Yakup Kadri Karaosmanoğlu‘nun Panorama Romanı
Romanın idealist mebusu Halil Ramiz, kendi partisinin bile ondan yüz çevirdiği 1946’da, seçim bölgesindeki kasabanın Millet Bahçesi’nde duran tunç Atatürk büstüne yaklaşır. Alçak, titrek bir sesle ne yapacaklarını, sonlarının ne olacağını sorar. Lider hayattayken de işler sarpa sardığında gözler ona çevrilmiş, karar onun ağzından beklenmiştir. Şimdi Halil Ramiz aynı soruyu ölmüş liderin büstüne yöneltmektedir. Yakup Kadri, sahneyi kısa bir cümleyle kapatır. “Tunçtan Atatürk, küskün küskün susuyordu.”
Büstün susması normal, küskünlüğü ise yaşayanların lidere yüklediği bir duygu. Halil Ramizo küskünlükte kendi başarısızlığını, suçluluğunu, belki de bağışlanma ihtiyacını görür. Liderden yol göstermesini beklerken onun yüzüne bakmaya da utanmaktadır. Halil Ramizgibi hayatını ona bağlamış olanlar, bir zamanlar kendilerine ne yapacaklarını söyleyen insanın yokluğunda, karar verme sorumluluğunu üstlenmekte zorlanırlar.
Panorama‘yı okurken bu çaresizliğin, romanın birçok kişisini birbirine bağladığını düşündüm. Cumhuriyet’in ilk dönemlerinden çok partili hayata geçişe uzanan hikâyede memurlar, siyasetçiler, tüccarlar, öğretmenler, gazeteciler ve aileler birbirlerinin hayatına değerek ilerler. Çıkar ilişkileri ağır basmaya başlar, kuruluş yıllarının heyecanı aşınır. Romanın hüznü içinde kaybedilen bir gelecek de vardır. Bir zamanlar fedakârlıklara anlam katan, bugünün sıkıntılarına katlanma gücü veren o gelecek artık eskisi kadar inandırıcı değildir.
Yakup Kadri anlattığı kadronun içinden geliyordu. Kadro dergisini çıkaranlardan biriydi, Cumhuriyet Halk Partisi mebusluğu yapmıştı; romanı yazdığı 1948 ile 1950 arasında da Bern’de ve Tahran’da Cumhuriyet’in elçisiydi. Kitap 1953 ve 1954’te Remzi Kitabevi’nden iki cilt halinde çıktı. Eleştirdiği sofrayı içinden tanıyan bir yazarın kitabıydı bu.
Şunu belirtmem gerekiyor ki bu kitap roman meraklısı her okur için cazip değil. Tek parti yıllarını kahramanlık anlatısının dışında, kadroların kendi ağzından ve kendi diliyle okumak isteyen okur burada dönemin iç ilişkilerini yakından gösteren bir malzeme bulur. Karşılığında altı yüz sayfayı, uzun cümleleri, eski kelimeleri ve makale gibi akan Kadro tartışmalarını göze alır. Romanın sayfalarında Köşk’ten telefon bekleyen mebuslar, harap tekkesini yüksek bir kirayla Halk Partisi’ne verip susmanın karşılığını alan bir şeyh, Atatürk‘ün Çankaya’daki akşam sofrasından uzaklaştırılmış bir idealist vardır. Bu malzemeyi sahne kurmayı bilen bir romancı anlatır. Yakup Kadri, Kasım 1938’de Atatürk‘ün naaşının bulunduğu Dolmabahçe’nin önünde bekleyen İstanbul halkını “bir alay somnambül”e (uyurgezere) benzetir. Yeni düzende işinden atılan eski bir Osmanlı memurunun intiharını ise bir şapkayla anlatır. Adam o gün masasının başında saatlerce donup kalır, karısına bir zarf bırakır ve aynı akşam Sarayburnu açıklarında kendini Büyükada vapurundan denize atar. Daireden çıkarken şapkasını iki kez masada unutur, hademe ikisinde de arkasından seslenip hatırlatır. Denize atlayanın kim olduğunu sonradan ancak bu şapka gösterecektir; ondan geriye kalan tek iz odur ve anlatıcının deyişiyle “bir martı leşi gibi” dalgaların üstünde yüzer.
Kuruluş yıllarının heyecanını aşındıran çözülme Atatürk‘ün ölümüyle başlamaz. Halil Ramiz, o hayattayken de yapılanların topluma yeterince yerleşmediğini görmüştür. Romanın başlarında söylediği söz, sonradan büstün önünde yaşayacağı yalnızlığı haber verir. “Boş yere kendimizi aldatıp durmayalım; biz tepeden inme bir inkılabın köksüz öncüleriyiz ve sayımız o kadar azdır ki, her an milyonların içinde kaybolup gitmek tehlikesine maruz kalabiliriz.”
Bir idealin toplumda kök salmaması, ona bağlanan insanın içinde de köksüz olduğu anlamına gelmez. Halil Ramiz için devrim, ömrüne verdiği anlamın bir parçasıdır. Başarısızlığını kabul etmek, kendi hayatının neye hizmet ettiğini de yeniden düşünmeyi gerektirir. Liderin ölümü bu hesabı ağırlaştırır. Hataları düzelteceğine, dağınıklığı toparlayacağına inanılan son güvence ortadan kalkmıştır.
Bu güvencesizliğin büstün önündeki karşılığına psikiyatrist gözüyle bakınca dikkatimi çeken, ölüm bilindiği halde ilişkinin eski biçimiyle sürdürülmesidir. Halil Ramiz, karşısındaki tunç başın konuşmayacağını elbette bilir. Fakat kararın hâlâ oradan gelmesini ister. Yas, kaybın gerçek olduğunu kabul edip ölenle kurulan bağı yavaş yavaş gevşetme işidir. İnsan bu süreçte ölenden bazı şeyleri kendi içine alır; onun sesini, ölçüsünü, verdiği güveni zamanla kendi sesi haline getirir ve onsuz karar vermeyi öğrenir. Yas tutulamadığında kayıp bilinir, ama duygusal olarak kabul edilmez. Ölen kişi içeride sindirilemediği için dışarıda bir nesneye bağlanır; bir fotoğrafa, bir mezar taşına, burada olduğu gibi tunç bir büste. İnsan ona gidip danışmayı sürdürür, cevabı da hep oradan bekler. Burada tutulamayan yas, öleni unutamamaktan çok, onun yokluğunda yaşamanın sorumluluğunu üstlenme güçlüğünde belirir.
Bir topluluğun geleceği tek kişinin varlığına ne kadar bağlanmışsa, o kişinin ölümünden sonra kendi gücüne güvenmesi de o kadar zorlaşır. Çünkü karar vermek bir beceridir ve kullanılmadıkça körelir. Bütün kararların tek bir ağızdan çıktığı yıllarda ötekiler o kararları beklemeyi, uygulamayı, gerekirse savunmayı öğrenir; tartışmayı, yanılmayı ve hatasını kendi başına düzeltmeyi öğrenemez. Lider öldüğünde topluluk bu beceriyi yeniden kazanmak yerine iki kolay yola sapar; ya kaybettiği kişiyi tunca dökerek ona danışmayı sürdürür ya da aynı işi görecek yeni bir yüz arar. Panorama‘nın kişileri bu iki yolun ikisinde de yürür. Halil Ramiz büste sorar, taşradaki kalabalıklar birkaç yıl içinde yeni bir partinin peşine düşer. Hangi devirde olursa olsun, hayatını bir kişinin aklına emanet etmiş bir topluluk o kişiyi kaybettiğinde yetim kalır ve yetimlik, kendi aklını kullanmayı öğrenmedikçe sürer.
Romanın daha önceki bir sahnesi, bu bağlılığın ölümle nasıl büyüyebildiğini gösterir. Dolmabahçe Sarayı’nın önünde yüz binlerce insan toplanmıştır. Anlatıcı, kişilerin gündelik kimliklerini evde bırakıp geldiklerini söyler. “Onun içindir ki, yüz binlerce kalp, şimdi, tek bir kalp ve tek bir kalp yüz binlerce kalp gibi vuruyordu.” Bu birlik bir teselli gibi görünür, ama yas tek tek insanların işidir; herkes kaybını kendi hayatının içinde tartmak zorundadır. Kalabalığın içinde ise kimse kendi acısıyla baş başa kalmaz, herkes ortak bir duygunun parçası olur.
Ardından anlatıcının dili değişir ve kalabalığın “bir dev yaratmak için” toplandığını söyler. “Bu yığınlar, şu anda, dünyaya yeni bir mit getirmenin doğum sancılarını çekiyordu.” Kalabalığın içinde genç gazeteci Fuat da vardır. Yanında ağlayan kadına yaşlı bir adam, böyle bir ölümün ne cihangirlere ne evliyalara nasip olduğunu, ölünün asıl mertebesine şimdi eriştiğini söyler. Bu söz Fuat‘ı yatıştırır. Ölüm, onun gözünde bir başlangıca dönüşür. O mertebeye erişen biri için ağlanmaz. Yas burada yarıda kesilir. Geride kalanlar devleştirdikleri insanın kararlarını tartışamaz, yanlışlarını düzeltemez, bıraktığı işi değiştirerek sürdüremez; ona ancak sadık kalabilirler.
Fuat‘ta bir şey daha olur. Şapkası dalgaların üstünde kalan o eski memur onun babasıdır. Fuat o güne kadar ailesinin yıkımından devleti ve devletin başındaki adamı sorumlu tutmuştur. Buna rağmen saatlerce gözyaşlarını tutmaya çalışır, yaşlı adamın sözüyle hıçkırıkları dağılır ve o akşam yüreğinde ilk kez bir “takdis” duygusu tanır. Anlatıcı bunu “tarife sığmaz bir psikolojik hadise” sayar. Ben bu dönüşümü klinikten tanıyorum ve anlatıcının aksine onu açıklanabilir buluyorum. Sağken kızılabilen, suçlanabilen bir baba ölünce suçlanamaz olur. Eski öfke yerinde durur, ama artık bir suçluluğa dönüşmüştür. İnsan, ölmüş birine vaktiyle öfke duymuş olmanın suçluluğundan kurtulmak için çoğu zaman onu yüceltmeye, ona hayranlık duymaya başlar. Kin ise ortadan kalkmaz, kendine başka bir yer arar. On iki yıl sonra Beyazıt’ta sakallı adamları görünce “Gulyabaniler!” diye bağırarak yürüyen, türbede ayincilerin üstüne yumruklarıyla atılan adam aynı Fuat‘tır.
Yakup Kadri Dolmabahçe’yi anlatırken mesafesini bütünüyle korumaz; sahneyi “Ne mahşerdi o gün ıssız sarayın etrafı!” diye bir ünlemle açar ve bir an kalabalığın içinden konuşur gibi olur. Yine de aynı sahnede, izdihamda bir genç kızın, yaşlı bir kadının ve iki çocuğun öldüğü haberinin hiçbir tepki uyandırmadan unutulduğunu da yazar. Sahnenin öteki yüzü de vardır. Fuat halkla böylesine güçlü bir yakınlığı ilk kez yaşar; yıllar sonra o günü fikir ve his hayatının en kayda değer hadisesi diye hatırlar ve halktan aldığı heyecanı “saf ve şeffaf bir halde ona iade etmek” ister.
Memleketin başka bir köşesinde Hacı Emin Efendi, Şapka Kanunu çıktığından beri evinden çıkmaz; fesini kaybetmek, hangi dünyanın insanı olduğunu kaybetmektir. Yıllar sonra “İnadiye” denilen bereyi bulunca canlanır, yeniden işine ve camiye gider, ama Atatürk‘ün büstünü gördükçe başını çevirip lanet okumayı sürdürür. Halil Ramiz‘in yardım istediği yüze o öfkeyle bakar. Biri gerçekleşmeyen geleceğine, öteki geri gelmesini istediği geçmişine bağlıdır; ikisi de bugünü, kaybettikleri şeyin geri verilmesi beklentisiyle yaşar.
Romanın son bölümünde Fuat yakın dostu Ahmet Nazmi‘nin evine gider. Paris’te okumuş, Diyarbakır’da felsefe öğretmenliği yapmış, artık üniversitede profesör olan Ahmet Nazmi, sakallı adamların yakında “O’nun yolunda yürüyenlerin kellelerini uçurmaya” kalkışacağını söyleyen Fuat‘ın korkusunu “melodramatik ve apokaliptik” bulur; herkesi düşman saydığını, tehlikeyi büyüttüğünü söyler. Aynı gece bir türbeye girerler. İçeride yirmi otuz kişi eski bir mezarın çevresinde dönerek zikir çekmektedir. Fuat onlara “Nedir bu maskaralık?” diye bağırır, karşılık alınca üzerlerine atılıp önüne geleni tokatlamaya, yumruklamaya, tekmelemeye başlar. Ahmet Nazmi onu geri çekmeye çalışırken ikisi de yere yığılır; ayinciler iki yaralıyı kafatasları parçalanıncaya kadar taşlar. Yakup Kadri‘nin Fuat‘ın önce saldırdığını açıkça yazması linci haklı çıkarmaz. Ama bu ayrıntı onu masum bir kurban olmaktan da çıkarır. Korktuğu dünyayla karşılaştığında başvurduğu yol, kendi sözünü zorla geçirmektir.
Bu finalde Fuat‘la birlikte Ahmet Nazmi de ölür; romanın kendi karamsarlığına yöneltilmiş en açık itiraz da onunla susar. Ahmet Nazmi aynı gece, türbeye girmeden önce, irtica baskısını ve sokaktaki taşkınlıkları “nihayet bir kanun ve zabıta mevzuu” saymıştır. Birkaç saat sonra Yakup Kadri onu, küçümsediği o tehlikenin taşları altında öldürür. Bence Yakup Kadri‘nin romancılığı burada zayıf düşer. Roman, korkunun Fuat‘ı nasıl saldırgan bir adama çevirdiğini gösterir, ama yazarın kendisi de aynı korkudan kurtulamaz ve romanı korkulan şeyin gerçekleştiği bir sahneyle bitirir.
Bu son beni yeniden büstün önüne götürüyor. Yakup Kadri romanı 1950’de bitirmişti; 1951’de Atatürk heykellerine saldırılar o kadar çoğaldı ki Meclis onları korumak için ayrı bir kanun çıkardı. Yazar büst sahnesinin altına kendi imzasıyla bir dipnot düşer ve Halil Ramiz‘in kaygısını “heykel kırma vahşeti başlamadan çok önce” yazdığını hatırlatır. Büste soru soran yalnız Halil Ramiz değildir; Bern’den ve Tahran’dan memleketine bakan yazar da aynı soruyu sormakta ve romanın sonunda kendi sorusuna iki aydının taşlanarak öldürülmesiyle cevap vermektedir. Halil Ramiz‘in kendine soramadığı soru ise bugün de yerinde durur. Liderinin büstü önünden ayrılan bir topluluk kimin yanına gidecek, kimin itirazını dinleyecek, hangi kararı kendi sorumluluğuyla verecektir?
Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Panorama, İletişim Yayınları, İstanbul, 8. baskı, 2012, 624 s.






