İnsan ve içinde bulunduğu toplum/cemiyet arasında birçok açıdan koşutluk bulunur. Örneğin bir insanın fert olarak maddi-manevi gelişimi, olgunlaşması, beşerîyetten insaniyete doğru işleyen hayat süreçleri gibi, toplumun da alelade bir yığından, birtakım toplumsal devinimlerden geçerek bir toplum ve bir millet olma serüvenine doğru evrimi söz konusudur.
İnsanın bedensel-hayvanî cephesinin ötesine geçebilmesi en yalın tarafıyla olan bitenlere şahsi bir hikaye üzerinden anlam atfedebilmesiyle başlayıp devam eder. Bunun sonucunda fert dediğimiz şey doğar. Fertlerin ortaklaşa oluşturdukları bir hikayenin anlam etrafında birleşip yaşamasıyla da toplum ve tarihi bir serüven içinde en olgun yanıyla millet vücuda gelir. Gerek ferdin gerek toplumun gerek milletin bu şekillenişinde rol oynayan ana etmen ortak hikaye ve kümülatif anlam’dır.
Günümüz dünyasında beşerden bireyi, yığından toplumu meydana getiren enerji olan anlam’ın ne olduğu konusundaki kargaşa, fert-anlam-toplum arasındaki dengenin alt üst olmasına yol açmıştır. Bu anlamın zaman içinde dinamitlenmesiyle birey ve fert yerini ilkel bir tüketen’e; anlama dayalı hikayenin türlü şartlar altında manipüle edilmesiyle toplum da yerini kitleye bırakmıştır.
Bu aşamada sözü, Jean Baudrillard’ın ilk kez 1978’de yayımlanan ve 1991’de bazı eklemelerle Sessiz Yığınların Gölgesinde ya da Toplumsalın Sonu adıyla Türkçeye çevrilen kitabına getirerek devam etmek istiyorum. Bu eser kitle, haber ve terörizm kavramları üzerinden bugünün siyasi, iktisadi ve toplumsal devinimlerini (ya da devinimsizliğini) ve kitlelerin anlam’la kurduğu ilişkiyi çok çarpıcı bir biçimde şerh ediyor.
Fert ya da toplum anlam dediğimiz şeyle bir tepkimeye girme kabiliyetine haizdir; bir anlam’a katılır veyahut bir cevap, bir karşılık verir. Ayrıca bir başka özellik olarak edindiği ve ürettiği anlamı aktarıp iletebilir.
Kitle ise her şeyi sünger gibi emen bir muammadır. Her şey onların üstünden kayar gider. Jean Baudrillard kitleyi tarif ederken ‘‘Devlet, Tarih, Kültür ve Anlam’ın çevresinde oluşturulmuş ışık demetlerini emerek ortadan kaldırırlar. Onlar tepkisizliktir, tepkisizliğin, nötr olmanın gücüdür.’’ der. Kitleler, konum olarak edilginlik ve vahşilik arasında gider gelir. Hakiki bir Tanrı fikrinden yoksundurlar. ‘‘Tanrıdan kitlelere şehit ve aziz masalları, kıyamet günü ve ölüm dansı hikâyeleri, büyücülük, kiliselerdeki gösteri ve törenlerden başka bir şey kalmamıştır.’’ diye ekler.
Onlar haber yerine gösteri istemektedirler. Kitlelerin tek gerçek yaşam deneyimi aldırmazlık ve duyarsızlıktır, diyen Baudrillard, bu duruma Körfez Savaşı haberleri karşısında kalabalıkların tutumunu örnek gösterir: ‘‘Çünkü kitlelerin aradığı şey gösteridir. Evet, yalnızca gösteri. Bir komando eylemi gösterisi. Körfez’de Savaş kimsenin iştahını kesmemiştir. Tam tersine dükkânlar yağmalanırcasına boşaltılmıştır. Bu diziyi izlerken kimse içkisinden ve yemeğinden vazgeçmemiştir. Kitleler bu gösteriyi Bush ve Saddam’a hazırlatmışlardır. Sonuç olarak olayın bir gösteriden başka bir şey olmadığı tüm dünyaya gösterilmiştir.’’
Bu ruh hali elbette kalabalıkların, artık insanı insan yapan yegâne şey olan sorumluluktan boşanmasıyla da ilgili. İlkel bir tüketimin ve gündelik sorunların arasında yitip gitmeyi tercih etmekle iç içe bir durum.
Ahmet Hamdi Tanpınar 1943’te kaleme aldığı bir yazıda kitle ile millet arasına çok net bir hat çekmişti: ‘‘Milletle kitlenin arasında büyük bir fark vardır. Millet hayatın muvazenesidir. Kitle ise bu muvazenenin bozuluşundan çıkar.’’
Günümüzde yeni medya düzeninin, kitle-iletişim araçlarının gelişimiyle bilginin ve kültürün dağılıp yayılması, paylaşılması eskiye nazaran olağanüstü bir çoğalma arz etse de görünürde kişisel ya da toplumsal bir olgunlaşma nadiren kaydediliyor. Bir halk, bir sınıf, bir toplum vizyonunu vücuda getirecek bir anlam tesis edilemiyor. Çoğu şey kitlelerin aldırışsızlığında, duyarsızlığında buharlaşıp kayboluyor.
Bugün Türkiye’de üzerinde yeniden düşünmemiz gereken meselelerden biri de tam olarak bu noktada düğümleniyor. Çünkü fertten millete doğru tabii bir tekâmül çizgisi olarak tasavvur edebileceğimiz fert-cemaat-cemiyet-millet silsilesinin, anlamın çözülüşüne paralel olarak tersine işlediği bir vasatta yaşıyoruz.
Fertler, kendisini aşan bir anlamla bağını kaybettikçe ilkel bir tüketene; ortak bir anlam etrafında toplanan gruplar, cemaatler, partiler aidiyetini ve müşterek mesuliyetini yitirdikçe kapalı bir zümreye; birbirinden farklı fert, grup ve cemaatlerin daha geniş bir hayat ve kader tasavvuru içinde kurduğu cemiyet ise çözülüp dağınık bir kalabalığa dönüşüyor.
Neticede bütün bunların üstünde müşterek bir tarih, kültür, ideal ve istikamet şuuru olarak yükselmesi gereken millet fikri de yerini, Baudrillard’ın tarif ettiği manada, kendisine ulaşan her şeyi emip nötrleştiren dramatik bir kitleye bırakıyor.
Şurası açıktır ki millet dediğimiz şey, yalnızca aynı coğrafyada yaşayan insanların bir yekûnu değildir. Tıpkı fert olmanın yalnızca biyolojik bir varlığa sahip olmak olmadığı gibi. Aradaki farkı meydana getiren şey anlam’dır.
Fert, hayatına bir anlam nispetinde yön verir; dini veya seküler cemaatler ortak bir anlam etrafında yakınlık ve dayanışma üretir; cemiyet, bu anlamları daha geniş bir hayat düzeni içinde birbirine bağlar. Millet ise bütün bu katmanları aşan ve onları müşterek bir tarih, kültür, ülkü ve gelecek tasavvurunda birleştiren en olgun terkiptir.
Anlam çekildiğinde ise tüm bu terkip çözülür, geriye biyoloji ve kalabalıklar kalır. İnsanlar bilgiye eskisinden daha hızlı ulaşıyor, daha çok konuşuyor ve başa gelenler karşısında çeşitli tepkiler ortaya koyuyor olabilir ama son tahlilde bütün bunları kendisini, aidiyet grubunu ve toplumu bir kıvama erdirecek ortak bir anlama dönüştürmeye muvaffak olamıyor.
Herkesin bir şeyler söylediği ama sarf edilen kelâmın birbirine eklenerek bir söz meydana getirmediği, herkesin olup bitenlere tepkiler verdiği ama bu tepkilerin ortak bir mesuliyet düzleminde birleşip bir anlam inşa etmeye yönelmediği bir ortamda kitleleşme kaçınılmaz olarak derinleşmektedir.






