Uluslararası İlişkiler

Güney Çin Denizi’nde Mekansal Egemenliğin Anatomisi

Güney Çin Denizi, çağdaş jeopolitiğin yalnızca bir coğrafi parçası olmanın ötesinde, mekânın iktidara dönüştüğü üç boyutlu bir laboratuvardır. Çin’in “dokuz çizgili hat” iddiası, tarihsel haritalama pratikleri ile modern jeouzamsal teknolojilerin kesişiminde şekillenen epistemik bir meydan okumadır. Bu iddia, 1947’de Çin Cumhuriyeti tarafından çizilen ve günümüzde Pekin yönetimi tarafından sahiplenilen, toplam alanı 1.4 milyon mil kareyi bulan bir egemenlik iddiasıdır. Burada Mischief Reef, Fiery Cross Reef ve Subi Reef’te inşa edilen yapay adalar, fiziki varlığın ötesinde veri toplayan, elektromanyetik spektrumu kontrol eden ve algıyı yöneten çok işlevli platformlara dönüşmüştür. Geleneksel haritaların statik sınırları yerini, Çin’in Beidou ve ABD’nin GPS uydu konumlandırma sistemleri, denizaltı fiber optik ağları ve QUINT’lerin (Quiet Unmanned Underwater Vehicles) oluşturduğu dinamik bir jeouzamsal matrise bırakmıştır. Çin’in Beidou navigasyon sistemi, 2020’de küresel kapsama alanına ulaşarak 45’ti Orta Dünya Yörüngesi (MEO) uydusundan oluşan bir takımyıldız oluşturmuş ve sadece teknolojik özerklik değil, aynı zamanda Batı merkezli uzamsal veri hegemonyasına alternatif bir epistemoloji inşası anlamına gelmektedir. Bu perspektiften bakıldığında, bölge artık sadece bir toprak parçası değil, veri akışlarının, sinyallerin ve algoritmaların yeniden tanımladığı çok katmanlı bir egemenlik alanıdır.

Bu jeouzamsal dönüşümün anatomisi, fiziki, dijital ve bilişsel olmak üzere üç iç içe geçmiş katmanda incelenebilir. Fiziki katmanda, 2013-2017 yılları arasında yoğunlaşan ve en az 3,200 dönüm yeni arazi yaratan yapay ada inşaatları ve askeri tesisler, uluslararası hukukun “doğal ada” kavramını istismar ederek coğrafyayı stratejik çıkarlar doğrultusunda yeniden şekillendirmektedir. Dijital katmanda ise, Çin’in Spratly Adaları’na konuşlandırdığı 200 km menzilli HQ-9B hava savunma sistemleri, YJ-12B anti-gemi füzeleri ve J-11 savaş uçaklarıyla desteklenen Skynet gözetim radar ağı, “erişimi reddetme/alana müdahaleyi engelleme” (A2/AD) doktrini çerçevesinde, hareketi kısıtlayan ve erişimi engelleyen sanal geometriler yaratmaktadır. ABD’nin USS Dewey (2017) ve USS Mustin (2021) destroyerleriyle gerçekleştirdiği özgür seyrüsefer operasyonları da bu görünmez kalıpların sınırlarını test eden bir tür jeouzamsal diyalektik işlevi görmektedir. En derin katman olan bilişsel alanda ise, Çin’in Ağustos 2022’de Tayvan çevresinde düzenlediği ve balistik füze atışlarını içeren tatbikatlar, ABD’nin ise QUAD (ABD, Japonya, Hindistan, Avustralya) ve AUKUS (Avustralya, İngiltere, ABD) gibi yapılanmalarla kurumsal bir karşı-çerçeve oluşturma çabaları, rakiplerin karar verme süreçlerini etkilemeye yöneliktir. Bu üç katmanın kesişiminde, egemenlik artık sabit bir sınır olmaktan çıkmakta, veri işleme hızı, algı yönetimi kapasitesi ve sinyalleri kontrol yeteneğiyle ölçülen dinamik bir olguya dönüşmektedir.

Sonuç olarak, Güney Çin Denizi’ndeki mücadele, 21. yüzyıl egemenlik anlayışının paradigmatik bir dönüşümünü yansıtmaktadır. Modern devlet, artık yalnızca toprak bütünlüğünü değil, aynı zamanda veri akışlarının bütünlüğünü ve elektromanyetik spektrumun kontrolünü de savunmak durumundadır. Bu yeni jeouzamsal gerçeklik, Clausewitz’in ünlü savaş tanımını tersyüz etmekte; politikanın, veri egemenliğinin başka araçlarla devamı haline geldiğini göstermektedir. Bölge, Soğuk Savaş’ın katı ittifak yapılarından, QUAD ve AUKUS gibi esnek ve değişken ağ temelli güç konfigürasyonlarına geçişin prototip alanıdır. Suyun altındaki SEA-ME-WE 5 ve 6 gibi iletişim kabloları, y

örüngedeki uydular ve suyun üstündeki platformlar, küresel düzenin geleceğine dair temel soruyu somutlaştırmaktadır: Mekânı ve onun dijital temsilini kontrol eden, jeopolitiğin kurallarını da yazacaktır. Bu nedenle Güney Çin Denizi, yalnızca askeri bir gerilim alanı değil, aynı zamanda insanlığın mekânla kurduğu ilişkinin yeniden tanımlandığı, fiziki coğrafya ile veri coğrafyasının birbirine eklemlendiği epistemik bir sınırdır. Burada yaşanan dönüşüm, uluslararası hukukun geleneksel araçlarının -örneğin Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin (UNCLOS)- dijital çağın jeouzamsal gerçekliklerini kavramakta yetersiz kaldığını açıkça ortaya koymaktadır.

Visited 35 times, 1 visit(s) today

Close