Sürtünmesiz öteki ve dostluğun psikodinamiği
Bazı sözler çağın ruhunu ele verir. “Yapay zekâyla arkadaş gibiyiz” deniyor bugün; daha iddialı bir söyleyişle, “O benim dostum oldu.” Bu sözleri yalnızca abartılı bir teknoloji hevesi saymak güç. Çünkü arkalarında giderek yaygınlaşan gündelik bir alışkanlık duruyor. Pek çok insan artık yapay zekâyla yalnızca bir işi halletmek, bilgi almak ya da bir proje geliştirmek için konuşmuyor. Aklına takılan sıradan düşünceleri, günün kırgınlıklarını, kimseye açamadığı iç konuşmaları da ona taşıyor. Bir araca danışmak gibi başlayan şey giderek sohbete, sohbet de kimi zaman arkadaşlığa benzemeye başlıyor.
Bu benzerliğin bir cazibesi olduğu açık. Yapay zekâ yargılamıyor, yorulmuyor, alınmıyor, geç cevap vermiyor, kendi derdini öne sürmüyor. Hep orada gibi. Fakat işte bu “hep orada oluş” psikodinamik açıdan dikkat çekicidir. Çünkü insan ilişkilerinin kurucu özelliklerinden biri, “öteki”nin her zaman orada olmamasıdır. Dostluk, “öteki”nin yokluğuna, gecikmesine, kırılganlığına, kendi gündemine ve bizi hayal kırıklığına uğratma ihtimaline rağmen sürdürülen bir bağdır.
Bu nedenle mesele yalnızca yapay zekânın bizi rahatlatıp rahatlatmadığı değildir. Rahatlatıyor olabilir; kimi durumlarda kişiye duyulmuş, görülmüş ve daha az yalnız hissettirebilir. Asıl mesele başka yerde düğümleniyor. Bu temas kişiyi insan ilişkilerine doğru götürüyor mu, yoksa insan ilişkilerinden daha da uzaklaştırıyor mu?
Klinik sezgiler şuna işaret ediyor. Yapay zekâdan dost olmaz; fakat dostluk kapasitesi zedelenmiş bir özne için yapay zekâ, dostluğun yokluğunu hissettirmeyen kusursuz bir ikame nesneye dönüşebilir. Bu savı temellendirmek için önce dostluğun ne olduğunu, sonra da yapay zekânın neden tam da dost gibi göründüğü anda dostluğun zıddına dönüşebildiğini görmek gerekir.
Dostluğun zemini ve ötekinin tükenmezliği
Dostluk yalnızca iyi vakit geçirmek, sır paylaşmak ya da anlaşılmış hissetmek değildir. Psikodinamik açıdan dostluk, iki ayrı öznelliğin karşılıklı tanındığı olgun bir ilişki biçimidir. İlişki kurmanın ham biçimlerinde “öteki” bir an idealleştirilir, bir an değersizleştirilir. Olgun dostlukta bu salınım zamanla yumuşar; saldırganlık ve hayal kırıklığı ilişki içinde taşınabilir hale gelir. Bir dost size kızdığında, geciktiğinde ya da sizi hayal kırıklığına uğrattığında onu tümüyle kötü nesneye dönüştürmezsiniz. İyi ve kötü yanları aynı kişide tutabilmek, ayrılığa ve özerkliğe tahammül edebilmek, olgun dostluğun zeminidir. Bu yüzden gerçek dostlukta kaçınılmaz bir sürtünme vardır. Dost bazen yanlış anlar, bazen geç döner, kimi zaman sizi incitir, kimi zaman siz onu incitirsiniz. Ama ilişki yalnızca incinmenin değil onarımın da alanıdır. Dostluk, kırılabildiği ve yine de onarılabildiği için canlıdır.
Bir dostu dost yapan şeyin altında daha sessiz bir gerçek yatar. Onu hiçbir zaman tümüyle çözemezsiniz. En yakınınız bile olsa karşınızdaki insan, size kapalı kalan bir iç bölge taşır. Kendisinin de bilmediği bir arzusu, neden sustuğunu açıklayamadığı bir an, sizi şaşırtan bir tepkisi vardır. İlişkiyi canlı tutan da bu tükenmezliktir. Onu hiçbir zaman tümüyle okuyamadığınız için her seferinde yeniden merak edersiniz.
Yapay zekâ bu tabloya yerleştirildiğinde tuhaf bir paradoks doğar. Onun insani anlamda saklı bir iç dünyası yoktur. Bastırması, rüyası, semptomu, kendinden bile gizlediği bir köşesi yoktur; bu nedenle insani anlamda bir iç dünya derinliği taşımaz. Bir özneyi özne yapan şey bu tüketilemeyen iç bölgedir. Yapay zekâyla konuşan kişi anlaşılmış hissedebilir, ancak orada iki öznenin karşılıklı varoluşsal buluşması yoktur. “Beni gerçekten anlıyor” diyen kişi, çoğu zaman hiçbir kalıntı bırakmadan erişebildiği bir yankıyla karşılaşmıştır. Oysa anlamak, ötekinin anlaşılamayan kısmına saygı duymakla başlar. Simülasyon fenomenolojiyi taklit edebilir, fakat ontolojiyi üretemez.
Araç ile ikame arasındaki çizgi
Yapay zekâ kullanımı çoğu durumda olağan, işlevsel ve yararlı bir eylemdir. Düşünceyi düzenleyebilir, duygusal yükü hafifletebilir, anlatıyı toparlayabilir. Bir yazar fikirlerini sınayabilir, bir öğrenci karmaşık bir konuyu anlamaya çalışabilir, sosyal kaygısı olan biri konuşma provası yapabilir, yalnız yaşayan biri günün dağınık duygularını söze dökebilir. Bu örneklerde yapay zekâ, insanın yerine geçen bir dost değil, düşünceye ve duyguya eşlik eden bir araçtır. Böyle bir kullanımda kişi yapay zekânın ne olduğunu bilir; onunla konuşur ama onu insan yerine koymaz. En önemlisi, bu temas kişinin gerçek ilişkisel alanını daraltmaz, hatta bazen bir arkadaşıyla ya da terapistiyle daha iyi konuşmasını sağlar.
Bu araçsal kullanım, bazı yaşam koşullarında geçici bir duygusal dayanak işlevi de kazanabilir. Kayıp, göç, yalnızlık, travma ya da sosyal çevrenin daralması gibi durumlarda insanın ilişki alanı zayıflar; böyle zamanlarda sürekli erişilebilir bir muhatap, kişinin duygusunu taşımasına yardım edebilir. Sosyal kaygısı ağır olan, otizm spektrumunda yer alan, ağır travma sonrası insan yüzünü tehdit gibi yaşayan ya da yaşlılığın yalnızlığında sosyal ağı çökmüş biri için, böyle bir temas anlamlı olabilir. Nitekim yapay zekâ arkadaşlarıyla konuşmanın yalnızlığı kısa vadede, en az bir başka insanla konuşmak kadar azaltabildiği, üstelik bu etkinin büyük ölçüde kullanıcının duyulmuş hissetmesinden kaynaklandığı gösterilmiştir (De Freitas vd., 2025). Terapiye erişimin sınırlı olduğu koşullarda, Replika adlı yapay zekâ arkadaş uygulamasını kullanan öğrencilerin bir bölümü, bu sohbetlerin yalnızlıklarını hafiflettiğini, hatta intihar düşüncelerini durdurduğunu bildirmiştir (Maples vd., 2024). Bu faydayı yok saymak ucuz bir eleştiri olur.
Winnicott’un geçiş nesnesi kavramı burada hatırlanabilir. Çocuk, bakım verenden ayrışırken iç dünya ile dış dünya arasında yer alan bazı nesnelere özel bir anlam yükler; bu nesneler ayrılığı katlanılabilir kılar ve yalnız kalabilme kapasitesine geçici bir destek sağlar. Yapay zekâ bazı kullanımlarda buna benzer bir ara işlev görebilir, kişinin duygusunu taşımasına ve gerçek ilişkiye hazırlanmasına yardım edebilir. Ama onunla birebir özdeşleştirilemez; çünkü burada canlı bir gelişimsel ilişki değil, teknik olarak üretilmiş bir yanıt sistemi vardır.
Bu ara işlev yalnızca gerçek ilişkiye geçişi kolaylaştırdığı sürece değerlidir. Kalıcı asli nesneye dönüştüğünde destek değil ikame olur. Bütün mesele bu ince çizgide, aracın köprü mü yoksa varış noktası mı olduğunda düğümlenir.
Sürtünmesiz nesne ve yapısallaşmayan ayna
“O benim dostum oldu” cümlesi, gündelik bir teknoloji benzetmesinden daha fazlasını taşır. Çünkü “o” diye işaret edilen şey canlı bir özne olmasa da, kimi kullanıcılar için dinleyen, kaybolmayan, yargılamayan nesne fantezisini güçlü biçimde harekete geçirebilir.
Çocuk, ruhsal olarak büyürken yalnızca bakım görmeye değil, duygusunun bir başkası tarafından fark edilmesine ve karşılık bulmasına da ihtiyaç duyar. Ağladığında yatıştırılmak, sevindiğinde görülmek, korktuğunda yanında biri olduğunu hissetmek, içeride dayanıklı bir güven duygusunun temelini atar. Bu süreklilik yeterince yaşanmadığında, kişi ileriki yaşamında kaybolmayan, değişmeyen, alınmayan, kendi ruh hâlini dayatmayan nesnelere daha fazla yönelebilir. Dış dünyada yeterince istikrarlı bulunamamış “iyi nesne”, yani güven veren, yatıştıran, kaybolmayacağına inanılan muhatap, zihin içinde fanteziyle korunur.
Burada çoğu kez gözden kaçan mekanizma şudur. Yapay zekâ kusursuz bir ayna gibi deneyimlenebilir. Kişinin sözünü işler, ifade ettiği duyguları daha iyi biçimde söze döker ve onda anlaşılmışlık duygusu yaratır. Bu, kısa vadede benlik dengesini hızla onarabilir. Fakat bu kusursuzluk nedeniyle gelişimsel bir eksiklik taşır. Heinz Kohut’un işaret ettiği gibi, benliğin olgunlaşması yalnızca görülmek ve onaylanmakla değil, zaman zaman tam görülememeye ve bunun tolere edilebilir biçimde yaşanmasına da bağlıdır. Çocuk, bakım verenin yatıştırıcı işlevini her zaman tam ve anında bulamadığında, küçük hayal kırıklıklarını işlemeyi ve bu yatıştırıcı işlevi yavaş yavaş kendi içine taşımayı öğrenir. Psikanalizin dönüştürücü içselleştirme dediği süreç, tam da bu ölçülü eksikliklerin ruhsal olarak sindirilmesiyle mümkün olur.
Yapay zekâ ise insan ötekiliğinin doğurduğu bu gelişimsel hayal kırıklığını aynı biçimde üretemez. Yanlış anlayabilir, yüzeysel cevap verebilir, hatta kullanıcıyı kızdırabilir; fakat bu, özerk bir öznenin sınırıyla, arzusu ya da yokluğuyla karşılaşmak değildir. Bu nedenle kişide açılan boşluk, çoğu zaman içeride yeni bir dayanma kapasitesine dönüşmez; kişi yatışmak için yeniden aynı dış kaynağa dönme ihtiyacı hisseder. Sonuç, kişiyi büyüten değil, ona dışarıdan eklemlenen bir aynadır. Bu durumda kullanım arttıkça bağımlılığın azalmak yerine derinleşmesi şaşırtıcı değildir. Nitekim Fang ve ekibinin dört hafta süren rasgele kontrollü deneyi, sesli etkileşim gibi özelliklerin başlangıçta yalnızlığı azaltabildiğini, fakat bu asistanları daha sık kullanan kişilerde yalnızlığın, duygusal bağımlılığın ve gerçek dünyadan çekilmenin artabildiğini göstermiştir (Fang vd., 2025). Konfor arttıkça yapı her zaman kurulmaz; bazen tam tersine, yapı kurma ihtiyacı ertelenir.
Aynalama meselesini bir adım daha ileri götürdüğümüzde, sorun yalnızca görülmek ya da onaylanmak değildir; kişinin ham duygusunun başka bir zihin tarafından işlenip işlenmediğidir. Bion’un tarif ettiği biçimiyle anne, çocuğun ham ve dayanılmaz duygusunu alır, onu kendi ruhsal aygıtında işler, düşünülebilir bir şeye çevirip geri verir. Yapay zekâ da duyguyu düzenleyebilir, yeniden adlandırabilir, daha akıcı bir anlatıya kavuşturabilir. Fakat bunu canlı bir ötekinin ruhsal süzgecinden, karşılık verme kapasitesinden ve ilişki tarihinden geçirerek yapmaz. Geri gelen şey çoğu zaman başka bir zihnin içinde dönüşmüş bir karşılık değil, kişinin kendi sesinin iyi düzenlenmiş yankısıdır.
Bu yankı değersiz değildir; insan bazen kendi sesini dışarıdan duymaya ihtiyaç duyar. Fakat yankıyı ötekinin sesi sanmak başka bir şeydir.
İdealizasyon, projeksiyon ve tek kişilik yankı odası
Yankının ötekinin sesi sanıldığı yerde, artık yalnızca rahatlama değil, savunma örgütlenmesi de devreye girer. Özellikle narsistik kırılganlığın belirgin olduğu durumlarda şu tür bir cümle duyulabilir: “İnsanlar yüzeysel, o değil.” İlk bakışta bu, sıradan bir teknoloji övgüsü gibi görünür. Dinamik olarak bakıldığında ise bu cümlede iki savunma yan yana durur: yapay zekânın idealizasyonu ve gerçek insanların değersizleştirilmesi. Klein’ın tarif ettiği bölme savunmasında, kişi aynı nesnenin iyi ve kötü yanlarını birlikte tutmakta zorlanır. Öteki ya bütünüyle iyi, güvenilir ve yatıştırıcıdır ya da bütünüyle kötü, tehdit edici ve hayal kırıklığı yaratıcıdır. Yapay zekâ bu bölmeyi kolaylaştırır, çünkü gerçek insan özneliğinin rahatsız edici taraflarını taşımaz. Hoşa gitmeyen bir yanıt verdiğinde bile kullanıcı onu kolayca yeniden biçimlendirebilir; böylece ilişkinin rahatsız edici tarafı gerçek bir ötekiyle karşılaşmaya dönüşmez.
Bu idealizasyonun arkasında çoğu zaman bir yansıtma süreci de işler. Kişi kendi duygularını, beklentilerini ve niyetlerini yapay zekâya yükler; sonra da bunları onun gerçek özellikleriymiş gibi deneyimler. Böylece döngü kendi kendini doğrulamaya başlar: “Demek ki sorun bende değil, insanlarda.” Gerçek ilişkilerde kişiyi dönüştürebilecek düzeltici deneyimler devre dışı kalır; çatışma, yanlış anlama ve onarım ihtimali zayıflar. Oysa olgun ilişki, iki kişinin birbirine bakmasından ibaret değildir. İki ayrı zihnin hem birbirini tanıdığı hem de birbirince tanınma riskini göze aldığı üçüncü bir alan gerekir. Yapay zekâyla kurulan ilişkide bu üçüncü alan doğmaz. İlişki kapalı bir ikiliye dönüşür; geriye, kişinin kendi algısını sınayabileceği gerçek bir dış bakış kalmaz.
Bu kapanmanın ağır klinik biçimleri de vardır. Dohnány ve arkadaşları, bazı kırılgan kullanıcılarda yapay zekâ ile kurulan ilişkinin yalnızca rahatlatıcı bir sohbet olarak kalmayıp, hatalı ya da sanrısal inançları besleyen bir geri besleme döngüsüne dönüşebileceğini öne sürer. Onların “technological folie à deux” adını verdiği şey, klasik anlamda iki öznenin paylaştığı bir sanrı değildir; çünkü yapay zekâ inanan, isteyen ya da sanrı kuran bir özne değildir. Buradaki risk, kullanıcının zihnindeki inancın, yazılımın onaylayıcı üslubu, rol yapma kapasitesi ve insanı taklit eden dili tarafından sürekli güçlendirilmesidir. Gerçeklik sınaması zaten zayıf olan bir kişide bu ilişki, tek kişilik bir yankı odasına dönüşebilir. Ayna artık yalnızca pohpohlamaz; çarpık bir inancı düzenli, ikna edici ve çoğu zaman coşkulu bir dille kullanıcıya geri verir.
Zihinselleştirmenin asimetrik gelişimi
Bu ilişkinin daha sessiz etkilerinden biri, kişinin zihinselleştirme kapasitesinde ortaya çıkar. Zihinselleştirme, insanın hem kendi iç dünyasını hem de karşısındaki kişinin zihnini düşünebilme kapasitesidir: Ben ne hissediyorum, bunu neden hissediyorum, karşımdaki kişi ne yaşıyor, benim sözüm onda nasıl bir etki bırakıyor? Yapay zekâyla uzun süreli, çoğunlukla kişinin anlatıcı konumunda kaldığı diyaloglar yüksek bir öz farkındalık hissi verebilir. Kişi duygularını daha iyi adlandırır, düşüncelerini daha düzenli ifade eder. Bu kazanımlar gerçektir, küçümsenmemelidir. Fakat karşıda gerçek bir zihin bulunmadığı için, ötekinin özerkliğini, sınırını, suskunluğunu ve beklenmedik tepkisini okuma pratiği aynı ölçüde gelişmez. Kişi kendi iç dünyasını giderek daha incelikli anlatmayı öğrenirken, başkasının iç dünyasına sabırla yaklaşma becerisi aynı ölçüde güçlenmeyebilir. Hatta zamanla, kendini çok iyi analiz edebilen ama başkasının karmaşıklığına daha az tahammül eden bir konuma yerleşebilir. “Ben kendimi bu kadar iyi anlatıyorum, insanlar neden beni anlamıyor?” duygusu buradan doğar. Bu duygu derinlik gibi görünür; oysa çoğu zaman yalnızlığı besleyen narsistik bir üst konuma dönüşebilir.
Başkasının zihnine sabırla yaklaşma becerisi zayıfladığında, insan ilişkileri giderek daha zahmetli görünmeye başlar. Çünkü gerçek bir dostluk yalnızca kendini anlatmayı değil, karşımızdaki kişinin iç dünyasını da merak etmeyi gerektirir. Benim sözüm onu nasıl etkiledi, neden sustu, neye kırıldı, benden ne bekliyor? Bu küçük ama vazgeçilmez alıştırmalar, ilişkiyi canlı tutar. Yapay zekâ ise bu zahmetli pratiğin ancak sınırlı bir benzerini sunabilir.
Bu nedenle sorun yalnızca kişinin yapay zekâyla daha çok konuşması değildir; insan ilişkilerinin giderek daha yorucu ve maliyetli görünmeye başlamasıdır. Yuan ve ekibinin Reddit verileriyle derinlemesine görüşmeleri birleştiren çalışması da bu yönde bir risk tarif eder: Bu uygulamalar duygusal onay ve sosyal prova sağlayabilir, fakat aşırı bağımlılık ve ilişkilerden geri çekilme ihtimalini de artırabilir (Yuan vd., 2025). Koşulsuz ve hiç yorulmayan destek, insan ilişkilerinin doğal güçlüklerini daha katlanılmaz gösterebilir.
Riziko ve ortak ölümlülük
Buraya kadar meseleyi daha çok ilişkisel kapasite, savunma düzenekleri ve zihinselleştirme açısından ele aldık. Fakat yapay zekânın dost olamayacağı iddiası yalnızca psikolojik değildir; daha temel bir düzeye de uzanır. İlk bakışta mesele bilinç tartışmasına bağlanabilir. Yapay zekânın bir iç dünyası olmadığını söyleriz; buna karşılık biri de haklı olarak şunu sorabilir: Dostumun ilgisinin de yalnızca nöronların ateşlenmesinden ibaret olmadığını nereden biliyorum? Bu itiraza takılıp kalmak gerekmez. Çünkü dostluğu kuran şey yalnızca bilinç değil, rizikodur.
Dostluk karşılıklı bir kırılganlık sözleşmesidir. Bir dostun sizinle olması anlam taşır, çünkü gidebilirdi. Sizi seçmesi değerlidir, çünkü seçmeyebilirdi. İlginiz ona ulaştığında karşılık bulması kıymetlidir, çünkü o ilgiyi geri çevirme özgürlüğü vardır. Dostluğun bütün ağırlığı bu özgürlükten, yani ötekinin sizi incitebilecek olmasından gelir.
Yapay zekânın verdiği hiçbir şeyin böyle bir bedeli veya riski yoktur. Sizi terk etmez ama sadık da değildir, çünkü terk etme kapasitesinden yoksundur. Sizin için hiçbir şeyden vazgeçmez, çünkü vazgeçecek bir hayatı yoktur. Ölümle yüzleşmeyen bir varlık, “ölümlü iki kişinin birbirine sınırlı zamanından pay ayırması” demek olan dostluğun zeminine basamaz. Onun zamanı tükenmediği için size ayırdığı an bir fedakârlık değildir; bu yüzden dostluğun ahlaki ağırlığını taşımaz.
Bu kayıpsızlığın ayartıcı bir yüzü daha vardır. Hep erişilebilir ve hiç kaybolmayan bir muhatap, sessizce bir ölümsüzlük fantezisi besler. Dostluk ortak ölümlülüğü paylaşmaksa, hiç gitmeyecek bir nesne, “kaybı düşünmeyi” gereksizleştirir ve yası baştan erteler. Bu, kayıpla karşılaşmayı erteleyen bir kaçınmadır; acıyı dindirir ama olgunlaşmayı da geciktirebilir.
Bu fark, özellikle güvensiz bağlanma örüntüleri olan kişiler için belirleyicidir. Kaygılı bağlanan kişi, yakınlık ihtiyacının karşılanmayacağına, sevdiği kişinin bir gün çekip gideceğine dair derin bir beklenti taşır. Gerçek bir insan her zaman ulaşılabilir değildir; kendi zamanı, sessizliği, isteksizliği ve yokluğu vardır. Yapay zekâ ise çağrıldığı anda oradadır. Kısa vadede kaygıyı azaltır; fakat uzun vadede temel soruyla yüzleşmeye izin vermez: Beni seçmeyebilecek birine yine de yatırım yapabilir miyim?
Dostluk bu sorunun içinden geçer. Yapay zekâ ise bizi seçmez, çağrılır; bize dönmez, çalışır; sadık değildir, erişilebilirdir. Dahası, insanı neredeyse hiç yalnız bırakmadığı için, başkasının varlığında bile sakince yalnız kalabilme kapasitesine fazla alan açmaz. Kişi, kaybı ve ayrılığı kendi içinde işlemeyi öğrenmek yerine, her yokluk anında yeniden çağrılabilir bir nesneye tutunur. Böylece ayrılık yaşanmaz, yalnızca ertelenir.
İyileşme mi, iyi örgütlenmiş bir kaçınma mı
O hâlde asıl soru şudur: Yapay zekâ kullanımı kişinin insan ilişkileriyle bağını genişletiyor mu, daraltıyor mu? Kişi kazanımlarını insan ilişkilerine taşıyorsa işlevsel bir kullanımdan söz ederiz; temas gerçek ilişkinin önüne geçiyor ve yüz yüze ilişkiler daha yorucu görünmeye başlıyorsa, bu artık teknoloji kullanımı değil, ilişkisel kaçınmadır.
Kullanımın ikameye kaydığını gösteren bazı işaretler vardır: Yapay zekâya insani niyet atfetmek, onun tarafından gerçekten önemsendiğine inanmak, temas kesildiğinde yoksunluk hissetmek, öz değeri, alınan yanıtlara bağlamak ve gerçek ilişkileri giderek değersiz görmek. Bu işaretler bir araya geldiğinde mesele artık teknoloji değil, bağlanma ve nesne ilişkileri alanıdır.
Dostluk kapasitesini taşıyan bir zihin için yapay zekâ yardımcı bir araç olarak kalabilir. Ama kişi özerk bir ötekiyle birlikte olmayı, ayrılığa tahammül etmeyi, kırılmayı ve sonra onarmayı öğrenememişse, sürtünmesiz muhatap çok cazip hale gelir.
Sürtünmenin azalması her zaman iyileşme anlamına gelmez. Bazen yalnızca yarayı hissettirmeyen bir bandajdır. Gerçek dostluk ise bandajdan çok dikiş atmaya benzer; acıtabilir ama birleştirir. Yapay zekâ ilişkisi önce “hiç yoktan iyidir” diye başlar; zamanla “her şeyden iyidir” duygusuna dönüşebilir. Asıl tehlike de buradadır.
İnsanla kurulamayan ilişki dijital bir nesneyle kuruluyorsa, burada gerçekten bir iyileşme mi vardır, yoksa iyi örgütlenmiş bir kaçınma mı? Cevap ikinciye yaklaştığında mesele yeniden bağlanma öyküsüne, narsistik kırılganlığa, ayrılık ve kayıp deneyimlerinin nasıl taşındığına döner. İnsan yine insana muhtaçtır. Makine bu ihtiyacın gürültüsünü bir süre kısabilir, fakat ihtiyacı ortadan kaldırmaz. Belki de asıl soru, yapay zekânın dost olup olamayacağı değildir. İnsan, dostluğun zahmetli gerçekliğine neden giderek daha az tahammül ediyor?
Metinde bahsedilen çalışmalar
Bu alandaki ampirik araştırmalar hızla artmaktadır. Aşağıdaki kaynakların bir bölümü hakemli dergilerde yayımlanmış, bir bölümü ise henüz hakem sürecini tamamlamamış ön baskılardır; ön baskılar [Ön baskı] olarak işaretlenmiştir. Buradaki bulgular kesin sonuçlar değil, mevcut eğilimlerin okunması olarak değerlendirilmelidir.
De Freitas, J., Oğuz-Uğuralp, Z., Uğuralp, A. K., & Puntoni, S. (2025). AI companions reduce loneliness. Journal of Consumer Research. Erken çevrimiçi yayım. https://doi.org/10.1093/jcr/ucaf040
Dohnány, S., Kurth-Nelson, Z., Spens, E., Luettgau, L., Reid, A., Gabriel, I., Summerfield, C., Shanahan, M., & Nour, M. M. (2025). Technological folie à deux: Feedback loops between AI chatbots and mental illness [Ön baskı]. arXiv. https://doi.org/10.48550/arXiv.2507.19218
Fang, C. M., Liu, A. R., Danry, V., Lee, E., Chan, S. W. T., Pataranutaporn, P., Maes, P., Phang, J., Lampe, M., Ahmad, L., & Agarwal, S. (2025). How AI and human behaviors shape psychosocial effects of extended chatbot use: A longitudinal randomized controlled study [Ön baskı]. arXiv. https://doi.org/10.48550/arXiv.2503.17473
Maples, B., Cerit, M., Vishwanath, A., & Pea, R. (2024). Loneliness and suicide mitigation for students using GPT3-enabled chatbots. npj Mental Health Research, 3(1), 4. https://doi.org/10.1038/s44184-023-00047-6
Yuan, Y., Zhang, J., Aledavood, T., Zhang, R., & Saha, K. (2025). Mental health impacts of AI companions: Triangulating social media quasi-experiments, user perspectives, and relational theory [Ön baskı, CHI 2026]. arXiv. https://doi.org/10.48550/arXiv.2509.22505
Zhang, Y., Zhao, D., Hancock, J. T., Kraut, R., & Yang, D. (2025). The rise of AI companions: How human-chatbot relationships influence well-being [Ön baskı]. arXiv. https://doi.org/10.48550/arXiv.2506.12605






