SiyasetSiyaset SosyolojisiTarih

“Devleti Kurtarmak”tan “Devletsizleşme”ye: Türk Milliyetçiliğinin Sahici İmtihanı

Bir milletin tarihinde, o milleti var edecek olan kavramların henüz ete kemiğe bürünmediği ama ruhun bütün ağırlığıyla sahaya indiği kırılma anları yaşanır. Bu anlar, kelimelerin sözlük anlamlarından ziyade, taşıdıkları varoluşsal çığlıkla anlam bulduğu zamanlardır. Anadolu’nun o kan revan içindeki uyanış vakti olan Milli Mücadele tam da böyle bir sıçramaya denk düşer. Kuva-yı Milliye, Hakimiyet-i Milliye veya İrade-i Milliye gibi terimler, masa başında hazırlanmış akademik bir manifestonun değil, ölümle burun buruna gelmiş bir halkın yaşama iradesinin dışavurumuydu. Yüzlerce yıllık koca bir imparatorluğun gölgesinde yeşertilen İttihad-ı Anasır ve İttihad-ı İslam rüyaları, acımasız bir gerçeklik duvarına çarpıp paramparça olduğunda, geriye en yalın, en kanlı ve en çıplak hakikat kalmıştı: Sığınılacak son kale, Türk’ün bizzat kendi varlığıydı.

Ancak bu muazzam varoluşsal direncin üzerinden bir asır geçtikten sonra, bugünün manzarasını felsefi bir neşterle yardığımızda karşımıza çıkan tablo oldukça sarsıcıdır. Merhum büyüğümüz Durmuş Hocaoğlu’nun 2003 yılı Siyaset Ekseni’nde verdiği mülakatta o can yakıcı tespiti, zihinsel konfor alanlarımızı tarumar etmeye devam ediyor: Bizim milliyetçiliğimiz, aradan geçen onca zamana rağmen henüz rüştünü ispat edememiş, ergenlik çağının o tepkisel, kırılgan ve hezeyanlı sınırlarını aşıp kurucu bir olgunluğa erişememiştir. Neden erişememiştir? Çünkü bizim milliyetçilik tasavvurumuz, Batılı muadilleri gibi steril kurucu laboratuvarlarda üretilmedi. Batı’nın milliyetçilik serüveni, sanayi devriminin çarkları arasında yeni bir ekonomik ve siyasal düzenin inşası için tasarlanmış bir mühendislik projesiydi. Alman, Fransız veya İtalyan kimlikleri, bizzat devlet mekanizmasının planlı ve metodik modernleşme hamleleriyle, adeta yukarıdan aşağıya doğru şekillendirildi. Orada millet, önceden tasarlanmış bir devletin tabii ve homojen bir sonucuydu.

Bizdeki hikaye ise bunun tam zıddı bir istikamette ilerledi desek yanlış bir gözlemde bulunmuş olmayız. Türk milliyetçiliği, bir ulus-devlet kurma hevesinden ziyade, her taraftan saldıran çakalların dişlediği ihtiyar bir aslanı, yani çatırdamakta olan Osmanlı’yı kurtarma güdüsüyle tarih sahnesine fırlatıldı. Bu derin fark, yakından bakıldığında kelimelerin köklerinde bile kendini ele vermektedir. Batı dillerindeki devlet kavramı, Latince status kökünden gelir. Durumu, duruşu, sabitliği ve statükoyu ifade eder. Devlet, o topraklarda üzerine çıkılamaz, aşılamaz, soğuk ve mekanik bir yapıdır. Hegelci tabirle konuşacak olursak Tanrının yeryüzündeki gölgesidir. Oysa bizim dilimizde ve hafızamızdaki devlet kavramı, Arapça kökeni itibarıyla elden ele dolaşan, dönen, devreden bir kudreti, bir talih döngüsünü, sırası geleni ve yaşayan bir nizamı ifade eder. Batılı status kelime kökeni itibariyle dondurur, bizim devletimiz ise hareket eder, nefes alır, bir medeniyet kubbesi olarak toplumu, daha doğrusu milleti sarıp sarmalar. Hal böyleyken, bizim milliyetçiliğimiz modern anlamda sıfırdan sentetik bir toplum kurmak için değil, tahrip edilen o medeniyet omurgasını, tükenen bir varlığı yangın yerinden kurtarmak için harekete geçti. Buna Serv Sendromu diğebilir miyiz? Deriz ve hala bu mevcudiyetini korumaktadır. Doğuşundaki o reaktif, savunmacı ve yaralı tavır, acı bir kaybedişin travmatik arka planında mayalandı.

Bir enkazın içinden kurtarılan son taşı, alelacele yeni bir duvarın temeline koyma refleksi, o an için hayat kurtarıcıydı. Ancak mesele, bu geçici refleksin zamanla kalıcı bir karakter özelliği haline gelmesidir. Geniş ve coşkulu bir duygu havzası inşa edilmesine rağmen, bu dalgalanan hissiyat bir türlü derinlikli, serinkanlı ve inşa edici bir fikri çerçeveye dönüşemedi. Tepkiselliğin kronikleşmesi, iç sesin desibelini artırırken, iç aklın örgütlenme yeteneğini felç etti. Türk milliyetçiliğinin bugün yüzleşmekten en çok kaçındığı temel kriz noktası da burasıdır. Daha farklı bir şekilde ifade edecek olursak iyi kötü devlet faslı hallolsa da millet faslı af buyurun güdük kaldı ve devlet milleti ile hala layıkıyla bir araya getirilemedi.

Fikri alandaki bu kısırlık ve gecikme, sadece dünyadaki teorik literatürün gerisinde kalmakla sınırlı değildi ya da bir tek bununla açıklanabilecek bir sorun değil. Milliyetçilik üzerine üretilmiş temel metinlerin dilimize aktarılmasındaki yavaşlık, bireysel parlamaların sistemli bir ekole dönüşmesini engelledi ve dünya bambaşka bir faza geçerken zihinsel zeminimiz adeta patinaj yaptı. Bu sığlık, Cumhuriyet’in kuruluş felsefesindeki devasa bir sapmayı da doğru okumamıza mani oldu. Cumhuriyet, inkilapçılığın (ilke olarak değil bir dünya tasavvuru olarak dönemin ruhunu temsilen) ve Batılılaşmak adı altında güvenlikçi politikaların etkisiyle (kabul etmek gerekir ki bir yerde de bunlar zorunluluktu) toplumsal hayatın merkezinden söküp attığı dinin arkasında bıraktığı o devasa kutsallık boşluğunu, seküler ve etnik bir nasyonalizmle doldurmaya yeltendi. Kurtarmak parolasıyla yola çıkan bir irade, bilincinde olmadan yeni fay hatları yaratmak, yani bölmek zorunda kaldı ve bugün hala bedelini ödediğimiz meselelerin toplumsal psikolojik zemini bizzat bu modernist diyebileceğimiz toplum mühendisliği eliyle atıldı.

İşte tam bu düşünsel kavşakta, zihnimizi sarsacak o kaçınılmaz soruyu sormanın vakti gelmiştir. Bizim devleti kurtarmak derken kastettiğimiz o devlet gerçekte nedir? Eğer zihnimizin arka planında yatan mefhum, Batı’nın o toplumu tepeden tırnağa standardize eden, seküler ve rasyonel aklın soğuk bir ürünü olan modern ulus-devlet aygıtıysa, şunu dürüstçe itiraf etmeliyiz ki biz tarih boyunca böyle bir devlete tam manasıyla ne sahip olduk ne de ona uyum sağlayabildik. Bizim bilinçaltımızdaki devlet tasarımı her zaman Osmanlı sürekliliğinde kendini açığa vuran bir siyasal organizasyondur. Burada Osmanlı gerçekliğini inkar etmenin pek bir manası olmadığı görüşünü paylaşmakla beraber, tarihi tecrübeyi bütün karmaşası, olumsuzlukları, kendi iç çatışmaları ve kavgalarıyla da sahiplenilmesi gerektiği kanaatindeyiz. Ancak bu yolla sadece devlet değil milleti de ilgilendiren tartışmaları gözlemleyebilir ve bu tecrübe ile çözüm yollarını arayabiliriz. İnkara dayalı hiçbir siyasalın kimseye bir şey kazandırmadığı da yine tarihi tecrübe ile sabittir. Devletten kastımız sadece bir bürokratik mekanizma değilse ve hele günümüz değişen dünyasında burada işaret ettiğimiz soruna çözüm arıyorsak adaleti ve biraradalığı sağlayan kutsal bir medeniyet anlayışını birini diğerine yeğ görmeden tarihi birikimimiz içerisinden inşa edeceğiz. Bu ince ayrımı pas geçtiğimiz müddetçe, bugünün güdük ve sığ yargı şablonlarıyla geçmişin o engin ruhunu yargılama hatasına düşmeye devam edeceğiz.

Paradoksun en can alıcı noktası ise bugünün dünyasında bizi bekliyor. Dün bütün mesaisini devleti kurtarmak üzerine kuran o milliyetçi refleks, bugün liberal hegemonya altında küreselleşme denen canavarın adeta bir asit gibi devlet sınırlarını erittiği, bizzat devlet mefhumunu buharlaştırması karşısında ne söyleyecektir? Dijital ağların yeryüzünü damar damar sardığı, yapay zekanın kararları dikte ettiği, küresel finans oligarşilerinin ve devasa teknoloji tekelcilerinin devletlerin o egemenlik ve yetki alanlarını sessizce ama acımasızca işgal ettiği bir devirdeyiz. Egemenlik artık başkentlerin meclis binalarında değil, sunucu tarlalarında, veri merkezlerinde, algoritmaların karanlık odalarında yeniden tanımlanıyor. Dün, elde kalan son kaleyi savunmak için siper kazan milliyetçi ruh, bugün etrafına baktığında o kalenin fiziksel olarak ortadan kaldırıldığı, duvarların dijital ve ekonomik akışlarla paramparça edildiği bir dönemin tam ortasında duruyor.

Artık uyanmamız gereken yalın hakikat, sadece devleti kurtarma girişimi olarak görülemez. Sınırların şeffaflaştığı, egemenlik haklarının bulut sunuculara devredildiği, devletin sürekli bir şekilde işlevsizleştirilmeye çalışıldığı bir evrede devleti milletin hizmetine sunmak, onun ruhunu, hafazasını ve varlığını koruyacak şekilde yeniden düzenlenmesini ve organizasyonunu gündemin merkezine taşımaktır. Bu devasa meydan okumaya, tribünlere oynayan hamasi sloganlarla, eski ezberlerin tekrarıyla veya tepkisel bir içe kapanmayla cevap verilemez. Bize gereken, geçmişin küllerini eşelemek değil, o küllerin altındaki asıl közü bulup, onu derinlikli bir felsefi ufukla yeniden harlamaktır.

Eğer bu zihinsel sıçramayı gerçekleştiremezsek, milliyetçilik, geçmişin şanlı hatıralarına sığınarak avunan, geleceğin ağırlığını omuzlamaktan aciz, sürekli bir ergenlik duyarlılığının dar koridorlarında hapsolup kalacaktır. Bugünün milliyetçisi, eski dünyanın haritalarına bakarak yeni dünyanın denizlerinde yol alınamayacağını idrak etmek zorundadır. Devletin eridiği, kurumların silikleştiği bu kaotik çağda milleti korumak, yalnızca bir siyasi manevra veya güvenlik politikası meselesi değildir. Bu, evrensel bir çözülüşün ortasında, insanın haysiyetini ve toplumun mayasını koruyacak yeni bir medeniyet tasavvurunu, yeni bir adalet nizamını sıfırdan kurma cesaretidir.

İşte bu cesaret, bizim neslimizin bugüne kadar ertelediği, görmezden geldiği ve artık kaçışı olmayan en sahici, en büyük imtihanıdır.

Visited 42 times, 1 visit(s) today

Close