Sosyoloji

Zuhal Topal’la (Birbirimizi) Yemekteyiz!

Eş dost, sosyal medyadaki arkadaşlar ve kimi takipçiler zaman zaman bu program hakkındaki fikrimi soruyorlardı. Yalnızca   birkaç kısa videoya, sosyal medyada dolaşan kesitlere ya da başkalarının öfkesine bakarak hüküm vermek istemedim. Geniş kitlelerce izlenen ve aynı zamanda sık sık eleştirilen bir televizyon formatı hakkında yarım yamalak bilgiyle konuşmak doğru olmazdı. Bu nedenle ben de programı dikkatle izledim. Artık programda tekrar eden davranış örüntülerini, puanlama mantığını, sunucunun konumunu, yarışmacıların birbirleriyle ilişkisini ve izleyicide uyandırdığı rahatsız edici cazibeyi yeterince gördüğümü düşünüyorum.

Programda ilk fark ettiğim şey şu oldu: Mesele yemek değil!

Program görünürde bir yemek yarışması gibi duruyor; ama bizler seyirci olarak yemeğin tadını bilmiyoruz. Çorbanın tuzunu, etin kıvamını, tatlının dengesini, böreğin içini, pilavın diriliğini doğrudan deneyimleyemiyoruz. Bu yüzden seyir deneyiminin merkezine gastronomik kalite yerleşmiyor. Biz daha çok yemek etrafında kurulan sosyal oyunu izliyoruz. Daha doğrusu, yemek konusu etrafında açığa çıkan kibri, hasedi, alınganlığı, stratejik haksızlığı, küçümsemeyi, öfkeyi ve savunmaları görüyoruz. Kısa bir cümleyle söylersek: programda yemeği algılamıyor, haksızlığı ve nezaketsizliği algılıyoruz.

Yemeğin Tadını Bilmiyoruz

Seyirci yemeği tadamıyorsa, yarışmanın asıl dramatik malzemesi gerçekten yemek olabilir mi? Seyirci, bir yarışmacının “tuzu az olmuş” dediğinde haklı olup olmadığını bilemez; ama bu sözü hangi yüz ifadesiyle, hangi ses tonuyla, hangi ima ile söylediğini görür. Etin gerçekten pişip pişmediğini anlayamaz; ama düşük puanın hangi gerekçelerle meşrulaştırıldığını, eleştirinin nerede yemeği aşıp kişiliğe, görgüye ya da ev sahibinin emeğine yöneldiğini fark eder. Programın seyir başarısı da lezzetten çok bu davranışlara dayanıyor. Yarışmacılar yemek üzerinden konuşuyor gibi yapıyorlar; fakat çoğu zaman birbirlerinin karakterlerini, sosyal konumlarını, temizlik anlayışlarını, görgülerini, ailevi alışkanlıklarını, hatta bazen varoluş tarzlarını yargılıyorlar. Sofra, yemeklerin değerlendirildiği bir masa olmaktan çıkıyor; insanlar arası gerilimin, kırılgan narsisizmin ve statü rekabetinin sahnesi haline geliyor.

Programın tuhaf çekiciliği de burada başlıyor. Pek çok insan programı izlerken huzur bulduğunu değil, gerildiğini, sinirlendiğini, hatta yarışmacılara tahammül etmekte zorlandığını söylüyor, ama yine de ertesi gün aynı ekrana yeniden dönüyor. Çünkü program izleyiciye sakin bir estetik haz sunmuyor; ona sürekli hüküm verme, ayıplama, taraf tutma ve ahlaki pozisyon alma imkânı veriyor. İzleyici yarışmacıları sevdiği için değil, çoğu zaman onlara kızdığı için izliyor. Bu da modern televizyonculuğun iyi bildiği bir hakikattir: Öfke de bağımlılık üretir.

Burada daha derin bir seyir hazzı da vardır. İzleyici ekrandaki kabalığa, haksızlığa ya da ukalalığa bakarken yalnızca rahatsız olmaz; aynı anda kendisini onların karşısında daha ölçülü, daha terbiyeli, daha adil bir yere koyar. “Ben böyle biri değilim” duygusu, sanıldığından güçlü bir seyir motivasyonudur. Program izleyiciye bir ahlaki üstünlük aynası sunar. Üstelik bu ayna güvenli bir mesafeden çalışır: Seyirci kavganın içinde değildir, masada değildir, aşağılanma riski taşımaz; ama başkasının sıkışmasını, mahcup oluşunu, öfkesini ve kendini ele verişini izler. Bu, ilkel ve rahatsız edici bir hazdır. Bir de aralıklı pekiştirme vardır: Her bölümde büyük kavga çıkmaz, her sofrada unutulmaz bir söz söylenmez; ama izleyici “belki bugün olur” beklentisiyle izler. Televizyonun bağımlılık üreten ritmi biraz da bu belirsizlikten beslenir.

Peki bu gerilim neden özellikle sofrada patlar? Çünkü sofra, bizim kültürümüzde yalnızca yemek yenilen bir yer değildir; çatışmaların askıya alındığı, ikramın ve nezaketin korunduğu özel bir yerdir.

Sofrada Patlayan Kavga

Programın asıl cazibesi, kavganın varlığından çok, kavganın olmaması gereken yerde ortaya çıkmasından doğar. Normal şartlarda misafir olarak gidilen bir evde, sofrada böyle konuşulmaz. Ev sahibinin emeği açıkça aşağılanmaz. Mutfak dedektif gibi incelenmez. Masa düzeni kişilik hakkında bir hükme dönüştürülmez. İkram edilen yemeğe herkesin önünde “olmamış”, “yenmez”, “rezalet” gibi sözlerle saldırılmaz. Bizim kültürümüzde sofra, yalnızca yemek yenilen bir yer olarak görülmez; ikramı, mahremiyeti, emeği, nezaketi ve “eline sağlık” cümlesinde özetlenen karşılıklı saygıyı da içinde taşır.

Sofranın bu korunaklı anlamı bozulduğunda, ortaya tuhaf bir seyir gerilimi çıkar. Çatışma sofrada çıktığında dikkat çeker; çünkü orası gerilimin olağan yeri değildir. Ringde kavga beklenir, tartışma programında sert söz beklenir, siyasi polemikte gerilim beklenir. Ama misafirlikte, sofrada, ikramın başında böyle bir hesaplaşma beklenmez. Program, kültürel olarak uygunsuz bu sahneyi tekrar tekrar üretir: İnsanlar aynı masaya birlikte yemek için oturmuş görünür; fakat kısa sürede birbirini sınamaya, açığını yakalamaya ve sonunda puanla cezalandırmaya başlarlar.

Bir bakıma burada fiziksel olmayan bir dövüş tertiplenir. Horoz dövüşü ya da deve güreşi gibi geleneksel seyirlik mücadelelerde gerilim, canlıların karşı karşıya getirilmesinden doğar. Bu programda ise fiziksel mücadele yoktur; ama sembolik bir dövüş vardır. Sofra ringe, yemek bahaneye, puanlama ise darbenin sayısal karşılığına dönüşür. Yarışmacılar birbirlerine yumruk atmazlar; sözle, imayla, alayla, düşük puanla ve küçümseyici bakışla birbirlerini yaralarlar. Seyirci de bu sembolik dövüşü hem ayıplayarak hem merak ederek izler.

Adil Olursan Kaybedersin

Yarışmanın puanlama sistemi bu davranışlara zemin hazırlamakla kalmaz; onları belli ölçüde teşvik eder. Burada klasik anlamda basit bir yemek değerlendirmesi yoktur. Yarışmacı, rakibine yüksek puan verdiğinde onun kazanma ihtimalini artırır. Düşük puan verdiğinde ise kendi göreli avantajını korur. Yarışmacı böylece adil olmak ile kazanmak arasında sıkışır. Adil davranış ahlaken doğru, stratejik olarak risklidir. Düşük puan ise stratejik olarak avantajlı, ahlaken savunulması zor bir davranıştır.

Bu yapı, klasik oyun teorisinde “mahkûmun ikilemi” diye bilinen durumu hatırlatan bir sosyal çıkmaz üretir. Eğer herkes adil puan verse, en iyi sofra, en iyi yemek ve en iyi misafirperverlik öne çıkabilir. Ama herkes rakibinin de strateji yapacağını varsaydığında düşük puan vermek rasyonel görünmeye başlar. Sonuçta ortaya çıkan şey, adaletin değil güvensizliğin dengesi olur. Yarışmacılar yalnızca yemeği değil, birbirlerinin niyetini de puanlar. “O bana düşük verir”, “bana haksızlık yaptı”, “strateji yapıyor”, “beni kıskanıyor” gibi cümleler yemek değerlendirmesinin yerini alır.

Fakat bu oyunu daha karmaşık hale getiren önemli bir unsur var: Zuhal Topal da puan veriyor ve bu puanlar son gün açıklanıyor. Bu nedenle yarışmacının hesabı yalnızca rakibini aşağı çekmekten ibaret değildir. Rakibe haksız ve kaba biçimde düşük puan veren kişi, sunucunun gözünde adaletsiz, sevimsiz, empatisiz ya da kötü niyetli görünme riskini de alır. Yani düşük puanın kısa vadeli kârı, kötü görünmenin uzun vadeli zararına dönüşebilir.

Ne var ki birçok yarışmacı bu ikinci düzeyi yeterince hesaba katmıyor gibidir. Yarışmacılar genelde sertliği dürüstlükle, kabalığı açık sözlülükle, stratejik düşük puanı objektif değerlendirmeyle karıştırır. Kendi haksızlığını haksızlık olarak görmez; onu “ben doğruyu söylüyorum” cümlesiyle süsler. Oysa izleyici ve sunucu çoğu zaman bu süslemenin altındaki hesabı sezer.

Peki yarışmacılar bu çıkmazın içinde nasıl bir ruh haliyle düşük puan verir? Asıl psikolojik sahne burada açılır.

Düşük Puanın Psikolojisi

Programın psikolojik açıdan ilginç tarafı, düşük puanın yalnızca sayısal bir tercih olarak kalmamasıdır. Yarışmacı düşük puan verdiğinde, aynı zamanda o puanı anlatmak, savunmak ve ahlaki bakımdan savunulabilir hale getirmek zorundadır. Çünkü kimse kendisini açıkça “rakibimi geriye düşürmek için düşük verdim” diye sunmak istemez. Böylece puanın etrafında küçük bir gerekçeler dünyası kurulur. Yemek “biraz tuzsuz” olur, servis “biraz geç” gelir, masa “tam olmamış” sayılır, ev sahibinin enerjisi “misafirperverlikten uzak” bulunur. Bazen izleyicide şu izlenim doğar: Puan önce verilmiş, gerekçe sonra bulunmuştur.

Bu gerekçe üretimi yalnızca bilinçli bir oyun değildir; çoğu zaman kişinin kendisini de ikna etme çabasıdır. İnsan kendi haksızlığını kabul etmekte zorlanır. Bunun yerine kendisini “adil eleştirmen”, karşısındakini ise “strateji yapan”, “abartan”, “kıskanan” ya da “hak etmeyen” biri olarak konumlandırır. Kendi hırsı başkasının hırsı gibi, kendi kıskançlığı başkasının kıskançlığı gibi, kendi adaletsizliği başkasının oyunbazlığı gibi görünmeye başlar. Sofrada dönen tartışmaların çoğunda bu ayna oyunu vardır: Herkes ötekini strateji yapmakla suçlar, ama kendi stratejisini hakkaniyet diye anlatır.

Bu sırada değersizleştirme neredeyse ortak bir dile dönüşür. Rakibin emeğini küçültmek, yemeğini sıradanlaştırmak, masasını beğenmemek, ev sahipliğini yetersiz bulmak, kişinin kendi konumunu yükseltme aracına dönüşür. Bazı yarışmacılarda “benim sofram kusursuzdu, herkes beni kıskandı” tavrı belirginleşir. Burada klinik bir teşhis aramaktan ziyade, toplumsal bir davranış örüntüsünü görmek gerekir: ekranda kırılgan bir özsaygının, narsisistik bir öz-sunumun ve statü kaygısının gündelik biçimleri belirir. Ev, mutfak, masa, tabak, kıyafet, konuşma biçimi ve sosyal sermaye sürekli karşılaştırılır. Yemek yarışması gibi görünen şey, kısa sürede “kim daha görgülü”, “kim daha karizmatik”, “kim daha iddialı”, “kim daha baskın” sorularının dolaştığı bir sosyal karşılaştırma sahasına dönüşür.

Peki bu sistemin dışında duran, en azından ona içeriden sınır koymaya çalışan biri var mı? Bu soru bizi sunucunun konumuna getirir.

Sunucunun Sabrı, Formatın İştahı

Burada Zuhal Topal’ın kişisel konumunu program formatından ayırmak gerekir. Zuhal Hanım’ın ekran kişiliği, başka programlardan da bildiğimiz üzere, çoğu zaman olgun, merhametli, nazik ve dengeleyici bir çizgi taşır. Yemekteyiz’de de yarışmacıların kaba, adaletsiz ya da ölçüsüz tavırları karşısında rahatsız olduğu, zaman zaman sabrının zorlandığı görülüyor. Bazen bir yarışmacı başka birinin emeğini açıkça küçümsediğinde, bazen düşük puan apaçık bir hesaplaşmaya dönüştüğünde, bazen de sofradaki sözler artık eleştiri sınırını aşıp incitici sınıra yaklaştığında, onun yüzünde ve sesinde belirgin bir duraksama ortaya çıkıyor. Zuhal Hanım o anlarda programı yöneten kişi olmanın ötesine geçiyor; masaya yeniden bir nezaket ölçüsü getirmeye çalışıyor. Fakat formatın kendisi, bu dengeleyici çabayı sürekli zorlayan bir rekabet düzeni kuruyor. Zuhal Hanım programın akışını sürdürmek, yarışmanın kurallarını işletmek ve dramatik ritmi korumak zorundadır, ama onun sofra adabının, emeğe saygının ve ölçülü konuşmanın tamamen kaybolmasına razı olmadığını da görüyoruz. Bu nedenle Zuhal Hanım program içinde ikircikli bir konumda kalıyor: Bir eliyle yarışmanın çarkını döndürürken, diğer eliyle o çarkın insanları fazla öğütmesini engellemeye çalışıyor.

Sonuç: Birbirimizi Yemek

Bu programı kötü örnek haline getiren şey, yalnızca yarışmacıların zaman zaman kaba davranması değildir. Daha ciddi mesele, kabalığın, ukalalığın, kibrin, çokbilmişliğin, başkasını küçümsemenin ve aşağılayıcı sözün ekranda görünürlük getiren bir performansa dönüşmesidir. İnsanlar daha iyi yemek yaparak değil, daha çok konuşarak, daha sert eleştirerek, daha acımasız puan vererek ve rakibini daha açık biçimde değersizleştirerek öne çıkabileceklerini düşünebilirler.

Meseleyi yalnızca bir televizyon programının formatından ibaret göremeyiz. Program, daha geniş bir “çağ ruhunun” küçük bir sofra modeli gibi çalışyor: Günümüz rekabet kültürü insana sürekli şunu fısıldar: Kendini göster, geri kalma, öne çık, başkasından daha zeki, daha hazırcevap, daha baskın görün. Böyle bir iklimde nezaket kolayca zayıflık, ölçü kararsızlık, hakkaniyet ise stratejik saflık gibi algılanabilir. Yemekteyiz’in sofrasında da buna benzer bir mantık işliyor. Yarışmacı, rakibinin emeğini takdir ettiğinde “fazla iyi niyetli” sayılabilir; acımasızca eleştirdiğinde ise “oyunu bilen” biri gibi algılanabilir.

Bu tavırlar programdan dışarıya yayıldığında, insanı başkasının emeğini gören ve takdir eden, ötekinin varlığını hesaba katan bir kişi olmaktan uzaklaştırır; onu kendi çıkarına ve görünürlüğüne kapanmış bir bireye doğru iter. Herkes aynı masadadır; ama kimse gerçekten birlikte değildir. Herkes birbirinin emeğinden istifade eder; fakat aynı anda o emeği değersizleştirerek kendi avantajını artırmaya çalışır.

Yazının başlığındaki kelime oyunu da burada yalnızca espri olmaktan çıkar. Programın adında “Yemekteyiz” deniyor; fakat çoğu zaman yarışmacılar gerçekten yemek yemekten çok, birbirlerini yiyorlar. Sofra, birlikte yemekten çok, birbirini eksiltmenin sahnesine dönüşüyor. Yarışmacılar rakiplerini puanla, sözle, imayla, bakışla ve küçümsemeyle tüketiyor. İzleyici de bundan rahatsız oluyor; fakat bu rahatsızlık seyri durdurmuyor. Aksine, izleyiciyi her yeni sofrada aynı soruya geri çağırıyor: İnsanlar bu kez birbirlerine karşı ne kadar ileri gidecek?

Belki de programın reyting başarısı burada yatıyor: Bize sevdiğimiz insanları değil, olmak istemediğimiz insanları izletiyor. Fakat bir toplum, olmak istemediği insan tipini yeterince uzun süre izlediğinde, bir süre sonra onu yalnızca ayıplamakla kalmaz; onun nasıl kazandığını, nasıl ünlü olduğunu, nasıl dikkat çektiğini de öğrenir. Böylece nezaket, yavaş yavaş hayatı güzelleştiren bir erdem olmaktan çıkar; kaybedenlerin diliymiş gibi algılanmaya başlar.

Yemekteyiz’in asıl düşündürücü tarafı budur. Bize yalnızca bir televizyon formatını değil, görünür olmak için nezaketten vazgeçmeye ne kadar hazır hale geldiğimizi de gösteriyor.

Visited 1 times, 1 visit(s) today

Close