Kültür-Sanat

700 Yıllık Bir Suçüstü: Zâkânî’nin Maske Düşüren Sözlüğü

Zâkânî’yi bugün hâlâ okunur kılan şey, sövgüsünün dozajı değil, isabetidir. O, tek tek kişilerle uğraşmamış, rolün kendisine saldırmıştır. Sözlüğünde falanca satıcının, şu hâkimin, bu vaizin adı geçmez; “tüccar”, “kadı” ve “vaiz” yazar. Roller değişmediği için tanımları da bayatlamamıştır. Tüccar hâlâ var, denetçi hâlâ var, riyakâr hâlâ var. Sözlüğün maddeleri boşa düşmüyor; sadece muhatapları yenileniyor.

Şu birkaç sözlük maddesini bir okuyun:

Tüccar: Allah’tan korkmayan.

İmam: Dua satıcısı.

Şeyh: İblis.

Cimri: Mal sahibi.

Âlim: Rızkını sağlayamayan.

Cahil: Kaderin kayırdığı adam.

Bunları bugünün öfkeli bir köşe yazarı, sosyal medya nüktedanı ya da sahne mizahçısı yazmış sanabilirsiniz. Gelgelelim bu tanımların mürekkebi yedi yüz yıl önce kurudu. Yazarı, on dördüncü yüzyıl İran’ının en keskin dilli hicivcisi Übeyd-i Zâkânî; satırlar ise satirik sözlük geleneğinin bilinen en eski ve en çarpıcı örneklerinden biri sayılabilecek küçük bir risaleden: Risâle-i Ta’rîfât, namıdiğer Deh Fasl (On Bölüm).

Asıl tuhaf olan da şu: yüzyıllar geçiyor, hanedanlar yıkılıyor, diller değişiyor; ama bir tüccarın açgözlülüğü, bir vaizin riyası, bir memurun rüşveti ve “okumuş adamın aç kaldığı” o tanıdık adaletsizlik hiç eskimiyor. Yerginin modası geçmiyor; çünkü insan iktidar, çıkar ve itibar karşısındaki zaaflarından kolay kolay vazgeçmiyor. Ama her sövgü zamana aynı ölçüde dayanamıyor.

Hicvin eskimeyen biçimi: tanımlar sözlüğü

Sözlük, düzen ve tarafsızlık görüntüsü taşıyan bir kitaptır. Kelimeleri sıraya dizer, karşılarına makbul anlamlarını yerleştirir ve dünyayı açıklanabilir gösterir. Bu işi öyle sakin bir yüzle yapar ki kimse ondan kuşkulanmaz. Hicivcinin keşfettiği şey de işte bu tarafsız yüzün gücüdür. Madde başlarını olduğu gibi bırakın, karşılarına da resmî anlam yerine perde arkasındaki gerçeği yazın; kitabınız sözlük olmaktan çıkar, ifşaya dönüşür. “Vaiz”in tanımını yapacak gibi başlarsınız, “söylediğini yapmayan adam” diye bitirirsiniz.

Bu numara o kadar verimlidir ki tarih boyunca tekrar tekrar keşfedilmiştir… Bugün “satirik sözlük” denince akla önce Amerika’nın öfkeli kalemi Ambrose Bierce ile Şeytanın Sözlüğü (The Devil’s Dictionary) gelir. Aynı kalıp, aynı sinsi gülümseme. Ne var ki o gülümseme Amerika’dan da eskidir; Bierce‘ten beş yüz küsur yıl önce, Kazvin’de, bu oyunu çoktan oynamış biri vardı.

Übeyd-i Zâkânî kimdir?

Tam adı Hâce Nizâmüddîn Necmüddîn Ubeydullâh-ı Zâkânî-yi Kazvînî‘dir. “Übeyd” mahlası, “Zâkânî” ise mensup olduğu Arap asıllı aşiretin adıdır. On dördüncü yüzyılın başında, bugünkü İran’da, Tahran’ın yaklaşık yüz elli kilometre kuzeybatısına düşen Kazvin’de doğar (1300 dolayları); 1370’e doğru ölür, ölüm yeri kesin değildir. Şiirlerindeki borç ve geçim sıkıntısı yakınmaları, son yıllarını darlık içinde geçirdiğini düşündürür. Yaşadığı devir karışıktır. Moğol/İlhanlı sonrası İran, birbiriyle boğuşan küçük hanedanların elindedir ve Zâkânî ömrü boyunca bir saraydan ötekine savrulur. Bir süre Şiraz’da, Hâfız-ı Şîrâzî‘nin de içinde bulunduğu siyasi ve edebî çevrede yaşar; bir hükümdara boyun eğmeyince Şiraz’ı bırakıp Bağdat’a, başka bir hanedanın yanına geçer. Yani çağının en büyük şairlerinin arasında, ama hep biraz kıyıda, hep biraz “geçimsizler” tarafında yaşar.1

Rivayete göre işe ciddi eserlerle başlar. Devrin idarecileri bu ağırbaşlı eserlere yüz vermeyince kaleminin ucunu sivriltir, mizaha ve hicve döner. Çekoslovak müsteşrik Jan Rypka onu “İranlıların Aretino‘su”2 (kaleminden hükümdarların bile korktuğu on altıncı yüzyıl İtalyan hicivcisi Pietro Aretino‘ya atıfla), İngiliz şarkiyatçı E. G. Browne ise “İran’da ortaya çıkan en seçkin hiciv ve parodi yazarı”3 diye anar. Değeri, tuhaf bir kaderle, kendi ülkesinden çok Avrupa’da ve Osmanlı dünyasında bilinir; din adamlarını fena hırpaladığı ve yer yer küfre varan bir dil kullandığı için klasik İran edebiyat tarihleri onu çoğunlukla sükûtla geçiştirir. Öyle ki Fare ile Kedi ve hezliyatından (şaka ve müstehcen mizah yazılarından) seçmeler daha 1885’te İstanbul’da, Ebüzziya Tevfik‘in matbaasında basılır; Tahran baskısı ise ancak 1942’de gerçekleşir. Türk okuru onu bugün büyük ölçüde, Fare ile Kedi‘yi Türkçeye çeviren Talât Halman ve Zâkânî üzerine kapsamlı çalışmalar yapan Hasan Çiftçi gibi araştırmacılar sayesinde tanır.

Zâkânî‘nin hiciv külliyatı geniştir: Ahlâku’l-Eşrâf yöneticilerin tersine dönmüş ahlakını anlatır; Sad Pend öğüt geleneğini tersyüz eden ironik nasihatlerden oluşur; Risâle-i Dilgüşâ fıkraları ve müstehcen mizahı kullanarak riyayı hedef alır; Mûş u Gurbe ise kedi ile fare hikâyesi üzerinden iktidar, riya, korku ve örgütsüz kalabalık ilişkisini anlatan politik bir fabldır.4 Ama en küçük eseri, belki de en uzun ömürlü olanıdır: toplumun bütün zümrelerini sözlük maddelerine sığdırdığı Risâle-i Ta’rîfât.

Deh Fasl: bir sözlük kılığında suç dosyası

Risâle-i Ta’rîfât, adı üstünde bir “tanımlar” kitabıdır ve on bölümden (Deh Fasl) oluşur. Her bölümün altında, o başlıkla ilgili kelimeler tıpkı bir lügatteki gibi madde başı yapılır; karşılarına da Zâkânî‘nin onlara yakıştırdığı asıl mana yazılır.5 On bölüm sırasıyla dünyayı, Türkleri ve yandaşlarını, kadıları, şeyhleri, toplumun ileri gelenlerini, zanaatkâr ve memurları, şarabı, esrarı, kâhyayı ve nihayet kadınlarla erkekleri ele alır. On faslın seyrüseferi şöyledir: Zâkânî, toplumu zümre zümre sıraya dizer, maskeleri teker teker düşürür. Kimse bu sözlükten yakasını kurtaramaz.

Şimdi sözlüğü açıp bölüm bölüm bakalım.

Önce insanlık hâli

Zâkânî en evrensel maddelerini farklı fasıllara dağıtmıştır. Bunlarda henüz kadıya, şeyhe, tüccara sıra gelmemiştir; hedefte dünya, akıl, geçim gibi herkesin ortak dertleri vardır:

Dünya: Hiç kimsenin rahat edemediği yer.

Akıllı insan: Dünya ve insanlarla uğraşmayan kişi.

Düşünce: İnsanı boş yere hasta eden şey.

Maaş, tahsisat ve ücretler: Sahiplerine ulaşmayan şeyler.

Bekâr: Dünyanın keyfini süren.

Şarap: Her derdin sebebi.

Bu birkaç satırda koca bir hayat felsefesi vardır. Düşünmek insanı boş yere hasta eder, maaş sahibine hiçbir zaman tam ulaşmaz, akıllı adam da çareyi dünyayla uğraşmamakta bulur. Baştaki “Cimri: Mal sahibi” maddesi de aynı hesabın parçasıdır. Mal, ancak vermesini bilmeyende birikir; öyleyse her mal sahibi biraz da cimridir. Zâkânî‘nin “âlim rızkını sağlayamaz, cahil kaderin gözdesidir” demesi de aynı damardandır. Bugün diploması olup işsiz gezeni ve hiçbir liyakati olmadan koltuğa kurulanı yan yana gördüğümüzde içimizde bir şey cız eder; Zâkânî‘nin bu maddelerde yakaladığı da o duygudur. Kendi hâlini de Ahlâku’l-Eşrâf‘a serpiştirdiği şiir parçalarından birinde özetlemiştir zaten (çeviri Talât Halman‘ın):

Cahil tahtta oturur, bilgin kapı dışında;

İçeri girmeyi dener, kapıcıya erişemez.

Şeyhler ve gösterişçi dindarlık

Zâkânî‘nin en çok kükrediği yerlerden biri burasıdır. Fakat bir ayrımı gözden kaçırmamak lazım. O, dinin kendisiyle uğraşmaz; onu öfkelendiren, dindarlığın mesleğe ve gösteriye dönüşmesidir. Hedefinde riya vardır:

Şeyh: İblis.

Şeyhin oğlu: Eşek.

Şeyhin müritleri: Şeytanlar.

Riya: Şeyhin dünya hakkında söyledikleri.

Saçmalık: Şeyhin ahiret hakkında söyledikleri.

Hezeyan: Şeyhin rüyaları.

Vaiz: Söylediğini yapmayan kişi.

Sufi: Bedavacı.

Hacı: Kâbe üzerine yalan yere yemin eden kişi.

“Riya” ile “saçmalık” maddeleri özellikle ustacadır. Şeyhin dünyaya dair sözü riya, ahirete dair sözü saçmalıktır; yani ağzından çıkan hiçbir söze güvenilemez. Sahnede kutsal bir rol, perde arkasında bambaşka bir hayat vardır; Zâkânî en çok bu ikisi arasında açılan uçurumda avlanır. Maneviyatı geçim kapısına çeviren kim varsa, sonunda kendini bu sözlüğün bir maddesinde bulur.

Seçkinler ve büyükler

Zâkânî‘nin gözüne kestirdiği bir başka zümre, toplumun “büyükleri”dir; yani mevkiini erdem, kabalığını nezaket, çıkarını cömertlik diye sunan seçkinler. Zâkânî bu vitrini yıkar, erdem diye sunulan ne varsa altına gerçek adını yazar:

Övünme ve kabalık: Seçkinlerin sermayesi.

Kibir ve budalalık: Konuşmaları.

Zorbalık, riya, hile ve yalan: Büyüklerin yolu.

Ahmak: Onlardan hayır bekleyen kişi.

Zavallı: Hizmetlerinde bulunan kişi.

Anka kuşu: Adalet ve insanlık.

Son madde bütün faslın özeti gibidir. Anka efsanevi, hiç var olmamış bir kuştur; Zâkânî de “adalet” ile “insanlık”ı seçkinler arasında tam bu kadar gerçek bulur. Bu tanımlar, onun Ahlâku’l-Eşrâf (“Soyluların Ahlakı”) adlı eserinde uzun uzun yaptığı işin küçük bir provasıdır. O eserde de yönetenlerin ahlak diye sunduğu düzenin aslında bir çıkar ve zorbalık düzeni olduğunu, onların kendi diliyle gösterir.

Yargı ve rüşvet: terazinin çürüdüğü yer

Ta’rîfât‘ın bugüne en güçlü bağlanan damarı, kadıyı ve adaleti tarif ettiği maddelerdir. Burada Zâkânî hukukun itibarını kemirenlere saldırır:

Kadı: Herkesin beddua ettiği kişi.

Vekil: Hakikati eğip büken kişi.

Adalet: Asla doğruyu söylemeyen şey.

Kadı gözü: Hiç dolmayan kap.

Yetim malları ve vakıflar: Kendilerine ait saydıkları şeyler.

Rüşvet: Çaresizlerin yardımcısı.

Bahtiyar: Kadı yüzü görmeyen kişi.

Bu maddelerin en acısı “rüşvet”tir. Zâkânî burada adaletin çürüdüğü bir düzeni anlatır; öyle bir düzende çaresizin başvurabileceği tek “yardımcı” rüşvettir. “Kadı gözü: Hiç dolmayan kap” ile “Bahtiyar: Kadı yüzü görmeyen kişi” yan yana konunca, koca bir adliye sisteminin röntgeni çıkar ortaya; mahkeme kapısından geçmişliği olan okur bu görüntüyü tanıyacaktır.

Esnaf ve çarşı

Para ile ahlâkın kavşağı, her devirde verimli bir hiciv tarlasıdır. Zâkânî çarşıyı tek tek dolaşır:

Kumaşçı: Yol kesici.

Sarraf: Küçük hırsız.

Terzi: Eli çabuk olan kişi.

Attar (ilaççı): Herkesin hasta olmasını isteyen kişi.

Kuyumcu: Kalpazan.

Müneccim: Yalancı.

Hamamcı: Şehvetin anahtar bekçisi.

Satıcı: Çarşının eşkıyası.

Her madde tek bir cümleyle bütün bir meslek ahlakını ele verir. “Attar: herkesin hasta olmasını isteyen kişi” (ilacı satabilmek için sağlığa düşman kesilen tacir); “kumaşçı: yol kesici” (dükkânına çekilmiş bir eşkıya). Bugünün piyasa ahlakı tartışmaları ya da sağlık hizmetinin ticarileşmesi düşünüldüğünde, maddelerde değiştirilecek fazla bir şey kalmıyor.

Bürokrasi ve yolsuzluk

Zâkânî‘nin devlet kademelerini tarif ettiği maddeler, bu sözlüğün belki de en çağdaş duran kısmıdır. Çünkü memur ile yolsuzluğun ilişkisi tarih boyunca aynı kalmış gibidir:

Denetçi: Hırsız.

Maliye nazırı: Hırsızın yoldaşı.

Vergi memuru: Hırsızı sıkıştıran.

Zabıta: Cehennemlik.

Gece bekçisi: Gece yol kesen, gündüz esnaftan haraç toplayan.

Burada sövgü doğrudan sistemin üstüne yürür. “Denetçi” ile “hırsız”ı, “bekçi” ile “haraççı”yı yan yana koymak, düzeni koruması gereken elin, düzeni soyan el olduğunu söylemektir. Makam adları bugünün diliyle yazılsa, listenin hangi yüzyıldan kaldığını kestirmek güçleşir.

Çağına çakılı kalan fasıl: “Türkler ve Yandaşları”

Az önceki bürokrasi maddelerinin kitaptaki yeri de dikkat çekicidir. Zâkânî bunları ikinci fasla, “Türkler ve Yandaşları” başlığının altına yerleştirmiştir. Sebebi tarihseldir. Moğol sonrası İran’da vergiyi toplayan, malı müsadere eden, yağmayı âdeta meslek edinen aygıtı işleten sınıf, büyük ölçüde Türk-Moğol asker zümresiydi. Zâkânî de vergi memurunu, denetçiyi, casusu doğrudan onların yanına yazdı.

Bölümün geri kalanında ton mizahtan hakarete kayar. Zâkânî‘nin hicvi Türk “mazmununu” kılıktan kılığa sokar; boylar “Ye’cüc ve Me’cüc”, gelişleri “ani deprem”, işleri güçleri “talan” diye tanımlanır.6 Bu ağır dilin gerisinde, kelimenin bu fasıldaki özel çağrışımı vardır. Burada “Türk”, her şeyden önce Moğol sonrası İran’da askerî ve idarî gücü elinde tutan yönetici zümrenin adıdır. Dominic Parviz Brookshaw‘un gösterdiği gibi, aynı kelime Zâkânî külliyatında “hem korkulan hem arzulanan” ikili bir yüz taşır; kimi şiirde klasik Fars edebiyatının güzel sevgilisini, kimi yerde korkulan askeri, kimi yerde de Şiraz sarayının seçkinlerini anlatır.7 Zâkânî‘nin öfkesi bu iktidarın hüküm sürdüğü zamanlarda yaşadığı deneyimlerden besleniyordu; bunu bilmek hakareti mazur göstermez ama en azından o hakaretin tam olarak nereye yöneldiğini gösterir. Zâkânî‘nin kişiye ve zümreye yönelik etnik hakaretleri çağına çakılıp kalmıştır; altındaki yolsuz iktidar eleştirisi ise bugün de okunabiliyor. Kaldı ki bu satırlar iktidarın tepesinden yazılmadı. Vergilerin, müsaderelerin, kapıda bekletilmelerin muhatabı bizzat Zâkânî‘ydi; hicvi, gücünü aşağıdan yukarıya bakan o gözden alır.

Evlilik ve kadınlar

Ta’rîfât‘ın onuncu faslı kadınlara ve erkeklere ayrılmıştır. Buradaki tanımlar, bugünün gözüyle hayli sert, yer yer cinsiyetçidir; benzer bir dil Zâkânî‘nin öteki eserlerinde de görülür. Zâkânî evlilik kurumuna âdeta diş biler:

Bedbaht: Aile sahibi.

Matem evi: O adamın evi.

Bekâret: Hiçbir anlamı olmayan bir terim.

Aile düşmanı: Oğlu.

Boşanma: Çaresi.

Bunların bir kısmı, çağının erkek bakışını ve aile yorgunluğunu yansıtan kara mizahtır; bir kısmı ise bugün ironiyle bile savunulması güç, doğrudan aşağılayıcı sözlerdir. Gene de dikkatli okuyan, bu maddelerin bir bölümünün asıl hicvettiği kişinin kadından çok, kadın üzerine ahkâm kesen erkek olduğunu görür. Kaynaklar, eserdeki en müstehcen maddelerin Türkçeye çevrilemeyecek kadar kaba bulunduğunu da belirtir. Sözlüğün bu faslı çağının malıdır; maddeleri ancak aradaki yedi asırlık mesafeyle birlikte okunabilir.

Eskimeyen ne, eskiyen ne?

Zâkânî‘yi bugün hâlâ okunur kılan şey, sövgüsünün dozajı değil, isabetidir. O, tek tek kişilerle uğraşmamış, rolün kendisine saldırmıştır. Sözlüğünde falanca satıcının, şu hâkimin, bu vaizin adı geçmez; “tüccar”, “kadı” ve “vaiz” yazar. Roller değişmediği için tanımları da bayatlamamıştır. Tüccar hâlâ var, denetçi hâlâ var, riyakâr hâlâ var. Sözlüğün maddeleri boşa düşmüyor; sadece muhatapları yenileniyor.

Mizahi sözlük biçiminin kendisi de Zâkâni’den sonra yolculuğuna devam ediyor. Oyunun izini yalnızca Batı’da, Bierce‘te sürmek gerekmez. Zâkânî‘den yaklaşık beş buçuk asır sonra aynı yöntem, bu kez Osmanlı-Türk edebiyatında, Direktör Ali Bey‘in kaleminde belirir. Önce 1894’te Tarîk gazetesinde tefrika edilen, 1897’de kitaplaşan Lehçetü’l-Hakâyık (Hakikatlerin Dili), Türkçede bu yöntemin ilk örneği sayılır; kelimeleri Zâkânî‘yi andıran bir keskinlikle tersyüz eder. Ecza dükkânı, “içindeki ilaçların faydasını alandan çok satan görür”; gaipten haber verme, “olayların arkasından giden keramet”; adalet ise “ayarı bozuk terazi”dir. Attar, müneccim ve kadı maddeleriyle aradaki bunca zamana ve iki ayrı dile rağmen aynı hedef tahtasına nişan alınmıştır.8

Gerçi yerginin de modası geçebiliyor. Bir zümreye etnik hakaret, bir cinsiyete topyekûn aşağılama zamana yenildi, eskidi; bugün ancak bağlamıyla ve eleştirisiyle anılabiliyor. Kalıcı çıkanlar, güçlüye, makama ve riyaya yönelen yergiler oldu; Zâkânî‘nin en sağlam sayfaları da onlardır.

Bütün o zenginleri, vezirleri ve kadıları kâğıt üzerinde rezil eden adam, kendisi geçim sıkıntısı içinde öldü. Yedi yüz yıl sonra hâlâ onun tanımlarını okuyup önce gülümsüyor, sonra içimizde bir sızı duyuyorsak, kaleminin boşa çalışmadığı söylenebilir.

Hiç kimseye ben sevgi de duymam, kin de;

Dünya hiç umurumda değildir, din de.

Ben kendi köşemde hep edepsiz yaşarım;

Bir böyle edepsiz tanıyan yok, nerde?

Notlar

1. Zâkânî’nin hayatı ve dönemi için bkz. Halman (2011); Çiftçi (2012, 1996); Yazıcı (1986). Metindeki beyit (s. 166) ile kapanış dörtlüğünün (s. 162) çevirileri Halman (2011)’dendir; 1885 İstanbul basımı bilgisi de aynı makaleden alınmıştır.

2. “İranlıların Aretino’su” nitelemesi için bkz. Rypka (1968).

3. “İran’da ortaya çıkan en seçkin hiciv ve parodi yazarı” nitelemesi için bkz. Browne (1920).

4. Sad Pend ve öteki risaleler için bkz. Balcı (2016); Javadi (1985).

5. Ta’rîfât maddelerinin aktarımında Javadi (1985) esas alınmış, Halman (2011) ve Çiftçi (2002) ile karşılaştırılmıştır; on faslın başlıkları Taş (2016)’dan aktarılmıştır.

6. “Türkler ve Yandaşları” faslı ile bürokrasi maddeleri için bkz. Taş (2016).

7. Zâkânî külliyatında Türk imgesinin “korkulan ve arzulanan” ikili yüzü için bkz. Brookshaw (2009).

8. Direktör Ali Bey’in Lehçetü’l-Hakâyık‘ından yapılan aktarımlar ve eserin Türkçede türün ilk örneği sayılması için bkz. Âli Bey (haz. Ş. Kutlu, 1974). Eserin önce Tarîk gazetesinde tefrika edilip (1894) 1897’de kitaplaştığı bilgisi için bkz. Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü.

Kaynakça

Âli Bey (Direktör). (1974). Lehçetü’l-Hakâyık: Hakikatlerin dili (Ş. Kutlu, Haz.). Tercüman (1001 Temel Eser).

Balcı, M. (2016). Ubeyd-i Zâkânî’nin Sad Pend risalesi. Şarkiyat Mecmuası, (29), 53–81.

Brookshaw, D. P. (2009). To be feared and desired: Turks in the collected works of ʿUbayd-i Zākānī. Iranian Studies, 42(5), 725–744. https://doi.org/10.1080/00210860903306010

Browne, E. G. (1920). A literary history of Persia: Vol. 3. The Tartar dominion (1265–1502). Cambridge University Press.

Çiftçi, H. (1996). Ubeyd-i Zâkânî: Toplumsal görüşleri, ahlâk ve felsefesi [Doktora tezi, Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü]. YÖK Ulusal Tez Merkezi. https://tez.yok.gov.tr/UlusalTezMerkezi/

Çiftçi, H. (2002). Klâsik Fars edebiyatında hiciv ve sosyal eleştiri. Kültür Bakanlığı Yayınları.

Çiftçi, H. (2012). Ubeyd-i Zâkânî. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (Cilt 42, ss. 16–17). TDV İslâm Araştırmaları Merkezi (İSAM). https://islamansiklopedisi.org.tr/ubeyd-i-zakani

Halman, T. (2011). Ubeyd-i Zâkânî. Türkoloji Dergisi, 18(1), 161–175. https://doi.org/10.1501/Trkol_0000000208

Javadi, H. (Çev.). (1985). The ethics of the aristocrats and other satirical works. Jahan Book Co.

Rypka, J. (1968). History of Iranian literature (K. Jahn, Ed.). D. Reidel.

Taş, B. (2016). Ubeyd-i Zâkânî’nin Türkler hakkındaki hicvi. XXI. Uluslararası Türk Kültürü Sempozyumu (7-9 Mayıs 2016, Üsküp) bildiri kitabı içinde.

Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü. (t.y.). Âlî Bey, Direktör Mehmed Âlî Bey. Ahmet Yesevi Üniversitesi. https://teis.yesevi.edu.tr/madde-detay/ali-bey-direktor-mehmed-ali-bey (Erişim: 28 Temmuz 2026)

Yazıcı, T. (1986). Ubeyd-i Zâkânî-i Kazvînî. İslâm Ansiklopedisi (Cilt 13, ss. 1–2). Millî Eğitim Bakanlığı.

Not: Ta’rîfât’tan aktarımlar farklı neşir ve çeviriler karşılaştırılarak günümüz Türkçesine uyarlanmıştır; ifadeler neşirden neşre değişebildiği için buradaki karşılıklar kimi kaynaklarla birebir örtüşmeyebilir, anlam korunmuştur.

Visited 12 times, 12 visit(s) today

Close