Türkiye siyasetinde son dönemde yaşanan gelişmeler, Cumhuriyet Halk Partisi’nin geleceğine ilişkin tartışmaları yeniden gündemin merkezine taşımış durumda. Özellikle 2023 kurultayının hukukî geçerliliğine ilişkin ortaya çıkan tartışmalar ve buna bağlı olarak eski ve yeni yönetim arasında yaşanabilecek olası bir meşruiyet krizinin, yalnızca CHP’nin iç dengelerini değil, Türkiye’deki muhalefetin genel geleceğini de etkileyebileceği konuşuluyor. Böyle bir senaryoda siyaset kulislerinde sıkça dile getirilen sorulardan biri şudur: Eğer CHP içerisinde çözülemeyen bir liderlik ve yönetim krizi ortaya çıkarsa, Ekrem İmamoğlu, Mansur Yavaş ve Özgür Özel öncülüğünde yeni bir siyasî hareket doğabilir mi? Daha da önemlisi, böyle bir girişim Türkiye siyasetinde dönüştürücü bir etki yaratabilir mi?
Bu soruların kesin cevapları bulunmasa da siyaset biliminin sunduğu kavramlar ve tarihî deneyimler üzerinden bazı değerlendirmeler yapmak mümkündür.
Öncelikle yeni bir partinin ortaya çıkmasının belirli avantajlar sağlayabileceği söylenebilir. CHP, Türkiye’nin en köklü siyasî partisi olmasına rağmen, uzun yıllardır hem destekçileri hem de eleştirmenleri tarafından belirli tarihî yükler taşıyan bir yapı olarak görülmektedir. Parti içerisindeki kronik hizip mücadeleleri, liderlik tartışmaları ve örgütsel gerilimler zaman zaman kamuoyunda “değişemeyen parti” algısını güçlendirmiştir. Bu nedenle yeni bir siyasî oluşum, özellikle genç seçmenler arasında bir yenilenme duygusu yaratabilir. Türkiye’de son yıllarda seçmen davranışları incelendiğinde, ideolojik aidiyetlerin tamamen ortadan kalkmadığı ancak seçmenlerin önemli bir bölümünün performans, yönetim kapasitesi ve gelecek vaat eden liderlik arayışına yöneldiği görülmektedir. Yeni bir siyasî hareket, geçmiş tartışmaların dışında konumlanabilirse “değişim” ve “umut” söylemi üzerinden önemli bir toplumsal karşılık bulabilir.
Bununla birlikte böyle bir hareketin en önemli sermayesi lider kadrosu olacaktır. Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş’ın son yıllarda elde ettikleri seçim başarıları, yalnızca yerel yönetim performanslarıyla değil, aynı zamanda farklı toplumsal kesimlere hitap edebilme kapasiteleriyle de açıklanmaktadır. Özellikle İstanbul ve Ankara gibi sembolik önemi yüksek iki büyükşehirde elde edilen seçim zaferleri, bu isimleri yerel siyaset aktörlerinin ötesine taşımıştır. Ancak burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta bulunmaktadır. Siyaset tarihinde başarılı belediye başkanlarının ulusal siyasette aynı başarıyı tekrarlayamadığı çok sayıda örnek vardır. Yerel seçimlerde başarı sağlayan bir liderin genel seçimlerde de aynı etkiyi göstereceği garanti değildir. Çünkü yerel seçimlerde adayın kişisel performansı ön plana çıkarken, genel seçimlerde ideolojik kutuplaşma, parti aidiyeti ve ulusal meseleler çok daha belirleyici hale gelmektedir.
Yeni bir partinin başarısı açısından belirleyici olacak bir diğer unsur ise seçmen tabanını genişletebilme kapasitesidir. CHP’nin geleneksel olarak güçlü olduğu laik, kentli ve eğitimli seçmen gruplarının dışına çıkabilen bir siyasî hareket, merkez sağdan, muhafazakâr demokrat çevrelerden ve kararsız seçmenlerden destek alma potansiyeline sahip olabilir. Özellikle ekonomik sorunların yoğunlaştığı dönemlerde seçmenlerin alternatif arayışlarının güçlendiği bilinmektedir. Ancak bu noktada sıkça yapılan bir karşılaştırmaya dikkatli yaklaşmak gerekir. Yeni bir siyasî hareketin AKP’nin 2001 yılında kuruluş sürecine benzetilmesi belirli açılardan açıklayıcı olsa da iki dönem arasında önemli farklılıklar bulunmaktadır.
AKP, her ne kadar yeni kurulmuş bir parti olarak ortaya çıkmış olsa da, arkasında uzun yıllara dayanan bir siyasî hareketin örgütsel birikimi bulunuyordu. Parti kadroları belediyelerde, parlamentoda ve parti teşkilatlarında önemli deneyimlere sahipti. Dahası, 2001 ekonomik krizi sonrasında mevcut siyasî sistem büyük ölçüde meşruiyet kaybına uğramış ve seçmenlerin önemli bir bölümü radikal bir değişim talep etmeye başlamıştı. Bugünün Türkiye’sinde ise siyasî tablo farklıdır. Siyaset çok daha kutuplaşmış bir yapı göstermektedir. Seçmenlerin önemli bir bölümü parti kimliklerine güçlü biçimde bağlıdır. Ayrıca seçim sistemi, medya yapısı ve devlet kaynaklarının dağılımı gibi unsurlar da yeni partilerin önünde geçmişe kıyasla daha farklı engeller oluşturmaktadır.
Bu nedenle AKP’nin yükseliş hikâyesi yeni bir hareket için ilham verici olabilir; ancak birebir tekrar edilebilecek bir model olarak görülmemelidir.
Öte yandan yeni bir partinin önünde ciddi riskler de bulunmaktadır. Bunların başında muhalefet oylarının bölünmesi ihtimali gelmektedir. Türkiye’de son yıllarda seçimler giderek bloklar arasında gerçekleşen bir rekabete dönüşmüştür. Bu nedenle ortaya çıkacak yeni bir siyasî hareketin, mevcut muhalefet partileriyle nasıl bir ilişki kuracağı hayati önem taşıyacaktır. Ayrışma mı yoksa koordinasyon mu tercih edileceği, seçim sonuçlarını doğrudan etkileyebilecek bir faktördür. Ayrıca yeni bir partinin yalnızca popüler liderlerden oluşması yeterli değildir. Güçlü bir örgütlenme ağı, yerel teşkilatlar, finansal kaynaklar, programatik tutarlılık ve uzun vadeli kadro yetiştirme kapasitesi de gereklidir. Türkiye’de son yıllarda kurulan bazı partilerin kamuoyunda yüksek görünürlük elde etmelerine rağmen kalıcı bir siyasî ağırlık oluşturamamalarının temel nedenlerinden biri de budur.
Bunun yanında yeni bir hareketin ideolojik kimliği de belirleyici olacaktır. CHP’den ayrılacak bir oluşumun hangi siyasî çizgiyi temsil edeceği, milliyetçilik ve sosyal demokrasi arasında nasıl bir denge oluşturacağı, muhafazakâr seçmenlere hangi mesajları vereceği gibi sorular henüz net cevaplara sahip değildir. Oysa modern siyasette seçmenler yalnızca liderlere değil, aynı zamanda temsil edilen siyasî kimliğe de oy vermektedir. Cumhuriyet Halk Partisi’nin tarihî süreçte büyük bir ideolojik dönüşüm yaşamış ve kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün ilkelerinden büyük ölçüde uzaklaşmıştır. CHP başlangıçtaki Türk milliyetçiliği temelinden saparak zamanla “ortanın solu” ve “sosyal demokrasi” çizgisini de aşmış enternasyonal sosyalist çizgiye kaymış, günümüzde ise DEM gibi etnik odaklı siyaset yürüten bölücü yapılarla ve bileşenleriyle yakınlaşmıştır. Özellikle “eşit yurttaşlık” gibi etnik siyaset takip eden grupların ve PKK’nın söylemine ait kavramların Atatürk’ün üniter devlet ve birey temelli vatandaşlık anlayışıyla çelişmektedir. CHP, Atatürk’ün mirasını sadece bir meşruiyet aracı olarak kullanmaktadır. Atatürk sonrası yeni CHP hem kültürel hem de siyasi ajandası bakımından kuruluş felsefesinden kopmuştur.
Bir noktanın üzerinde özellikle durmak gerekmektedir: Atatürk’ün inşa ettiği yurttaşlık anlayışı birey temellidir. Etnik, dinî veya mezhepsel fark gözetmeksizin tüm vatandaşları hukuk önünde eşit kabul eden kapsayıcı bir “Türk milleti” kimliği üzerine kuruludur. Anayasal düzeyde “Türk Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür” ilkesi esastır. Günümüz CHP söyleminde ise, birey temelli yurttaşlıktan ziyade etnik kimlik ve grup hakları merkezli bir yapıya kaymıştır. Özellikle Özgür Özel ve Kemal Kılıçdaroğlu dönemlerinde kullanılan “Kürt vatandaşlar”, “Kürt sorunu” ve “eşit yurttaşlık” gibi ifadeler, toplumu kolektif kimlikler üzerinden tanımlayan bir yaklaşıma işaret etmektedir. Yeni kurulacak partinin, bu kimlik ve ideolojik duruşa karşı hassasiyet göstermesi, geniş kitlelere ulaşabilmenin temel şartıdır.
Siyaset biliminde “kritik dönüm noktası” olarak tanımlanan dönemler, mevcut dengelerin sarsıldığı ve yeni siyasî fırsatların ortaya çıktığı süreçlerdir. Eğer CHP’de yaşanan kriz derinleşirse, bu durum gerçekten de yeni siyasî oluşumlar için bir fırsat penceresi yaratabilir. Ancak tarihî deneyimler göstermektedir ki krizler kadar krizlerin nasıl yönetildiği de önemlidir. Aynı kriz bazı aktörleri güçlendirirken bazılarını siyaset sahnesinin dışına itebilmektedir.
Özgür Özel, Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş öncülüğünde kurulabilecek olası bir siyasî hareketin Türkiye siyasetinde önemli bir etki yaratma potansiyeli bulunmaktadır. Ancak bu potansiyelin otomatik olarak seçim başarısına dönüşeceğini söylemek mümkün değildir. Böyle bir girişimin başarısı, liderlerin popülerliğinden çok daha fazlasına bağlıdır: güçlü örgütlenme, ideolojik netlik, ekonomik koşullar, muhalefet içi iş birliği kapasitesi ve topluma sunulacak inandırıcı bir gelecek vizyonu belirleyici olacaktır. Dolayısıyla mesele yalnızca yeni bir parti kurmak değil, yeni bir siyasî hikâye yazabilmektir. Türkiye siyasetinin yakın tarihi göstermektedir ki seçmenler bazen yeni partileri ödüllendirir, bazen de mevcut yapıları korumayı tercih eder. Hangi sonucun ortaya çıkacağını ise yalnızca liderlerin tercihleri değil, toplumsal koşullar ve siyasî konjonktür belirleyecektir.






