Türkçeye Gizli Başyapıt, Bilinmeyen Şaheser gibi adlarla da tercüme edilen Meçhul Şaheser, kurmaca bir eser olmasının yanında sanatın ontolojisine dair içerdiği derinlikli sorgulamalar ve değerlendirmelerle poetik bir metin özelliği de gösterir. Bu özelliğinden olsa gerek kitap, PaulCézanne, Picasso, HenryJamesgibi birçok sanatçı üzerinde, sanat telakkilerine kaynaklık edecek kadar etkili olmuştur. Öyle ki Picasso, romanda adı geçen adresteki evi bularak burada kendisine bir atölye kuracak, yirmi yıllık bir süre zarfında burada yaşayacak ve en ünlü tablolarından biri olan Guernica’yı bu atölyede tamamlayacaktır.
Meçhul Şaheser başından sonuna ‘‘sanat’’ın kendisinin konu edildiği bir yapıttır. Özellikle de resim sanatının 20. yüzyılda vardığı bir merhale olarak “soyut sanat” (nonfigüratif) etrafında meydana gelen tartışmaların da temel metinlerinden biri olarak algılanmıştır.
1612 yılının soğuk bir Aralık sabahında resme yeni başlamış bir genç olan Poussin ressam François Porbus’u ziyaret etmeye gelir. Evin kapısına geldiği sırada Porbus’u ziyarete gelen başka biri daha vardır. Bu kişi, usta ressam Frenhofer’dir. Üç ressam Porbus’un evinde bir araya geldiklerinden itibaren aralarında, özelde resim üzerine genel planda ise sanatın bütünü için geçerli sayılabilecek bir teati başlar. Bir yapıtı bilinen bütün inşa aşamalarına riayet edip meydana getirdikten sonra onu nihai olarak sanat eseri katına yükselten şeyin ne olduğu konusu bu teatiye şekil veren mesele olur. Frenhofer, bir çalışmaya sanat eseri hüviyetini bahşedecek en son merhalenin eseri ne ölçüde hayattar kıldığıyla ilgili olduğunu söyler. Ona göre bir sanatçı eserine vücut verirken başlıca bir usul olan “soyutlama“yla ele aldığı meseleyi gerçekliğinden ne kadar çekip çıkarsa da nihayette eserine nakşedeceği dirim ve yenilikle hayatı daha gür bir biçimde duyuran bir kıvamı bulabilmelidir.
Porbus çizdiği bir Azize’nin portresi hakkında Frenhofer’e; “Peki yeterince iyi olduğunu düşünüyor musunuz?” deyince o da: “İyi mi? Hem evet, hem hayır. Kadın resmin kötü yapılmış değil fakat yaşamıyor. Sizler, yani diğerleri, dümdüz bir yüz çizdiğinizde ve tümüyle anatomik kurallara göre şekil verdiğinizde her şey oldubitti sanıyorsunuz. Hâlbuki tüm dil kurmacalarını bilmek ve imla kurallarına riayet etmek büyük şair olmaya yetmez! Azize’ne bak Porbus, ilk bakışta hayranlık uyandırıcı duruyor, ancak ikinci kez bakıldığında sıradan bir beze kazınmış olduğu ve asla kıpırdatılmayacağı anlaşılıyor.” der ve “eserin yarım” olarak değerlendirme yapar.
Romanın olay örgüsünü oluşturan, bir sanat eserinin ortaya konuşu hakkındaki teatiden hareketle, yaşları birbirinden farklı üç ressam kahramanın, bir sanatkârın uğrayacağı yaratma/meydana getirme kabiliyetinin aşamalarını işaretlediğini düşünebiliriz. Poussin şehre kısa zaman önce gelmiş, içgüdüsüne güvenerek resim yapan ve büyük bir ressam olma arzusunu taşıyan biridir. Yaşça biraz daha büyük olan Porbus, ondan daha ileri bir merhaleyi temsil eder. Frenhofer ise bir sanat eserine asıl sırrını bahşedecek olan mükemmeliyeti kollayan zekâdır. Böylece bu üç ressamın konumu kuşaklar arasında sanatı alımlamanın farklılıklarını göstermesinin yanı sıra bir sanatçının fert olarak gençlik, gelişme ve olgunluk dönemlerini işaret eder gibidir. Bu noktada, bir sanatçıda, hayatı süresince ortaya çıkabilecek hüner evrelerinin farklı karakterler aracılığıyla belirginleştirilmesiyle, sanatta mükemmele giden yolda, hakiki sanatçının, eseri karşısında tutumu en uç noktasındaki haliyle Frenhofer’da tezahür eder. Öyle ki Frenhofer, üzerinde on yıldır çalıştığı ve hâlâ tamamlanmadığı kanısında olduğu için hiç kimseye göstermediği esrarengiz çalışmasını, Poussin ve Porbus’a göstermeyi kabul edecek, eseri göstermesi esnasında genç ressamlar eseri yadırgayacak ve en sonunda Frenhofer, bütün çalışmalarını yakıp intihar edecek düzeyde bir cinneti yüklenecektir.
StefanZweig, Üç Büyük Usta‘da Balzac’ı ele aldığı ilk bölümde Meçhul Şaheser’in başkahramanı Frenhofer için de birebir geçerli olabilecek şu değerlendirmeyi yapar: “Balzac yazmaya başladı. Ama diğerleri gibi para kazanmak, eğlenmek, kitaplık raflarını doldurmak, bulvarlarda konuşulmak için değil, onun edebiyatta gözünü diktiği şey mareşallik asasından çok imparatorluk tacıydı. (…) Olayların kötü karışımından saf öğeyi sayıların karmaşasından toplamı, gürültü patırtıdan harmoniyi, hayatın çeşitliliğinden özsel olanı elde etmek, bütün dünyayı kendi imbiğinden geçirmek, onu yeniden yaratmak, en eksiksiz bir özet halinde sunmak ve boyunduruk altına aldığı şeye kendi nefesiyle ruh üflemek kendi elleriyle yönlendirmek: İşte onun hedefi buydu.”
Kurmacanın imkânları içinde sanatın ontolojisini fethe çalışan Meçhul Şaheser, neyin sanat olup neyin olmadığı meselesinde havanın bulutlandığı, şirazenin iyice dağıldığı zamanımızda hakiki sanat eserinin ve sanatçının değişmeyen cephelerine ışık tutan tabiri caizse anlatısal bir poetika kuruyor.






