kendisini ele verdi. Bu ruh hâli tek bir kesime özgü değil, ama bu defa sahnede muhafazakâr çevrelerin bir bölümü vardı. Sosyal medyada, karşı mahallede yaşanan hayal kırıklığını neredeyse sevinçle karşılayanlar oldu. Haluk Levent’in yıllar önce İzmir Marşı söylemesi bile bu bağlamda yeniden gündeme taşındı. Bir yardım kuruluşuna ilişkin iddialar, belli bir hayat tarzının ahlaki iflasının deliliymiş gibi sunuldu.

Bu sevinç yeni değil; yalnızca mahalle değiştiriyor. Yıllar önce dinî referanslarla para toplayan holdingler çökmüş, “helal kazanç” vaadiyle binlerce insan mağdur olmuş, bazı cemaatlerin içinden büyük mali istismarlar çıkmıştı. O günlerde benzer bir küçümseme seküler kesimin bir bölümünde görülmüştü: İnandıkları için aldatılanların, sorgulamadıkları için başlarına geleni hak ettiği söylenmişti. Kuşkusuz bu olaylar birbirinin tam simetriği değil. Ölçekleri, bağlamları ve sorumluları farklı; her birinin hesabı kendi içinde görülmeli. Fakat olaylar değişirken değişmeyen bir örüntü var: Dışarıdan bakan, başkasının mahallesine düşen acıyı hafifsiyor; üstelik onu kendi davasına malzeme yapıyor.

Türkiye’de artık yalnızca birbirimizin sevincine ortak olmakta zorlanmıyoruz; birbirimizin hayal kırıklığından kendimize teselli de çıkarıyoruz.

İstismar Önce Dil Öğrenir

İstismarın belli bir dünya görüşüne ihtiyacı yoktur; hangi kapıyı çalıyorsa o kapının dilini konuşur. İstismarcı, hedef aldığı insanların önce sözlüğünü öğrenir. Dindara hayırdan ve hizmetten, sekülere dayanışmadan ve çağdaşlıktan, milliyetçiye memleketten, yatırımcıya fırsattan, merhametli insana çekilen bir acıdan söz eder. Karşısındakini değerlerinden uzaklaştırmaya çalışmaz. Tam tersine, o değerlere yaslanarak onu kendine yaklaştırır.

Bu nedenle “Nasıl inandılar?” sorusu tek başına açıklayıcı değildir. Asıl sorulması gereken, anlatılan hikâyenin hangi ihtiyaca cevap verdiğidir. İnsan bazen daha çok kazanma umuduyla, bazen bir topluluğa ait olma arzusuyla, bazen de bir başkasının acısını dindirme isteğiyle parasını verir. Aynı kişide bu saiklerin birkaçı bir arada bulunabilir. Güven istismarı, bu ihtiyaçların her birinde kendine ayrı bir kapı bulur.

Güven ve Kırılma

Güvenmek başlı başına bir akıl kusuru değildir. İnsan, hayatını her şeyi bizzat doğrulayarak sürdüremez. Bindiğimiz uçağın bakımını, bankaya yatırdığımız paranın dolaştığı sistemi, verdiğimiz bağışın ulaştığı son adresi kendi imkânlarımızla denetleyemeyiz. Gündelik hayat, başkalarının görevlerini gerektiği gibi yaptığına ilişkin sessiz bir kabule dayanır.

Sorun, bu zorunlu güvenin bir kişinin şahsında yoğunlaşmasıyla başlar. Kurumun işleyişine ilişkin bilgiden çok kurucusunun samimiyetine dayanırız. Denetim raporundan çok, tanıdık gelen bir sese kulak veririz. Hesap verebilirliğin yerini, yıllar içinde oluşmuş iyi insan imgesi alır. Kişiye bağlanmış güven rahatlatıcıdır: Bir kurumun karmaşık hesaplarını anlamak zordur; bir insanın yüzüne bakıp onun dürüst olduğuna inanmak kolaydır.

Bu güven boşa çıktığında yaşanan kayıp yalnızca maddi değildir. Aldatılan kişi, parasından çok kendi muhakemesini yargılamaya başlar. Olaydan sonra, daha önce fark etmediği her işaret gözüne apaçık görünür. “Bunu nasıl göremedim?” diye sorar. İyi niyeti ona saflık, merhameti zayıflık, güvenme kabiliyeti kusur gibi gelmeye başlar.

Kandırılmanın en ağır faturalarından biri, insanın kendi iyiliğinden utanmasıdır.

Bu utançla baş etmenin yolu her zaman gerçeği kabul etmekten geçmez; insan bazen inkâra sığınır. Yalnızca güvendiği insanı değil, onun üzerinden kurduğu kendi kimliğini de korumaya çalışır. Yanıldığını kabul etmek, bağlı olduğu topluluk hakkındaki kanaatlerini ve kendisine dair “Ben kolay kandırılmam” inancını sarsacaktır. Bu nedenle delilleri küçümseyebilir, eleştiriyi düşmanlık sayabilir.

Farklı kamptaki gözlemci ise aynı incinmeye uzaktan bakarak kendisini üstün hisseder. Mağdurun acısını, kendi aklının veya ahlakının kanıtına dönüştürür. Biri, mensubiyetini korumak için gerçeği reddeder; diğeri, karşı grubun yanılgısından kendi üstünlüğüne kanıt devşirir. Her ikisi de aldanabilirliğin bütün insanlara ait bir kırılganlık olduğunu görmekten kaçınır. Kırılma ise bireyin içinde kalmaz; oradan topluma sızar.

Toplumsal Sonuçlar

Telefon ekranına bir bağış çağrısı düşüyor: bir enkaz fotoğrafı, bir hesap numarası, bir “acil” ibaresi. Birkaç yıl önce olsa parayı düşünmeden gönderirdiniz. Şimdi parmağınız ekranın üzerinde duraksıyor: Ya bu da sahteyse? İşte o kısacık tereddüt, kırılmanın bireyden topluma sızdığı andır.

Sahte yardım çağrıları çoğaldıkça gerçek bir ihtiyaç sahibinin anlattığı felaketten de kuşkulanırız. Bir vakıftaki usulsüzlük, dürüst çalışan başka vakıfların üzerine gölge düşürür. Her güven ihlali, toplumun ortak güven havuzunu biraz daha boşaltır. Havuz boşaldıkça hayat herkes için yorucu hâle gelir: Her ilişki için daha fazla belge, teminat ve kontrol gerekir; dayanışma azalırken korunmanın maddi ve ruhsal maliyeti yükselir. Bir dolandırıcılığın zararı böylece doğrudan mağdurların kaybıyla sınırlı kalmaz. Gerçek ihtiyaç sahipleri yardım bulmakta, dürüst kuruluşlar güven vermekte güçlük çeker.

Devlet ve Denetim

Bu kaybın giderilmesini devletten beklemek doğaldır; yardım kuruluşlarını, dernekleri ve vakıfları herkesin tek tek denetlemesi mümkün değildir. Fakat “Devlet denetlesin” demek tek başına çözüm değildir. Denetimin güven doğurabilmesi için denetleyenin de güven vermesi gerekir.

Bugünün Türkiye’sinde bu cümleyi kurmak bile başlı başına tartışma konusudur; çünkü denetim çağrısı, hangi kuruma yöneldiğine göre farklı okunur. Bir dernek veya cemaat hakkında soruşturma açıldığında, bir kesim bunu daha ilk günden suçun kesin kanıtı sayar; diğer kesim siyasi operasyon olarak görür. Aynı soruşturma, biri için mahkûmiyet hükmüne, diğeri için mağduriyet belgesine dönüşür. Böyle bir ortamda denetim, ortak bir güvence olmaktan çıkar; kutuplaşmış siyasi kamplar arasındaki mücadelenin parçası hâline gelir.

Bu kısır döngüyü kırmak, en başta gücü elinde tutana düşer. Devlet, güven talep ederek güvenilir hâle gelmez. Önce kendi kurumlarındaki usulsüzlük iddialarının üzerine gitmelidir. Denetim raporlarını kamuya açmalı; bu raporlardaki tespitlerin hangi işleme, hangi yaptırıma dönüştüğünü göstermelidir. Benzer olaylarda aynı kuralları uygulamalıdır. Kuralları siyasi yakınlığa göre esnetmediğine toplumu ikna etmeli, suç isnadı ile kesinleşmiş hüküm arasındaki sınırı korumalıdır. Bunları yapamayan bir devlet, başkalarının hesaplarını incelerken toplumun tamamına güven veremez. Güven, açıklamalarla değil, yıllara yayılan adil uygulamalarla oluşur.

Toplumun Sorumluluğu

Toplumun da hesap sormayı sadakatsizlik saymaktan vazgeçmesi gerekir. Bir kuruluşun tanınmış kurucusu, yayımlanmış mali tabloların ve bağımsız denetimin yerini tutamaz. Bağışçı, verdiği paranın hangi kanallardan nereye ulaştığını görebilmelidir. Bunun için kamuya açık raporlama sistemleri, bağımsız denetim platformları ve şeffaflık kriterleri talep edilmelidir. Bir kuruluşa gönül vermek, ondan hesap sormaya engel değildir.

Bağlılık ile denetim birbirinin karşıtı hâline geldiğinde, iyi niyet denetimsiz gücün kaynağına dönüşür.

Bu karşıtlığı aşmak kolay değildir. Kapalı hesaplardan yararlananlar olduğu gibi, soru sormayı kimliklerine yönelik bir saldırı sayanlar da vardır. Kurumların şeffaflaşması kadar, insanların bağlı oldukları yapılardan hesap sorabilmesi de zaman isteyen bir kültür değişimidir.

Bunca Aldanıştan Sonra

Yazının başına dönelim: Ahbap soruşturmasından ne çıkacağını bilmiyoruz. Ama tartışmayı bu kadar sarsıcı kılanın ne olduğunu biliyoruz. Ahbap, 6 Şubat depremlerinin ardından milyonlarca insanın pek çok kurumdan esirgediği güveni emanet ettiği adreslerden biriydi. İddialar ister doğrulansın ister çürütülsün, o günlerde gösterilen dayanışmanın kendisi utanılacak bir şey değildi. Ortada bir istismar varsa utancı, güvenen değil istismar eden taşımalıdır.

Bir toplum, aldananları küçümseyerek kendisini koruyamaz. Güven ihlallerinin zararı, ele geçirilen paradan ibaret değildir. Her yeni olay, yardım etmek isteyeni biraz daha tereddüde, gerçek ihtiyaç sahibini biraz daha yalnızlığa iter.

Artık neye ihtiyacımız olduğu açık: güvendiğine hesap sorabilen bir akıl ve başkasının hayal kırıklığından kendi haklılığına pay çıkarmayan bir vicdan.

Visited 49 times, 49 visit(s) today

Close