Geçen yüzyılın son yıllarıydı. “Yeşil sermaye” diye tabir edilen bir grup şirket yükselişteydi. Şubeleri olan büyük mağazalar açmaya başlamışlardı. Ne alacaktım, hatırlamıyorum ama bunlardan birine gitmiştim. Ürünlerin üzerinde büyük etiketler vardı ve hepsinde şu yazıyordu: “Peşin fiyatına taksit. Peşin ödemede indirim.”
Sonra etrafta, yeşil sermayeden olmayan mağazalarda, etikete peşin fiyatın yazıldığını, altına da taksit sayısıyla birlikte vade farkının eklendiğini gördüm; aslında aynı şeyi söylüyordu bu mağazalar, ama farklı ifade ediyorlardı.
Niye böyle olduğunu sordum, soruşturdum. Altından faiz korkusu çıktı. Vade farkı kulağa faiz gibi geliyordu; taksitli fiyat asıl fiyat diye yazılıp peşin ödeyene indirim yapılınca vade farkı ortadan kalkmış sayılıyordu. Müşterinin cebinden çıkan farkın adı değişiyordu. Mağaza o farkı yine kasasına koyuyordu. Kendince haram kazanmamış oluyordu. Onlara göre aynı kelime oyununu yapmayan haram yiyor, kendileri yemiyordu.
Buna “kelimelerin helalleştirme gücü” diyorum. İş aynı kalıyor, para aynı kalıyor, ad değişince hüküm onların gözünde haramdan helale dönüyor. Etiketi yazan akıl için, adı faizi çağrıştırmayan iş helaldir. Halbuki hüküm verilirken işin nasıl yapıldığına, bedelin nereden doğduğuna, tarafların ne üstlendiğine bakılmalıdır. Dini hassasiyeti olan kişiler kendilerini rahatsız etmeyen adı seçmekle yetindiklerinde, kazancı sınırlaması gereken ahlak kazanca uygun açıklama üretmeye başlıyor.
Türkçede çok eskiden beri bu hünerin bir adı vardır. “Kitabına uydurmak”. Fıkıhta da buna “hile-i şer’iyye” denir.
Bahsettiğim o etiketten bu yana kelime oyunları çoğaldı. Mesela “faizsiz bankacılık” dendi. “Kâr payı dağıtıyoruz” dendi; ama piyasadaki faiz oranlarıyla bu kâr payları yıllarca yan yana seyretti. Bugün o-evim bu-evim isimli, son zamanlarda hem sayıları hem şubeleri artan bazı finansman şirketleri müşterilerine ev ve araba parası verirken onlardan organizasyon ücreti alıyor. İçlerinden biri faaliyet raporunda bunu kendi kelimeleriyle “faiz yerine organizasyon ücreti” diye yazıyor. Bu ücret hangi hizmetin, hangi masrafın karşılığıdır? Adında faiz geçmediği için dindar müşteri bunu sormadan ödüyor.
Asr-ı saadette şu yöntemi kimse akıl edememiş mi diye düşündüm: Ebu Kays, Ebu Urve’ye gelir (adları ben uyduruyorum), yüz dirheme ihtiyacı vardır. “Derdini çözerim” der Ebu Urve, “yalnız senden otuz dirhem çözüm parası alırım.” “Faiz değil mi bu?” “Hayır. Faiz olsa yüz verir, yüz otuz isterdim. Ben senden çözüm parası istiyorum.”
Bunu ironi olsun diye yazmıştım, yazının tam burasında durup elimdeki bazı kaynaklara baktım. Ne göreyim? Benzeri o zaman da akıl edilmiş. Rivayete göre bir kadın, cariyesini Zeyd b. Erkam’a sekiz yüz dirheme veresiye satmış, sonra aynı cariyeyi ondan altı yüz dirheme peşin geri almış; cariye sahibine dönmüş, Zeyd’in eline altı yüz dirhem geçmiş, sekiz yüz dirhem de borcu kalmış. Kadın bunu anlattığında Hz. Âişe bu alışverişi kınamış. Fıkıh bu oyuna “îne” der. Bu yolla alıcı peşin para almış, vadesinde bundan fazlasını ödemeyi üstlenmiş olur; faizli borcun sonucu iki satışla elde edilir.
Aklıma Mecelle geldi sonra. Orada şöyle bir ifade vardır: “Ukûdda itibar makâsıd ve meânîyedir, elfâz ve mebânîye değildir.” Yani “akitte kullanılan söze ve kalıba bakılmaz, tarafların maksadına ve işin anlamına bakılır”. Mecelle, Osmanlı’nın fıkha dayanarak hazırladığı medeni kanundur; ecdadın kanunu, torunların hile-i şer’iyyesine yüz elli yıl önce ölçüyü koymuş aslında.
Ne var ki kelimeyle hüküm değiştirmeyi öğrenen akıl mağazadaki satışlarla sınırlı kalmadı; bugün aynı hüner devletin parasıyla yapılan işlerde kullanılıyor. Devletin parası hepimizin parasıdır; ondan haksız kazanç sağlayan hepimizin hakkına girer.
İki binli yıllarda muhafazakâr kesimin bir bölümü iktidarla yakınlaşmasını manevi yakınlığın ötesine taşımaya başladı. Belki de birileri kısa yoldan zengin olmak için sanki iktidarla gönül bağı varmış gibi davranmıştır. Gönüllerde ne olduğunu bilemeyiz ama kitabına uydurmanın yeni örnekleri son on beş yirmi yılda iyice arttı. Bu insanların ihalelerini, huzur hakkı adındaki maaşlarını, ne kadar çabuk zenginleştiklerini her gün görüyoruz. Her kazancın yanında onu helal saydıran bir cümle de duyuyoruz.
Önce ihaleleri gördük. İhaleyi alacak adam zaten belli. İhale kanununun açıkları veya müsamahaları sayesinde devlet kurumları ona ayrıcalık tanıyor. Adam yüksek bir fiyatla ihaleyi alıyor. Bunu soran birine şunu söylüyor: “Teklif verdim, kabul edildi. Kandırma yok, zorlama yok.” Bir alışverişin şartlarını sayıyor; teklif var, kabul var, rıza var. Saymadığı bir şey var. Serbest bir rekabet yok; ihaleye başkaları giremiyor ya da girenler arasında bir danışıklılık var.
Sonra atamaları gördük; iktidar mensupları pek çok makama liyakate bakmadan kendi yakınlarını getirdi. 2015’in başında basına yansıyan bir örnekte, bir milletvekilinin dayısının oğlu ilçe millî eğitim müdürlüğüne atanmıştı. Bir televizyon programında sunucu bunu sorunca milletvekili, cuma hutbesinde her hafta okunan ayetin “akrabalarını koru kolla” dediğini söyledi ve itiraz eden sunucuya şu karşılığı verdi: “Allah’ın ayetine bile karşı geliyorsan ben sana ne diyeyim.” Milletvekilinin andığı ayet Nahl suresinin 90. ayetidir; adaletle başlar ve yakınlara yardımı emreder. İnsan yakınına kendi malından yardım eder; makam ise emanettir. Nisâ suresinin 58. ayeti emanetin ehline verilmesini emreder. Ehil olan dururken yakınını o koltuğa oturtan, koltuğu bekleyen herkesin hakkına girer.
Ardından birkaç yerden maaş alanları duyduk. Devletin dört beş kurumundan huzur hakkı adıyla para alıyorlar. Belli kurumların yönetim kurulu üyeliğine atanıyorlar, oradan da maaş alıyorlar. Bu kurumlara gitmiyorlar bile. Belki yılda bir iki kez gidiyorlar, ama yüklü maaş alıyorlar. Bunu sorana “Her şey yasal” diyorlar. Hak kazanmak ile hak etmek arasındaki ayrım bu cümlede siliniyor. Başkaları ayın sonunu getirmek için çalıştıkları her saati hesaplarken bu insanların gelirini bir atama yazısı açıklıyor.
Neyin yasal olduğu da yıldan yıla değişiyor. 2024’te çıkan kanun, birden fazla kuruldan ücret alma yasağını genişletip belediye başkanlarını ve meclis üyelerini de kapsamına aldı; 2025’in sonunda çıkan başka bir kanun ise yerel yönetimlerin seçilmişlerinin kendi kurumlarından aldığı ödenek ve huzur hakkını bu yasağın dışına çıkardı. Helalin ölçüsü yasalarla belirlenirse, o helalin ömrü bir kanun maddesinin ömrü kadardır.
En son da fon olayı patladı. Gerçekle bağdaşmayan yükselişler gösteren bir fondan zamanında çıkıp parasını katlayan dindar yatırımcının cümlesi de muhtemelen hazırdır. “Riskli bir iş yaptım, kazancım helaldir.” Arkasındaki akıl yürütme şöyledir: faiz haramdır, çünkü risksiz kazançtır; ben risk aldım, öyleyse kazancım helaldir.
Kumarbaz da risk alır. Helallik riske endeksli değildir; fıkıh talihe bağlanmış kazancı “kumar” diye, aşırı belirsizlik içeren satışı “garar” diye yasaklar.
Dindar insan bir kazancın helal olup olmadığını bilmediğinde bir âlime sorar. Soran da var. Mesela stoksuz satış yapan biri bir fetva sitesine işini olduğu gibi yazmış; malın sahibi olmadığını, tedarikçiyle sözleşmesi bulunmadığını, yalnızca ürünün fotoğrafını koyup üstüne kâr eklediğini anlatmış, kazancının helal olup olmadığını sormuş. Aldığı cevap açık: tedarikçiyle anlaşma yoksa bu satış helal olmaz, çünkü insan yanında olmayan malı satamaz.
“Dropshipping” denen bu stoksuz satış bile fetvalarda helal görünmezken, nasıl olur da usulüne uygun yapılmayan ihaleden kazanan adam kazancını helal görür? Birkaç yerden maaş alan, maaşlarını helal görür? Dayandığı şirketlerin yatırımı da geliri de bu artışı açıklamazken fonlarda parasını yüze, bine katlayan, kârını nasıl helal görür?
Bunu neden yaptıklarını psikolojik olarak açıklamak mümkün. İnsan inandığıyla yaptığı birbirini tutmadığında sıkıntı duyar; Leon Festinger buna “bilişsel çelişki” der. Kendine dürüst ve dindar diyen adam, helalliğinden kendisinin de emin olmadığı bir kazancı aldığında bu duruma düşer. Sıkıntıdan çıkmanın bir yolu davranışı değiştirmektir, öbür yolu davranışın adını değiştirmek. Bu sıkıntıyı duyanların bir kısmı ikinci yolu tutuyor; kazançtan vazgeçmiyor, kazancın adını değiştiriyor. Ad değişince işin ahlaki yanı da gözden kayboluyor. Tenbrunsel ile Messick buna ahlaki silikleşme (ethical fading) der; insan verdiği kararın ahlaki yanını görmez olur, önünde yalnızca bir mevzuat meselesi kalır. “Her şey yasal” diyen adamın yaptığı budur.
Bu rahatlığın altında önemli ölçüde “kendine hak görme” inancı da var. Aldığı yüksek maaşa “hakkım” diyen yönetici, geçinemeyen insanlara kanaat öğütlüyor; aynı ağızda hak sözcüğü kendi payını büyütüyor, kanaat sözcüğü başkasının talebini küçültüyor.
Kendine hak görme inancının bir kaynağı da geçmiştedir. Muhafazakâr insanlar bu ülkede yıllarca aşağılandı, başörtüsü yüzünden üniversite kapısından çevrildi, makbul vatandaş sayılmadı. Bu haksızlıklar gerçekten yaşandı ve geride bir yara bıraktı. Freud 1916’da böyle bir yaradan çıkan karakter tipini anlatır ve bu insanlara “istisnalar” (Die Ausnahmen) adını verir; erken yaşta ve haksız yere yaralandığına inanan kişi, çektiklerinin karşılığında hayatın kendisine borçlu kaldığını, başkalarını bağlayan kuralların onu bağlamadığını düşünür ve bunu bir hak gibi yaşar. Mantığı tek cümledir: “Bana haksızlık yapıldı, öyleyse haksızlık yapmak benim de hakkım.”
İktidara yakın olanların bir bölümü bugün o yarayı ayrıcalığının gerekçesi yapıyor, dün mağdur edildiği için bugün kurallardan muaf olduğunu düşünüyor. Dün mağdurdu, bugün güçlü; mağdurun istisnası egemenin istisnasına dönüştü. Güçlü olan, herkes için geçerli sayılan ölçülerden kendisini ve yakınlarını muaf tutuyor; bu gözle bakan için devletin parası ganimettir, ondan pay almak da hakkıdır. Kulağımıza gelen cümleler buradan çıkıyor: “Yıllarca hizmet etti.” “Bizim insanımız kazandı.” “O da bu imkândan yararlansın.”
Yazının başında bahsettiğimiz mağazaları kuranlar en azından üretiyor ya da somut şeyler alıp satıyordu. Vatan millet sevgisi laflarını dillerinden düşürmeyenler bugün, ülkede üretim yetersizken, işsizlik büyük bir sorunken, ithalatla ihracatın arası açılmışken, ellerindeki parayı bir şey üretmeden katlamaya çalışıyor. Ülkeye hizmet ettiğini söyleyen, kazancının hangi hizmetten doğduğunu göstermelidir bence.
Bu düzenin bedelini önce samimi dindar ödüyor. O, yediği lokmanın helal olmasını gerçekten dert eder. Etikete inanıp alışveriş eden müşteri odur, kanaat öğüdünü dinleyip ay sonunu getirmeye çalışan işçi odur.
O mağazadaki etiketi bugün daha iyi anlıyorum. Bir kazancın adı risk olur, hak olur, hizmet olur, hayır olur. Adın arkasında hangi işin yapıldığını ve bedeli kimin ödediğini kendine sormadan parasına helal demek kolay. Zor olan, o para kazanılırken hakkına girilmiş adamın karşısına geçip “hakkını helal et” demek.






