Kerem ile Aslı hikâyesini bilirsiniz. İsfahan şahının oğlu Kerem, babasının hazinedarı olan Ermeni keşişin kızı Aslı’ya âşık olur. Keşiş, din ayrılığını öne sürerek kızını ona vermek istemez; hileyle mühlet kazanır, ardından karısını ve kızını alıp gizlice şehirden kaçar. Bunun üzerine Kerem sazını eline alır, sadık arkadaşı Sofu ile birlikte şehir şehir onların izini sürer. Dağlara, yollara, turnalara, karşılaştığı insanlara seslenerek Aslı’nın izini arar. Uzun kovalamacanın sonunda Kayseri’ye kadar gelir. Burada Aslı’nın annesinin diş çektiğini öğrenince, diş ağrısı bahanesiyle eve girer. Dişi çekileceği zaman Aslı’nın dizine yatar. Onu daha çok görebilmek için onun kucağında otuz iki dişini de çektirir. Sonunda, Halep Paşasının araya girip keşişi sıkıştırmasıyla nikâh kıyılır; ama Aslı’ya giydirilen sihirli gömleğin düğmeleri açılmaz. Kerem bir “Ah!” çeker, yanar, kül olur. Aslı onun küllerini saçıyla süpürürken o da tutuşur ve yanar. İkisinin külleri birbirine karışır. [1]
Yüzyıllardır bu hikâyeyi büyük bir aşk olarak dinliyoruz, anlatıyoruz. Ama bugün biraz daha eleştirel okunduğunda rahatsız edici bir yapı da açığa çıkıyor. Bu rahatsızlık, hikâyeyi anakronik bir akıl yürütmeyle mahkûm etme isteğinden değil, hikâyenin bugün hâlâ işleyen bir kültürel kodun arkeolojik katmanı olduğunu fark etmekten kaynaklanıyor. Kerem ile Aslı’yı müzeye kaldırıp “bizim güzel aşk destanımız” demek kolay. Zor olan, bu destanın bugünkü ilişkilere ne miras bıraktığını sormak.
Babadan varlıklı, zamanı bol
Peki bu hikâyenin erkek kahramanı Kerem, nasıl biridir? Kerem’in profiline bir bakalım.
Varlıklı ve nüfuzlu bir çevreden gelir. Para derdi yoktur. Kariyer kaygısı yoktur. Hayatın zorlayıcı gerçekliklerinden büyük ölçüde korunmuş gibidir. Bu yüzden, hayatta başka alanlarda sınanmamış bir enerjiyi tek bir hedefe yönlendirir: Aslı’yı elde etmek. Bu, aşk kadar, hayatın başka mecburiyetlerinden korunmuş olmanın da ürünüdür. Kerem, büyük sorunlarla sarsılmamış hayatının bütün boşluğunu bir aşkla doldurmaya çalışır.
Bugün de benzer bir örüntüyle karşılaşıyoruz. Maddi güvencesi olan, zamanı bol, sorumluluğu az bir adam, bütün dikkatini bir kadına kilitlediğinde ne olur? Sosyal medyada her paylaşımını takip eder, her fotoğrafına yorum bırakır. DM’den sabah mesajı atar, akşam mesajı atar, cevap gelmezse “iyi misin” diye yazar. Ortak tanıdıkları aracılığıyla nerede olduğunu öğrenir. Tanıdıklarını araya sokar, hediye gönderir. Bütün bunları yaparken kendini “seven adam” olarak görür; çünkü emek harcamaktadır, çünkü fedakârlık yapmaktadır, çünkü vazgeçmemektedir. Kerem’in sazla il il dolaşması ile bugünkü adamın telefonla gece gündüz takip etmesi arasındaki fark, yalnızca teknolojiktir.
Fakat Keremlerin bu takibinde eksik olan bir şey vardır: Aslıların ne düşündüğü.
Şiirlerde Aslı yok!
Kerem hikâye boyunca yüzlerce şiir söyler. Bu şiirlerde ne kadar yandığından, ne kadar acı çektiğinden dem vurur; Aslı’nın saçını, gözünü, kaşını, yanağını anlatır. Ama dikkat edilince şu görülür: Şiirlerin hiçbirinde Aslı’nın şahsiyetine dair bir şey yoktur. Aslı ne düşünür, neden korkar, neyi sever, neye güler, nasıl bir insandır? Bunlardan hiçbiri Kerem’in ilgi alanına girmez. Aslı, Kerem’in şiirlerinde bir kişi değil, bir yüzeydir. Üzerine arzu yansıtılan bir perdedir adeta.
Daha da çarpıcı olan şudur: Kerem sürekli ne kadar sevdiğini anlatır ama Aslı’nın onu sevip sevmediğine hiç değinmez. Mesela “Acep o da beni sever mi?” diye sormaz. Çünkü cevabın bir önemi yoktur onun için. Aşk, Kerem’in kendi deneyimidir; Aslı o deneyimin sahnesidir. “Seni seviyorum” cümlesindeki asıl vurgu “seni” üzerinde değil, “seviyorum” üzerindedir; yani öznenin kendi duygu durumunda.
Bu, psikodinamik olarak narsisistik nesne ilişkisinin edebî bir örneğidir.[2] Karşıdaki insan, kendi başına bir özne olarak değil, kişinin kendi duygusunu büyüten ve ona geri yansıtan bir ayna gibi kullanılmaktadır. Heinz Kohut’un sözünü ettiği ayna aktarımına yakındır bu durum: Kişi, karşısındakinden sevgi görmekten çok, kendi değerinin doğrulanmasını bekler. Bu durumda Aslı’nın işlevi, Kerem’in aşkını karşılıklı bir ilişkiye dönüştürmekten çok, onun kendi duygusal büyüklüğünü teyit eden bir yansıtıcı yüzeye dönüşmektir.
Peki anlatı bu tek taraflılığı nasıl çizer? Anlatıda bu tek taraflılık bir eksiklik olarak işaretlenmez, aksine aşkın saflığının kanıtı olarak sunulur. Üstelik bu tek taraflılık yalnızca Aslı’yı ihmal etmekle kalmaz; Aslı’nın ne istediğinin belirsiz kaldığı her yerde baskı üretmeye de başlar. Sanki karşılık beklememek erdemdir. Oysa karşılık beklememek ile karşı tarafın ne hissettiğini önemsememek çok farklı şeylerdir. Birincisi alçakgönüllülüktür, ikincisi ötekinin öznelliğini yok sayan bencil bir körlük.
Karşısındaki insanı kendi duygusunun aynasına çeviren bu görmeyiş, bir noktadan sonra yalnızca körlük olarak kalmaz; baskı da üretir.
Dolaylı Duygusal Baskı
Kerem ne tehdit eder ne şiddet uygular. Saz çalar, ağlar, dua eder, acı çeker. Ama sonuç aynıdır: Aslı’nın “hayır” diyebileceği bir alan kalmaz. Çünkü karşısındaki adam kendini yok eder ve bu yok oluşun sorumluluğu dolaylı olarak ona yüklenir.
Bu yazı bağlamında buna “dolaylı duygusal baskı” denebilir.[3] Klasik tehditte denklem bellidir: “Şunu yapmazsan şu olur.” Burada ise kişi denklemi kendine yönelterek tersine çevirir: “Ben zaten yok oluyorum, bak gör.” Baskının nesnesi doğrudan öteki değildir; ama ortaya çıkan duygusal etki aynıdır: öteki, failin yıkımının sorumluluğunu taşımak zorunda kalır.
Bu mekanizmayı anlamak için kültürel bir koda bakmak gerekir. Ferhat dağı deler, Mecnun çöle düşer, Kerem dişlerini söktürür. Her birinde acı, sevginin ölçüsüne çevrilir; çekilen çile büyüdükçe aşkın da büyüdüğü varsayılır. Kerem’in Aslı’nın kucağında sağlam dişlerini çektirmesi, bu kodun en çarpıcı sahnelerinden biridir: sözle değil bedenle, “Bak senin için ne yapıyorum” der. Bu, aşkın ispatı değil, acının performansıdır.[4]
İşte bu performans ötekine çifte bir sorumluluk yükler. Bir yandan “otuz iki diş çektiren adamı reddetmek vicdansızlıktır” baskısı vardır; diğer yandan “sensiz yaşayamam” retoriğiyle oluşan dolaylı tehdit. Kapıda bekleme, ağlayarak yalvarma, yemek yemeyi bırakma, uykusuz kaldığını gösterme, kilo verme… Bunların hiçbirinde doğrudan bir şiddet yoktur; ama hepsinde aynı mekanizma işler: kendi acısını, ötekinin hareket alanını daraltmanın aracına dönüştürme. Çevre bunu çoğu zaman “aşkından eriyor” diye romantize eder, tıpkı hikâyenin Kerem’i kahramanlaştırması gibi.
Buradaki mesele, baskının dolaylı işlemesidir. Kerem muhtemelen manipülasyon yapmaz, ama yapının kendisi manipülatiftir. Niyet ile etki arasındaki bu yarık, yakın ilişkilerin en tanıdık kör noktasıdır: “Ama ben onu üzmek istemedim ki” diyen kişi, etkiyi niyetle aklamaya çalışır. Dolaylı duygusal baskı bu aralıkta işler; niyetin masumiyeti, yapının zorlayıcılığını örten bir perdeye dönüşür. Beden üzerinden kurulan bu baskıya itiraz etmek güçleşir çünkü şiddetin yönü içe dönük görünür. Karşıdaki kişi hem suçlu, hem tanık, hem kurtarıcı pozisyonuna itilir. Reddetme hakkı, erkeğin çektiği acının büyüklüğüyle orantılı olarak küçülür. Böylece fiziksel acı dolaylı bir zorlama aracına dönüşür; sağlıklı ve karşılıklı saygıya dayalı ilişkiler “yavan” bulunurken, acı dolu ve toksik ilişkiler “tutkulu” olarak etiketlenir.
Sessizlik rıza mıdır?
Hikâyede en çok rahatsız eden şeylerden biri, Aslı’nın rızasının nasıl kurgulandığıdır. Aslı, hikâyenin çoğu varyantında Kerem’i tanıdığı hâlde ilgisiz davranır. Kerem dua eder: “Ya Rabbim, benim aşkımın üçte birini o kıza ver de onun için çektiklerimi anlasın.” Duası kabul olur; Aslı’nın sevgisi ilahi müdahaleyle, Kerem’in talebi üzerine oluşturulur. Aslı’nın kendi arzusu, kendi tercihi yoktur. Sevgisi bile başkasının talebiyle yaratılmıştır.[5]
Hayatının her aşamasında erkek otoriteler onun adına karar verir. Babası onu kaçırır. Halep Paşası nikâhı zorla kabul ettirir. Kerem duayla sevgisini “yaratır”. Düğün gecesinde babası sihirli gömleğiyle bedenini kontrol eder. Aslı, iki erkek arasında el değiştiren bir nesnedir: birinin mülkiyetinden diğerinin takıntısına geçer.
Sihirli gömleğin açılmayan düğmeleri, babanın, kızının bedeni üzerindeki denetiminin nikâhtan sonra bile sürdüğünü düşündüren bir sembol gibi okunabilir.[5] Ama anlatı, kadının hapsolmuşluğunu değil, erkeğin ulaşamamışlığını trajik bulur. Odak Kerem’in çaresizliğindedir; Aslı’nın esaretinde değil.
Bugün de benzer bir yapı işliyor. “Hayır dememek, evet demek değildir” düşüncesi artık daha görünür hale gelmiş olsa da, kültürel pratikte hâlâ “açıkça hayır demedi ki” diye düşünenler vardır. Kadının açık reddini duymamak, sessizliğini kabul saymak, isteksizliğini utangaçlık diye yorumlamak… Bunlar, Kerem ile Aslı’nın anlatı yapısının gündelik hayattaki izdüşümleridir.
Bu anlatı yapısı geçmişte kalmış değildir; bugün de başka araçlarla, başka şekillerde yaşamayı sürdürmektedir.
Bugünün Kerem’leri
Bugünün Kerem’i saz çalmaz ama Instagram’da her gece story atar, dolaylı mesajlar bırakır, şarkı paylaşıp “Bu şarkı sana” yazar. Kadının hesabını takipten çıkarır, sonra yeniden takip eder; ortak arkadaşlardan bilgi alır, kadının gittiği mekânlarda “tesadüfen” belirir. Ve bütün bunları yapan erkek kendini Kerem gibi görür: fedakâr, sabırlı, kararlı, büyük aşkın peşindeki adam.
Bugünün Kerem’i babadan varlıklı olmak zorunda değildir; asıl mesele, takıntısını besleyecek zaman ve ruhsal boşluğu bulabilmesidir. Hayatındaki öteki anlam kaynakları ya zayıftır ya da askıya alınmıştır; böylece bütün duygusal ve zihinsel enerjisini tek bir hedefe kilitler ve bunun adını “aşk” koyar.
Bugünün Kerem’i de şiirler yazar. Ama bu şiirlerde de karşısındaki kadının bireyselliğine dair bir şey yoktur. Kadın güzeldir, ulaşılmazdır, hayaldir. Kadın bir kişi değil, bir fonksiyondur: Kerem’in duygusal ekonomisinde bir boşluğu doldurmak için vardır.
Ve bugünün Kerem’i de “Sen beni istiyor musun?” diye sormaz: Çünkü bu sorunun cevabı bütün yapıyı çökertir. Eğer cevap “hayır” ise, Kerem’in bütün fedakârlıkları, bütün acıları, bütün ısrarı anlamsızlaşır. Bu yüzden soru sorulmaz. Onun yerine, kendi aşkının büyüklüğü sürekli anlatılır . Tıpkı hikâyedeki Kerem gibi.[6]
Büyük aşk sanılan şey
Başlangıçta da dediğimiz gibi, Kerem ile Aslı’yı “güzel bir aşk hikâyesi” diye anlatmak kolay. Zor olan, bu anlatının hangi ilişki biçimlerini romantikleştirdiğini fark etmek.
Israrın sadakat sayılması, acının sevginin ölçüsü olması, kadının sessizliğinin rıza sayılması, erkeğin kendi yıkımını karşısındakinin üzerine yıkması… Bunlar bir destanın motifleri değil yalnızca; bugün hâlâ işleyen kültürel kodlardır.
Kerem ile Aslı’yı yargılamak değil mesele. O hikâye, doğduğu çağın ürünüdür ve kendi bağlamında okunmalıdır. Ama bir kültürün, erkeğin takıntısını aşk, kadının sessizliğini rıza, öz-yıkımı sadakat olarak kutsayan anlatıları yeniden üretirken, bu anlatıların gerçek hayattaki karşılıklarını, ısrarlı takibi, dolaylı duygusal baskıyı, “sensiz yaşayamam” retoriğini, besleyip beslemediğini sormak zorundayız.
Belki de Kerem ile Aslı’nın bize öğretebileceği en değerli şey, bir aşk hikâyesi olarak sunduğu şey değil; aşk sanılan şeyin anatomisini göstermesidir.
Peki ya Aslı da sazı eline alsaydı?
Son Notlar
[1] Bu yazıda izlenen olay örgüsü, ağırlıklı olarak İsa Öztürk’ün hazırladığı neşre dayanmaktadır. Hikâyenin temel akışını, başlıca duraklarını ve yaygın anlatı çizgisini toplu halde görmek için bkz. İsa Öztürk, Kerem ile Aslı, İstanbul, İş Bankası Kültür Yayınları, 2006.
[2] Buradaki “narsisistik nesne ilişkisi” ve “ayna aktarımı” kullanımı, özellikle Heinz Kohut’un geliştirdiği self psikolojisi çerçevesine yaslanmaktadır. Bu yazıda kavram, karşıdaki kişinin bağımsız bir özne olarak değil, kişinin kendi duygusal önemini yansıtan bir yüzey gibi kullanılmasını anlatmak için kullanılmaktadır.
[3] Buradaki “dolaylı duygusal baskı” ifadesi, yerleşik bir klinik kategori iddiası taşımaz. Bu yazıda, doğrudan tehdit içermese de kişinin kendi yıkımını sahneye sürerek karşı tarafın hareket alanını daraltan ilişki dinamiğini adlandırmak için kullanılmaktadır. Burada mesele failin bilinçli niyeti değil, karşı taraf üzerinde oluşan etkidir. Bu örüntü, manipülasyon ve “duygusal şantaj” tartışmalarıyla akrabadır.
[4] Diş çektirme sahnesi, Kerem ile Aslı anlatısının en çarpıcı ve en çok yorum kaldıran epizotlarından biridir. Yazma ve basma nüsha karşılaştırmaları ile bu sahnenin hikâye içindeki işlevi için bkz. Şükrü Elçin, Kerem ile Aslı Hikâyesi, Ankara, Akçağ Yayınları, 2000; Ali Duymaz, Kerem ile Aslı Hikâyesi Üzerinde Mukayeseli Bir Araştırma, Ankara, Kültür Bakanlığı Yayınları, 2001.
[5] Kerem’in duasıyla Aslı’ya aşk verilmesi motifi ile sihirli gömlek ve açılmayan düğmeler, rıza, karşılıklılık ve kadın öznenin arzusunun nasıl kurulduğu bakımından hikâyenin en kritik düğümlerindendir. Bu iki çizgi hem varyant yapısı içinde hem de feminist okumaya açık sembolik değeri bakımından ayrıca önem taşır. Karşılaştırmalı değerlendirmeler için bkz. Şükrü Elçin, Kerem ile Aslı Hikâyesi, Ankara, Akçağ Yayınları, 2000; Ali Duymaz, Kerem ile Aslı Hikâyesi Üzerinde Mukayeseli Bir Araştırma, Ankara, Kültür Bakanlığı Yayınları, 2001.
[6] Muharrem Kaya’nın hazırladığı metin, tenkitli neşir niteliği taşımamaktadır; buna rağmen hikâyenin yaygın olay örgüsünü ve halk hikâyesi geleneği içindeki temel kalıplarını derli toplu görmek bakımından yardımcı bir kaynak olarak düşünülebilir: Muharrem Kaya, Kerem ile Aslı, İstanbul, İnkılâp Kitabevi, 2014.







Kadının acizligi erkek üstünlüğü kiramadigimiz noktalar..inşallah duzeliir..Teşekkürler Murat Beyazyuz değişik yorumve görüşleriniz için kolay gelsin. başarılar…👏👏🧿
GÜNÜMÜZÜN KEREM’LERİ ARZULARINI ÖYLE HAKLI GÖRÜYORLAR Kİ, BU HAKLILIK ONLARA YAPTIKLARI AŞIRILIKLARI NORMAL GÖZTERİYOR. YÖNETEMEDİKLERİ DUYGULARIN ESİRİ OLARAK BASTIRAMADIKLARI EGOLARININ YÖNETİMİNE GİRİP KARŞILARINDAKİNE VE KENDİLERİNE HAZİN BİR SON YAZIYORLAR. DEDİĞİNİZ GİBİ DEĞİŞEN SADECE TEKNOLOJİ.