Kültür-Sanat

Nerede O Eski Entelektüeller?

Philosophie Magazin, sosyal medya hesabında Jean Paul Sartre’ın Paris’te, halkın içinde La Cause du peuple gazetesini dağıtırken çekilmiş bir fotoğrafını paylaştı ve altında bu soruyu sordu: “Wo sind nur die Intellektuellen gelieben?” Haliyle de gecenin 03:30’unda bana yazı ilhamı oldu.

Felsefi çıkarımlarda, derin fikrî muhakemelerde, katmanlı sebep-sonuç yargılarında bulunmayacağım. Meselemiz çok net. İnsanlık onurunun ayaklar altına alındığı bir dönemden geçiyoruz ve birincil gayretimiz, ayaklar altına alınıp gözümüzün önünde çiğnenen insanlık onurunu yeniden ayağa kaldırmak olmalı. Muasırı olduğumuz çağın medeniyet seviyesini teknolojiyle, sözümona üniversite sayısıyla bilimsel üretimle ya da ekonomik büyüklükle anlamaya çalışmak beyhude bir gayret artık. Hiç uzatmadan ifade edeyim: Bugünün medeniyet ölçüsü, insanlık onurunu ayaklar altına alma cüretini gösterenlere ve müsebbibi oldukları büyük trajedilere karşı kimlerin konuşmaya cesaret ettiği, buna mukâbil kimlerin susmayı tercih ettiği dolayısıyla da kimlerin şahsî ya da meslekî konforunu riske atmayı göze aldığında saklı. Dünyanın râm olduğu şu lanetli dönemde insanlarla birlikte şehirlerin, kültürlerin, hafızaların, tarihin de toplu katliama uğratılması kadar dikkat çekmesi gereken şeyin bunca cefâ ve ezâya karşı “entelektüel” profillerin tutunduğu kesîf sessizlik ve gark oldukları kavî iradesizlik olduğunu söylemeliyim. Çok değil; şurada elli, bilemediniz altmış yıl öncesinde yaşamış, döneminin vakalarına tanıklık etmiş, kendi coğrafyaları ve politik konjonktürleri içerisinde boy göstermiş, davalarıyla ahlaklanmış ve toplumların adeta vicdanı olmak gibi bir sorumluluk üstlenmiş entelektüelleri ve o entelektüellerin bilişsel/düşünsel/pratik ahlakını bugün maalesef göremiyoruz.

Jean Paul Sartre’ın, Fransa hükümetinin Cezayir politikalarına karşı Paris sokaklarında çıkardığı yankının, Bertrand Russell’ın nükleer savaş tehlikesine karşı şehir meydanlarında gösterdiği rüşdün, James Baldwin’in Amerika’daki ırkçılığı Amerikan kamuoyunda büyük bir cesaret ve ahlakî sorumlulukla teşhir etmesinin yahut Edward Said’in Filistin meselesi uğruna akademik konforundan vazgeçmesinin sıradan tavırlar olmadığını bugün çok daha iyi anlıyoruz. Entelektüel bilinç tarih karşısında pozisyon almakla mükelleftir.

Bugün ise dünya tuhaf bir bilişsel ve etik sessizliğin, iradesizliğin içinden geçiyor. Filistin’ deki trajedi insanlığımızdan utanacağımız raddede. Ukrayna’da şehirler ağır bombardıman altında. Doğu Türkistan’da, kültürel ve millî hafıza sistematik biçimde sessizce aşındırılıyor. Sudan’da açlık, iç savaş ve kitlesel göç insanlığın gözleri önünde büyüdükçe büyüyor. İran/ Minab’da bir okul, tomahawk cinsi bir Amerikan füzesiyle yüz seksen kız çocuğuna mezar oluyor. Trump’ın, İran uygarlığını yok edeceğini açıkladığı gün dünya rutin temposunda dönmeye devam etti. Trump’ın uluslararası hukuka göre açıkça suç olan açıklamaları karşısındaki tepkisizlik sınırların aşılmasına ne kadar alışıldığını bir kez daha ortaya koydu.

Benoît Bréville’nin Le Monde Diplomatique’in Mayıs sayısında kaleme aldığı “Just Another Day” (Sıradan Bir Gün) başlıklı yazısında çok manidar bir tespiti var. Bu tespitini doğrudan paylaşmak istiyorum sizinle:   

“Sıradan bir akşamdı… 7 Nisan Salı günü saat 21.00’de TF1 kanalı, “Koh-Lanta”nın yeni bölümünü yayınlıyor, M6 da “Mutfak Kâbusları”nın eski bir bölümünü gösteriyordu. Fransız-Alman kanalı Arte ise “Avrupa Putin’in elinde mi?” adlı sade bir belgeselle en sevdiği uğraşa, yani Rus tehdidinin izini sürmeye kendini kaptırmıştı.

Oysa hiç de sıradan bir gün değildi. ABD Başkanı Donald Trump, birkaç saat önce sosyal medyada benzeri görülmemiş şiddette bir mesaj paylaşmıştı: “Bu gece bütün bir medeniyet yok olacak ve bir daha asla geri gelmeyecek.” 90 milyon nüfuslu İran’ı hedef alıyor, hatta ilan ettiği bu soykırımın zamanını da belirliyordu: Washington saatiyle 20.00; yani televizyonların en çok izlendiği saat…

Bunalımların (çevre, sağlık, ekonomi, enerji) üst üste gelmesi, çatışmaların artması, Gazze’de diplomatik çevrelerin kayıtsızlığı altında yapılan soykırım, giderek daha çılgın bir tempoda birbirini izleyen korkunç haberler, en kötüye alışılmasına ve buna eşlik eden bir çaresizlik duygusuna yol açtı. Neredeyse diğerleri gibi geçen bugün, belki İran için son gün olacaktı ama “bizim” için güneş, ertesi gün de bir önceki gün olduğu gibi doğacaktı; o halde endişelenmenin ne anlamı var? Trump bu kez tehdidini hayata geçirmedi. Ancak herhangi bir dirençle karşılaşmadığı için sözleri amacına ulaştı. Söylenebilen olanın sınırlarını genişletti ve mümkün olanın sınırlarını daha şimdiden çizmeye başladı.” (Le Monde diplomatique/May 2026)

Breville’ye göre Trump’ın ağzından çıkan sadece bu sözler bile suç teşkil etmeye yeterli. Çünkü ne bizzat infazlara katılan ne de katliam emri veren Nazi yayıncısı ve propagandacısı Julius Streicher’ın 1946’da yargılandığı Nürnberg’de Yahudilerin yok edilmesi çağrısında bulunduğu gerekçesiyle insanlığa karşı suçlardan mahkûm edildiğini biliyoruz. Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme, “soykırıma yönelik doğrudan ve açık kışkırtmayı” yasaklıyor zira. Buna ilaveten uluslararası hukuk da “asıl amacı sivil halk arasında terör yaymak olan şiddet eylemlerini veya tehditlerini” yasaklıyor. Filozof Mathias Risse’nin dediği gibi: İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşan uluslararası hukuk düzeninin en önemli kazanımlarından biri budur. Bu düzen, uygarlıkların yok edilmesine yönelik söylemin acımasızlığın bir ihtimali olmasının yanında o muhtemel acımasızlığın araçlarından biri olduğu gerçeğinin kabulüne dayanır.

Çağımızın en ürpertici tarafı tam burada aslında. İnsanlık, zulmü artık gizlemiyor; bilakis açıkça ifade ediyor. Ama aynı yoğunlukta ahlakî itiraz üretemiyor. Geçmiş çağlarda katliamlar uzak sınırların ardında kaybolur, uzun zaman sonra insanlar ve toplumlar tarafından duyulurdu. Bugün ise çocuk ölümlerinin saniyeler içinde milyonlarca ekrana ulaştığını, insanların bombalanmış şehirleri kahvelerini içerken canlı yayında izlediğini, birkaç saat sonra ise gündelik hayatın ritmine geri döndüğünü düşündüğümüzde aslında geçmiş çağların insanları ile pratiksel noktada aynı durumdayız. O insanların aylar sonra duyduğu bir vakaya olan tepkisini biz canlı yayınların karşısında veriyoruz. Teorik olarak ise bizimkisi tam bir çıldırmışlık seviyesi ve bir hâl-i pürmelâl.  Dijital çağ bilgiyi büyüttü evet; fakat insan ruhunun acıya uzun süre temas edebilme kapasitesini aynı ölçüde koruyamadığını kabul etmemiz gerekiyor. Bu yüzden trajediler de sürekli akan, yenilenen görüntülerin içinde sıradanlaşıyor.

Sartre’ın Les Temps Modernes çevresinde geliştirdiği entelektüel anlayışa bir göz atalım. Sartre için düşünür, çağının dışına çekilip steril bir tarafsızlık üreten insan olamazdı. Onun “her sözün sonuçları vardır” dediği şey, aslında bütün politik tavrı, sorumluluk bilinciyle bezeyerek belirleyen bir düsturdu. Cezayir savaşında Fransız devletinin işkencelerini açık biçimde eleştirmesini yalnızca politik bir tercih sayamayız. Çünkü Sartre, Fransız entelektüel geleneğini kendi vicdanıyla hesaplaştıran bir figürdü. Sartre’ın tavrını önemli kılan şey kesinlikle kusursuzluğu değil. Zaman zaman çelişkiler yaşadı, sert eleştiriler aldı, bazı ideolojik körlükler gösterdi. Said’in Filistin konusunda ona yönelttiği eleştiri, daha doğru tabirle ona dair yaşadığı hayal kırıklığı bunun bir örneğidir mesela. Ama Sartre çağının büyük kırılmaları karşısında suskun kalmayı her zaman reddetti. Çünkü onun zihninde entelektüel, toplumsal trajediler sırasında konforlu bir gözlemci gibi davranamazdı.

Said’den bahsetmişken; Edward Said’in entelektüel portreyi aynı çizgide şekillendirdiğini görüyoruz. Özellikle Representations of the Intellectual’daentelektüelin iktidara yakınlaştıkça ahlakî keskinliğini kaybettiğini söyleyen Said, gerçek entelektüelin sürgün psikolojisi taşıyan kişi olduğunun altını çizdi. Onun için alkışlanan kalabalıkların merkezinde duran biri değil, gerektiğinde yalnız kalabilen bir figürdü entelektüel; öyle de yaşadı. Said’in Filistin meselesindeki tavrı bu yüzden sadece popülist bir politik dayanışma örneği taşımıyordu. Batı akademisinin ve entelijansiyasının Ortadoğu’ya bakışında gizlenen epistemolojik kibri deşifre ediyordu. Oryantalizm ‘i bu yüzden bile sadece bir kitap olarak göremeyiz. Batı’nın bilgi üretimiyle iktidar kurması arasındaki ilişkiyi açığa çıkaran büyük bir entelektüel müdahaledir Oryantalizm. Said’in sesi tam da bu yüzden rahatsız ediciydi. Çünkü o ses, medeniyet söyleminin arkasında biriken tahakküm biçimlerini görünür kıldı.

Bugün ise küresel akademik ve entelektüel çevrelerin büyük bir kısmının, hakikatle kurduğu ilişkiyi kurumsal fonlar, medya görünürlüğü ve dijital itibar ekonomisi üzerinden şekillendirdiğini sanıyorum ki fark ediyoruzdur. Üniversiteler büyüyor, evet; lüks mekanlarda geniş katılımlı konferanslar çoğalıyor, evet; akademik ağlar hiç olmadığı kadar genişliyor, evet; fakat aynı dünyanın içinde ahlakî cesaret de eşi benzeri görülmemişçesine küçülüyor, güdükleşiyor, etkisizleşiyor.

İnsan hakları söyleminin seçici bir hassasiyet üretme çabasından başka hiçbir yaptırıcılığı kalmadı. Bazı acılar evrensel vicdan meselesi sayılırken bazı acılarsa jeopolitik dengelerin içinde görünmezleşiyor. Judith Buttler’in grievable life (yas tutulabilir hayatlar) dediği şey tam da bu. Filistin’de öl(dürül)en otuz beş bin çocuğun karşısında büyük bir sessizlik üreten çevreler, bu iradesizliği ve bilişsel seviyesizliği nereden, nasıl devşiriyorlar?

Doğu Türkistan’da etnik soykırıma maruz kalan ve milli kimliklerini kaybetmenin eşiğine itilen Uygur Türklerinin yerin dibine batasıca ekonomik menfaatlerin gölgesinde eritildiğini fark et(ttir)mek için daha ne yapılması lazım? Böyle bir atmosferde de ‘entelektüel’ figür maalesef çeşitli hesaplar kendisini sahip olması gereken etikten bîgâne ve mahrum bıraktığı için bir tür küresel kariyer teknokratına dönüştü. Dili dikkatle sterilize edilmiş, politik risklerden arındırılmış, kurumsal hassasiyetlere göre ayarlanmış bir peluş figür…

Noam Chomsky’nin adı özellikle son zamanlarda Epstein dosyasıyla gündeme geldiği için entelektüel itibarına halel geldiğini kabul ediyorum. Öyle ki lisansta öğrenciyken dilbilim dersinin finallerine, siyah beyaz bir fotoğrafından hareketle onun gibi giyinip sınava giren bir öğrenci olarak bende yarattığı hayal kırıklığını tarif edemem. Dosyanın onunla ilgili olan kısmının teferruatı ve işin aslı astarı nasıldır bilmiyorum tabi. Ama Chomsky gibi birisinin, Epstein denilen bir esfel-i sâfilîn ile birlikte anılması dahi kalbimde büyük bir sızı uyandırdı. Onu lisans hayatımdaki rol modelliğiyle hatırlamak istiyorum ve yıllarca Amerikan devlet terörüne karşı sürdürdüğü eleştirilerin tam da yukarıda bahsettiğim mekanizmayı hedef aldığını ifade etmek istiyorum. Chomsky, özellikle Manufacturing Consent çalışmasında modern medyanın nasıl bir rıza üretim sistemi kurduğunu anlatırken aslında çağdaş sessizlik biçimlerini de açıklıyor. Çünkü modern propaganda artık yalnızca kaba sansür yöntemleriyle işlemiyor. Sessizlik, çoğu zaman görünürlük dağılımı üzerinden kuruluyor. Hangi acının gündemde tutulacağına, hangi trajedinin hızla unutulacağına medya mekanizmaları karar veriyor. Bu yüzden günümüz insanı sürekli bilgiye maruz kaldığı hâlde ahlakî bir yoğunluk üretemiyor.

İşte tam burada Hannah Arendt’in öne sürdüğü kötülüğün sıradanlığı kavramı yeniden anlam kazanıyor. Arendt, Adolf Eichmann’ın yargılamasına The New Yorker’ın muhabiri olarak katılmış ve yargılama esnasına Eichmann’ın savunmalarının tanıklık etmişti. Bu yargılamadan sonra ise çıkardığı sonuç, kötülüğün şeytanî bir karizmayla yapılmadığı, bürokratik bir kayıtsızlık içinde ilerlediği oldu. Günümüze baktığımızda bu kayıtsızlığın çok daha sofistike araçlarla dolaşıma girdiğini görüyoruz. Diplomatik açıklamalar, kurumsal denge hesapları, algoritmik gündemler ve medya stratejileri, büyük insanlık krizlerini sıradan veri akışlarına dönüştürmüş vaziyette. Halbuki tam da böyle bir çağda sahih “entelektüel” figüre ihtiyaç var aslında. Çünkü entelektüel dürüstlüğün asli görevi unutmayı zorlaştırmak, mümkünse engellemektir.

Albert Camus’ye bakalım bir de. Eserlerinde hissedilen ahlakî gerilim burada yeniden önem kazanıyor çünkü. Camus için insan, bilindiği üzere ideolojilerin emrine tamamen teslim edilemeyecek bir varlıktır. Bu yüzden de özellikle Başkaldıran İnsan’da geliştirdiği argüman, insan onurunu koruma çabasına dayanır. Camus her zaman totaliter yapılar karşısında mesafesini korumuştur. Cezayir meselesinde yaşadığı trajik gerilimleri de bu yüzden dikkat çekici ve anlamlı görüyorum. Kendi aidiyetleriyle evrensel vicdan arasında sıkışmış bir entelektüel figür olarak o dönemde birçok çevreden sert eleştiriler almasına rağmen yine de insan hayatını ideolojik sloganların altında ezmeyi kabul etmedi. Tıpkı meşhur yapıtı L’Étranger (Yabancı)’ın ilk ve son cümlesi arasındaki gerilime benzer bir entelektüel bir bilinçti onunki: (Bilmiyorum… Kim bilir…)

Peki James Baldwin… Amerika’daki ırkçılık üzerine konuşurken kullandığı dil ve ton ile bugünün entelektüel figürünün üslubu arasında hiçbir ortak nokta bulamazsınız. Baldwin çok sahici, samimi, vurucu ve ağır. Baldwin sadece politik bir aktivist de değil bu arada. Onun öfkesi aynı zamanda kültürel ve ahlakî bir yarılmayı da ifade ediyordu ve Amerika’nın kendi özgürlük söylemiyle yüzleşmesini istiyordu. Düşünürün görevi toplumu rahatlatmak değildir diyordu, çünkü bilişsel olgunluğa erişmiş bir entelektüel figürün toplumun vicdanını uyuşturan konforlu anlatılar üretmediğinin, bastırılmış hakikatleri görünür kıldığının ziyadesiyle farkındaydı. Amerikan ırkçılığına değinmişken Malcolm X’i de burada anmak istiyorum. “Tüm uyuyanları uyandırmaya tek bir uyanık yeter” diyen Malcolm X’i…

Burada Michel Foucault’nun iktidar analizleri dikkat çekici bir bağlama oturuyor. Foucault, modern iktidar yapılarının, bireylerin davranışlarını biçimlendiren ince mekanizmalar kurduğundan bahseder. Günümüzdeki entelektüel sessizliğin de tam olarak böyle bir zeminde şekillendiğini söyleyebiliriz. Doğrudan sansür korkusuyla olmasa da dışlanma, görünürlüğünü kaybetme, akademik ağlardan kopma, dijital linç kültürüne maruz kalma ve kariyer kaybı endişesiyle hareket etmek suretiyle “entelektüel” figürün kendi otosansürünü kendi üreterek varoluşsal gereğine ihanet ettiği gerçeğini inkâr mı edeceğiz?

Bertrand Russell’ın nükleer savaş karşıtı yürüyüşlerde defalarca gözaltına alınışları, Simone de Beauvoir’ın Cezayir işkenceleri üzerine yazdığı yazılarda attığı çığlıklar, Frantz Fanon’un sömürgeciliğin ruhsal tahribatını anlatırken taşıdığı öfke, Mahmud Derviş’in şiirlerinde sürgünü kolektif bir hafızaya dönüştürmesi; bütün bunlar ve daha fazlası aynı tarihsel damarın parçaları aslında. Düşüncenin bugün olduğu gibi steril bir uzmanlık alanı olmaktan çıkarılıp ahlakî bir şahitlik, tanıklık biçimine dönüştürüldüğü tarihsel bir damardan sözediyorum. Ki evrensel mahiyette muhtaç olduğumuz entelektüel kudretin mevcut olduğu damar da bu tarihsel damardır.

Medeniyetin çöküşünden söz ediyoruz, medeniyetin çöküşünü kütüphanelerin bir vakitler muhtelif coğrafyalarda yakılmasında, yıkılmasında aradık hep. Maalesef bugün ise söz konusu medeniyetin çöküşünü yüzbinlerce kitabı envanterine alan kütüphanelerde ve salonlarda hakikati dile getirecek ağızların bir türlü açılmamasında arıyoruz.

Visited 9 times, 9 visit(s) today

Close