Deniz Göktaş meselesi bana yalnızca bir komedyenin tutuklanması gibi görünmüyor. En başta söylenmesi gereken şu: Bir insanın yaptığı şaka yüzünden ters kelepçe takılarak gözaltına alınmasını, tutuklanmasını gerekli ve makul bulmuyorum. Mizah kötü olabilir, kaba olabilir, zalimce olabilir, insanları rencide edebilir. Ama kötü bir şakanın karşılığı kelepçe olmamalıdır.
Fakat bu cümleyi kurmak, yapılan her şakayı beğendiğimiz, onayladığımız ya da ahlaken savunduğumuz anlamına gelmez. Tam tersine, asıl mesele burada başlıyor. Bir şakayı hukuken savunmakla, o şakayı estetik ya da ahlaki olarak savunmak aynı şey değildir. Biz çoğu zaman bu iki düzlemi birbirine karıştırıyoruz. Ya “tutuklanmasını istemiyorsan şakasını da savunuyorsun” deniyor, ya da “şakasını eleştiriyorsan tutuklanmasını haklı buluyorsun” sanılıyor. İkisi de yanlış.
Benim kafamı kurcalayan soru şu: Mizahın sınırı var mıdır? Varsa bu sınırı kim çizer?
Bence mizahın sınırı vardır, ama tarifi yoktur. Yani önceden yazılmış, her durumda işleyecek bir “şu konuda şaka yapılır, şu konuda yapılmaz” listesi oluşturamayız. Çünkü mizah sadece içeriğiyle değil, üretildiği, ortaya çıktığı bağlamla anlam kazanır. Aynı cümle bir bağlamda şaka olabilir, bir başkasında saldırı gibi duyulabilir.
Bir evde üç beş arkadaş dinle, siyasetle, aileyle, ölümle ya da kendi kutsallarıyla ilgili şakalar yapabilir. Bu, mahrem bir alandır; orada rıza, yakınlık ve ortak bağlam vardır. Biletli bir stand-up gösterisi de buna benzer biçimde seçilmiş bir alandır. Seyirci oraya kendi rızasıyla, bir tür oyun çerçevesini baştan kabul ederek gelir. Komedyenin abartacağını, sınırları zorlayacağını bilir. Gösteri YouTube’a yüklendiğinde salonun duvarları kalkar, seyirci artık yalnızca oradakiler değildir; ama izleyicinin seçme iradesi henüz kaybolmamıştır. Videoyu açan kişi onu arayıp bulmuş, kendi isteğiyle tıklamıştır, rahatsız olursa kapatır. Rıza zayıflamıştır ama hâlâ vardır. Sosyal medyada dolaşan kısa kesitte ise bu irade iyice incelir. Kesit, kişi onu aramadan, akışın içinde beklenmedik bir anda önüne düşer; bağlamından soyulmuş, ritmi bozulmuş, çoğu zaman yalnızca öfke uyandıracak biçimde seçilmiş bir parçadır. Salondaki seyirci tam da o şakaya, YouTube izleyicisi tam da o videoya rıza göstermişti; akışta kesitle karşılaşan kişi ise yalnızca kaydırmaya rıza gösterir, karşısına çıkacak tekil içeriğe değil. Rıza her aşamada vardır, ama nesnesi giderek bulanıklaşır.
Bu ayrım Göktaş’ı ahlaki sorumluluktan muaf kılmaz. Gösterisini herkese açık bir platforma yükleyen kişi, sözünün salonu aşıp izlemeyi hiç seçmemiş insanlara da ulaşabileceğini bilir; bu ihtimali göze aldığına göre, onların incinmesinden doğan sorumluluğu tümüyle üzerinden atamaz. Ama bu sorumluluk ahlaki bir sorumluluktur; hukuki cezaya, hele tutuklamaya doğrudan gerekçe olamaz. Gösteriyi açık bir mecrada yayınlamak, şakanın nezaketini ve isabetini tartışmaya açar; kelepçeyi meşrulaştırmaz.
Kutsal meselesi burada çok daha hassas. Çünkü kutsal, insanın uzaktan baktığı sıradan bir fikir değildir. Birçok insan için kutsal, kimliğin zarıdır. Peygamber, kitap, bayrak, şehitlik, aile, millet, Atatürk, devrim, vatan, mezhep ya da ideoloji; her grubun kendi derin bağlılık nesneleri vardır. Bu nesnelere yönelik bir şaka, dışarıdan bakana “sadece mizah” gibi görünebilir; içeriden bakan için ise benliğin en hassas yerine dokunulmuş gibi yaşanabilir. Mizahın işlemesi için dinleyicinin olan biteni bir oyun çerçevesinde algılaması gerekir; dinleyici, şakanın hedefindeki kutsal değeri ciddi bir tehdit altında hissederse, o çerçeve çöker, gülme değil yaralanma doğar.
Bu noktada çok öğretici bir fıkra var. Müslüman olup sünnet olan, sonra dinden çıkmak istediğinde de kafasının kesileceği söylenen adam, sonunda şöyle der: “Bu ne biçim din, girerken aşağıyı kesiyorsunuz, çıkarken yukarıyı.” Bu fıkrayı birkaç din adamından dinledim; Cübbeli Ahmet’in de anlattığı kayıtlar dolaşımda. İlginç olan şu: Aynı fıkra bir din adamı tarafından anlatıldığında çoğu kişi bunu nükte sayabiliyor. Ama aynı fıkrayı Deniz Göktaş gibi seküler bir komedyen anlatsaydı, muhtemelen “İslam’la alay ediyor” diye okunacaktı.
Demek ki şakanın anlamı yalnızca cümlede değildir. Şakayı kimin yaptığı, hangi topluluk içinde yaptığı, dinleyicinin onu “bizden biri” olarak mı yoksa “dışarıdan saldıran biri” olarak mı gördüğü, şakanın psikolojik anlamını değiştirir. İçerik aynı kalır, ama çerçeve değişince duygu da değişir. İçeriden söylenen nükte, dışarıdan söylendiğinde tahkir gibi duyulabilir.
Bu sadece dindarlar için geçerli değildir. İnananlar da ateistlerle, sekülerlerle, “dinsizlerle” ilgili kendi aralarında pek çok şaka yapar; bu şakalar bazen ateistleri ahlaksız, köksüz, kibirli ya da zavallı varlıklar gibi aşağılar. Kapalı bir grup içinde bu tür şakalar dayanışma, gerilim boşaltma ya da ortak kimlik üretme işlevi görür. Öyleyse mesele hiçbir zaman yalnızca “dinle şaka yapılır mı” sorusu değildir. Daha doğru soru şudur: Kim, kime, kimin huzurunda, hangi aidiyet içinden ve hangi güç konumundan şaka yapıyor? Bir şakanın komikliği, dinleyicinin şakayı yapanla hedef arasında nerede durduğundan doğar. Bir grup kendi mahrem alanında başkalarıyla ilgili hoyratça şakalar yapabilir; bu her zaman zarif değildir ama sosyal hayatın sıradan bir gerçeğidir. Aynı söz hedef aldığı gruba uluorta yöneltildiğinde ise artık şaka olmaktan çıkar; karşıdakine “siz busunuz” diyen bir etiketlemeye, küçük düşüren bir işarete dönüşür.
Bu nedenle “rahatsız olanları anlamıyorum” demek bana doğru gelmiyor. Anlıyorum. Bazı Müslümanlar için peygambere yönelik alay, kendilerine yönelik hakaretten daha ağırdır. “Bana küfretsin, ama peygambere küfretmesin” cümlesi psikolojik olarak samimi bir cümledir. İnsan bazen kendi benliğinden daha büyük bir sevgi nesnesini korumak ister. Bunu küçümsemek, inancı sadece fikir zannetmek olur.
Ama aynı cümlede tehlikeli bir geçit de vardır. Kişi kendi adına öfkelendiğinde, öfkesi kişisel ve sınırlıdır. Kutsal adına öfkelendiğinde ise öfkesine yüce bir meşruiyet kazandırabilir. “Ben kendim için değil, kutsalım için kızıyorum” dediği anda saldırganlık vicdani denetimden kolayca çıkar. Tarih boyunca en yıkıcı şiddet eylemlerinin bir kısmı kişisel hakaretten değil, kutsala hakaret iddiasından doğmuştur. Çünkü kutsal adına vurduğunu düşünen kişi, kendi failliğinin sorumluluğundan sıyrılmaya başlar. Kutsal, bu anlamda grubun ortak derisidir; ona dokunulan bir espri, inanan için çürütülecek bir fikir değil, benliğin zarına yönelik bir ihlal olarak işlenir.
Bu nedenle incinmeyi anlamak ile incinmeyi hukuk ölçütü yapmak arasında büyük fark vardır. İncinme sahicidir, ama tek başına sınır olamaz. Çünkü incinme içeriden yaşanır, dışarıdan ölçülemez; kamusal alanda görünen şey incinmenin derinliği değil, dile getirilme şiddetidir. Sınırı incinme üzerinden çizmeye kalkışırsak, o sınırı fiilen en derinden incinen değil, incinmesini en yüksek sesle, en kalabalık, en tehditkâr biçimde duyuran çizer. O zaman kamusal alanı en tahammülsüz olan belirler. Bu mantığın en karanlık ucunda “suikastçının vetosu” vardır. İfade özgürlüğü tartışmalarında kullanılan bu deyim şunu anlatır: Bir söz, ona şiddetle karşılık vermeye hazır birileri var diye susturulduğunda, neyin söylenebileceğine artık öldürmeyi göze alan karar vermeye başlar. Karikatür krizlerinden dergi baskınlarına uzanan hat, bu vetonun bir varsayım değil, defalarca yaşanmış bir tecrübe olduğunu gösterir.
Hakaret suçuyla kutsala hakaret arasında da burada önemli bir fark var. Yaşayan bir kişiye hakaret ettiğinizde, ister somut bir isnat ister aşağılayıcı bir söz olsun, belirli bir öznenin itibarı, toplum içindeki saygınlığı ve haysiyeti söz konusudur. Mağdur konuşabilir, şikâyet edebilir, zararını anlatabilir. Kutsala hakarette ise çoğu zaman incinen kişiyle sözün yöneldiği sembolik nesne ayrışır. Sembol konuşmaz; onun adına cemaat, kanaat önderi, siyasal aktör ya da devlet konuşur. Bu noktada hukuk, bir mağdurun zararını gidermekten çok, sembol adına konuşma yetkisinin kime ait olduğu meselesine dönüşür. Bu da kolayca iktidarın alanına kayar.
Sembolleri dokunulmaz kılan her hukuk, sonunda o sembol adına konuşma yetkisini elinde tutan otoriteyi de dokunulmaz kılar. Mizah, toplumsal normları test eder, bazen de çiğner; ama kutsalı hukuki dokunulmazlık alanına çevirdiğimizde, yalnızca mizahı değil, sembol adına konuşma hakkını da iktidara teslim ederiz.
Bu yüzden ben şöyle düşünüyorum: Mizahçının sorumluluğu, kutsalı olan insanların varlığını hesaba katmaktır; kutsalı olan insanın sorumluluğu ise kendi incinmesini bütün topluma susma emri olarak dayatmamaktır. Bu iki sorumluluktan biri unutulduğunda ya zalim bir mizah ortaya çıkar ya da boğucu bir yasak düzeni.
Evet, peygamberle, dinle, kurbanla, kutsal kitapla ilgili şaka yapmak insanları yaralayabilir. Hatta bazı şakalar gerçekten gereksiz, hoyrat ve aşağılayıcı olabilir. Bunu söylemekte hiçbir sakınca yok. Bir komedyen “ben sadece şaka yaptım” diyerek kendi sözünün psikolojik etkisinden kaçamaz. Mizah, saldırganlığı ehlileştirebilir; ama bazen saldırganlığı sosyal olarak kabul edilebilir hale de getirebilir. Bu yüzden mizahçının sezgisi, vicdanı ve zanaat ahlakı önemlidir.
Ama aynı şekilde, kutsalı olan insan da kendi yaralanmasını herkese uygulanacak bir yasak kuralına dönüştüremez. “Ben bunu izlemek istemiyorum” demek başka şeydir; “kimse bunu hiçbir yerde söylemesin” demek başka şeydir. Birincisi kişinin kendi sınırıdır. İkincisi, başkalarının konuşma alanına el koyma arzusudur.
Bu arzunun ucu yoktur. Herkesin kutsalı vardır. Birinin kutsalı inancıdır; bir başkasının partisi, kimliği, tarihi, acısı, ideolojisi. Eğer herkes kendi kutsalını mutlak dokunulmazlık alanı ilan ederse, kamusal hayat canlı bir karşılaşma zemini olmaktan çıkar. Eleştiri, mizah, edebiyat ve düşünce sessizliğe hapsolur; kamusal alan, nihayetinde birbirinin kutsalına çarpmamak için susan insanların mezarlığına döner.
Bu yüzden mizahın sınırı vardır, ama bu sınırın ilk bekçisi savcı olmamalıdır. Önce vicdan, sonra seyirci, sonra eleştiri, sonra kamusal tartışma gelir. Bir şaka kötü bulunabilir, zalimce bulunabilir, izlenmeyebilir, protesto edilebilir, boykot edilebilir, daha iyi bir karşı mizahla cevaplanabilir. Ama ceza hukuku en son, en dar ve en istisnai araç olmalıdır. Hele tutuklama, bir şakaya verilecek cevap olamaz.
Ama burada kendime de bir dürüstlük borçluyum. Savcının karşısına koyduğum bu mecralar da masum değildir. Linç de bir toplumsal yaptırımdır, boykotun ölçüsüzü de, aforoz da. Fransa’da 2020’de bir öğretmeni dersinde gösterdiği bir karikatür yüzünden öldüren şey de devletin cezası değil, kutsalı yaralanmış bir kalabalığın öfkesiydi. Üstelik kelepçenin hiç değilse bir dosyası, bir hâkimi, bir itiraz yolu vardır; kalabalığın öfkesinde bunların hiçbiri yoktur. O halde aradığımız şey aslında bir merci değildir. Ne savcı ne kalabalık, ikisi de sınırı en tahammülsüz olana devredebilir. Aradığımız şey, bu gerilimi bir kurala ya da bir mercie havale etmeden taşıyabilmektir; incinmeyi ciddiye alan ama onu ne kelepçeye ne de linçe çeviren bir tavır. Bunun garantisi yok, kendisi de kırılgan; ama elimizdeki tek dürüst zemin bu.
Bir kültürün olgunluğu, kutsallarının hiç yaralanmamasıyla değil, yaralandığında ne yaptığıyla ölçülür. Aynı şekilde bir özgürlük savunusunun samimiyeti de sevdiğimiz şakalarda değil, sevmediğimiz, hatta rahatsız edici bulduğumuz şakalarda sınanır. Ben kötü mizahı savunmak zorunda değilim; ama kötü mizaha hapishaneyle cevap veren bir düzeni de savunamam.Çünkü kutsal, devletin kelepçesine emanet edildiğinde yüceltilmiş olmaz. Tersine, kendi manevi kudretinden soyulup devletin cebrine ve vesayetine bırakılmış olur.






