Niçin böyle örtmüşler üstümü
Çok muntazam, ki bana hüzün verir
Ağarırken uzak rüzgarlar içinde
Oyuncaklar gibi şehir.
Fazıl Hüsnü Dağlarca / Çocuk ve Allah
Bir çağın ahlâkî seviyesini ölçmek için büyük teorilere ihtiyaç duyulduğunu düşünmüyorum artık. Her ne kadar “insanlık”, kendisini resmî belgeler, hak ve hukuka dair bildirgeler, sivil toplum kuruluşları, simülasyondan öteye geçmeyen protokoller, oran/orantılar, endeksler, rakamlar ve proses anlatıları üzerinden tanımlamaya çok meraklı olsa da modern uygarlığın en güçlü ahlâk iddiasını dillendiren bugünün normatif evreninin samimiyetini, iddiasında olduğu kuvvetini ve hakiki değerini sınayan bir gerçeklik var şu yaşamaya mecbur olduğumuz hayatımızda: Çocukların öldürülmesi.
Bugün gerek coğrafyamızın gerek dünyanın muhtelif yerlerinde tanıklık etmeye mecbur kaldığımız çatışmalar, vicdani muhasebe yapma kabiliyetini henüz yitirmemiş zihinlerde aynı soruyu yankılatıyor: “Çocuklar neden öldürülür?” Çocuğa sadece içinde yaşadığı topluma dair sosyolojik ya da gelişimsel yaş kademesine dair pedagojik bir tanım yükleyemeyiz. O yalnızca bir fert/birey de değildir. Çocuk, bir toplumun henüz gerçekleşmemiş zamanı, o toplumun henüz yazılmamış geleceğinin en müşahhas ihtimalidir. Çocukların öldürülüşünü savaşın trajedisi olarak tanımlamak son kertede yetersiz. Bu, adeta kıyamet alameti nisbetinde görülmesi gereken, tastamam bir medeniyet iddiasının çöküşüdür.
Modern çağ, kendisini, barbarlığa en uzak mesafedeki insanlık aşaması olarak tanımladığı bu meşhur ve bir o kadar da vahim aldatmacayı resmiyetlerle süsleme (kamufle etme) gayretini uluslararası hukuk sistemleri, insan hakları sözleşmeleri ve küresel olduğunu iddia eden kurumlar gibi prosedürel dayanaklarla temellendirmeye çalışıyor. Fakat savaşın ve çatışmanın gerçek sahnesine bakıldığında rahatsız edici bir çelişki ortaya çıkıyor. Bu kadar norm, bu kadar hukuk, bu kadar kurum ve kavram varken en çok da çocuklar hedef alınıyor, öldürülüyorsa söz konusu medeniyet iddiasının çöküşünün yanına bir de derin bir ahlâkî iflası da eklememiz gerekiyor. Ve maalesef bu çöküş ve iflas durumunun bir üst kademesi daha var: Kötülüğün sıradanlaşması.
Hannah Arendt, Eichmann in Jerusalem: A Report on the Banality of Evil adlı eserinde “Kötülüğün Sıradanlığı” (Banalität des Bösen) kavramını tartışır ve içinde bulunduğumuz ahlâkî kırılmayı anlamak açısından da bize son derece açıklayıcı bir çerçeve sunar. Arendt, Nazi Almanyası’nda Yahudilerin sistematik olarak sürgün edilmesi ve imha kamplarına gönderilmesinden sorumlu başlıca bürokratlardan biri olan Adolf Eichmann örneğinden hareketle kötülüğün radikal bir nefretin ya da bir şeytanî bilinçliliğin yanında düşünme yetisinin askıya alınması, sorumluluğun başkalarına devredilmesi ve bireyin kendisini yalnızca bir “görev icracısı” olarak konumlandırmasıyla da mümkün hâle geldiğini ileri sürer. Burada kötülük, olağanüstü, marjinal bir sapkınlık değildir. Gündelik ve sıradan hayatın içinde, bürokratik işleyişin soğuk diliyle normalleşmiş bir eylem biçimidir. Dolayısıyla ister Gazze’de ister Lübnan’da ister Ukrayna’da ister Doğu Türkistan’da, son olarak da İran’da çocukların gerek bombalarla gerekse de sessiz sedasız yapılan soykırım politikalarıyla öldürülmeleri, hayattan koparılmaları ya da asimile edilmeleri sadece “savaşın şiddeti”ne ya da “konjonktürel zorluklar”a dair kısır tespitlerle açıklanamaz; açıklanmamalı da. Bu ölümlerin ve zulümlerin bir “zaiyat”, “operasyonel zorunluluk” ya da “kaçınılmaz sonuç” olarak adlandırılıyor olması bizzat şahit olduğumuz trajedilerin sarsıcılığını daha da arttırır nitelikte. Çünkü bu dil, “öldürme” fiilini ahlâkî bir karar olmaktan çıkarıp teknik bir sürecin parçası hâline getirir. Böylece fâil, kendisini bir katil olarak değil; görevini yerine getiren bir memur ya da mensubu olduğu savaş bürokrasisinin bir çarkı olarak görür. Arendt’in işaret ettiği sıradanlık tam da burada tecessüm eder. Çocukların ölümü, bireysel bir kötülüğün en uç, en marjinal ve en radikal aşırılığı değildir artık. Sistemin olağan işleyişi içinde eriyen, görünmezleşen ve hatta meşrulaştırılabilen bir gerçeklik hâlidir.
Savaşların ya da şöyle dersek daha doğru ve kapsayıcı olacak; zulüm türlerinin resmi dili hiçbir zaman çocukları hedef aldığını kabul etmez. Modern devletler askeri hedeflerden, güvenlik stratejilerinden ve zorunlu operasyonlardan söz eder. Bombardımanlar teknik terimlerle anlatılır; askeri raporlarda “ikincil zarar”, “kaçınılmaz sivil kayıp” gibi ifadeler kullanılır. Neden? Çünkü bu dil, savaşın ahlâkî yüzünü görünmez kılmak için son derece etkilidir. Fakat savaşların ve muhtelif zulümlerin tarihine, seyrine ve stratejik mantığına dikkatle bakıldığında hiçbir şekilde gizlenemeyecek bir gerçek kendisini ele verir: Çocukların öldürülmesi, asla trajik bir yan sonuç ya da kaçınılmaz sivil kayıp değildir. Dile getirilmeyen, itiraf edilmeyen stratejilerin bir parçasıdır. Çünkü bir toplumun istikbâlini, geleceğini, âkıbetini kırmanın, kesmenin en hızlı yolu muhakkak o toplumun çocuklarını hayattan kopartmaktır. Bu nedenle savaşın stratejik mantığı sadece askeri güç dengeleri üzerinden işlemez. Aynı zamanda demografik özellikler de bu dengeyi kuran çok önemli bir kıstas olarak karşımızda duruyor.
Stratejist, güvenlik politikaları uzmanı ya da savaş teorisyeni değilim. Fakat dışarıdan olan bitenin bütününe dair bir temaşada bulunduğumuzda, bir toplum üzerinde hegemonya kurma odaklı tüm tecavüz eylemlerinin ve teşebbüslerinin çocuk ve genç nüfus üzerine yoğunlaşmasının süreç odaklı üç temel izleği olduğunu görebiliriz diye düşünüyorum. Bunların ilki demografik yıkımdır. Bir toplumun özellikle çocuk ve genç nüfusunun ortadan kaldırılması o toplumun uzun vadeli direncini zayıflatacaktır. Tarih kitaplarının bunun örnekleriyle dolu olduğunu hepimiz biliyoruz. İkincisi psikolojik yıkımdır. Çünkü bir toplumun çocuklarını kaybetmesi o toplum için sadece nicel bir kayıp değildir. Psikolojik direnci kıracak kuvvette kolektif bir travma üretir ve toplum hafızasında derin yaralar açar. Üçüncüsü ise toplumun ortak gelecek tasavvuru ve muhayyilesinin kırılmasıdır. Cemiyeti bir arada tutan şeyler sadece ortak geçmiş ve ortak an değildir. Ortak gelecek tasavvurunu asla göz ardı edemeyiz. Geçmiş ve an ekseriyetle destekleyici mahiyetteyken, İbn-i Sina’nın tabiriyle “hiss-i müşterek”i ve toplumsal muhayyileyi tesis eden en önemli zaman algısı ortak bir amaç, murâd ve gâyeyi ihtiva eden gelecek zamana dairdir. Dolayısıyla çocuk ve genç nüfusu hedef alan her yıkım pratiği o toplumun istikbalini iptal etmeye dönük sistematik bir müdahaleden başka bir şey değildir.
Tam burada bizi asıl rahatsız eden ya da en azından etik bir sorumlulukla etmesi gereken soruyu soralım: Eğer hegemonik emelleri, politik kisvelerle edinmiş yönetimlerin başlattığı savaşlar ya da bu yönetimlerin, ötekileştirmek suretiyle kendilerine varoluşsal meşruiyet devşirdikleri toplumları hegemonyaları altına almaya dönük her türlü eylemlerinin stratejik mantığı bu kadar ayan beyan açıksa, üzerine modern demokrasilerin inşa edildiği hukuk sistemlerinin ve sağlam bir insan hakları çerçevesi dâhilinde çalıştığını iddia eden STK’ların böyle bir manzara karşısında durduğu yer neresi? Cihan Aksan ve Jon Bailes’in 2013’te yayınladıkları Weapon of the Strong: Conversations on US State Terrorism başlıklı söyleşi seçkisi içerisinde Terör Söylemi başlıklı konuşmasında bu STK’ların, kendi çalışmalarının paternalizme eğilimlerini yeni şekillerde aşan güvenlikçi mantık ve iktidar biçimleri yüzünden allak bullak olduklarını ifade etmekte ve zulme maruz kalan halkların kendi kaderini tayin olanağını güçlendirmeye mi çalıştıkları yoksa kendi iktidarlarını genişleten devlet ve küresel iktidar biçimlerinin yönetimsel güçlerini ve paternalist temayüllerini yaygınlaştırmaya destek mi oldukları konusundaki şüphelerini belirtir.
Aynı soruyu bir kez daha başka türlü soralım: Hegemonya kurma saikiyle hareket eden siyasal iktidarların sürdürdükleri savaşları ve ikame ettikleri tahakküm pratiklerinin ardındaki stratejik akıl bu denli görünür hâle gelmişse, modern demokrasilerin iddia ettiği hukuk düzeni ile insan hakları söylemini temsil eden sivil toplum yapıları bu âşikâr olan gerçeklik karşısında kendilerini hangi konumda temellendirmektedir? Bu soruya aranacak olan cevab(lar)ın bizi modern siyasal düşüncenin daha derin tartışmalarına götüreceği kesin. Hayattan koparılan bir çocuğun dahi şahs-ı mânevisinin, modern politik konjontürün derin dehlizlerinde cereyan eden muhasebelerin gölgesinde kalmasına istemiyorum. Fakat şurası da bir gerçek: Modern zamanların savaşları ve zulümleri, yalnızca günümüzün askeri stratejilerinden mülhem değildir. Yürütülen savaş ve hegemonya politikaları, modern iktidar doğasının eksen değiştirdiği bir dünyada yeninden tanımlanmalıdır. Bugün modern devlet sadece olağanüstü şartlar içerisinde savaşan bir güç değil, nüfusları yöneten, demokrasiyi dizayn eden bir güçtür. Bu nedenle savaşın ya da her türlü çatışmanın mantığını anlamak için yalnızca askeri tarihe bakmak yeterli olmaz. Modern iktidar yapılanmalarının hayatı nasıl yönettiğini de anlamak gerekir. Bu noktada ister istemez modern siyasal teorinin önemli tartışmalarına giriyoruz. Michel Foucault’nun biyopolitika kavramı, Giorgio Agamben’in çıplak hayat analizi ve Achille Mbembe’nin nekropolitik yaklaşımı modern savaş politikalarının karanlık mantığını anlamak için bize önemli fikirler veriyor.
Foucault, Toplumu Savunmak Gerekir (Society Must Be Defended) adlı kitabında temellendirdiği biyopolitika (Biopolitics) kavramını, modern iktidarları sadece “öldürme hakkı” üzerinden değil, yaşamı düzenleme, sosyo-coğrafi karar alma ve demografiye dizayn verme kapasitesi üzerinden tartışır. Bu çerçevede savaş sadece cephede, “zafer kazanma” gayesiyle yürütülen bir çatışma olmaktan çıkmıştır. Hangi hayatların korunmaya değer görüldüğü, hangilerinin ise gözden çıkarılabilir addedildiği bir yönetimsellik meselesidir artık. Giorgio Agamben ise bu çizgiyi daha radikalleştirir. Egemenliğin “istisna hâli” üzerinden işlediğini ve bazı hayatların hukuk düzeninin dışına itilerek “çıplak hayat” (bare life) a indirgenebildiğini ileri sürer. Latincede hukukun koruması dışına itilmiş insanı tarif eden “sacer” kelimesini kitabına başlık olarak seçen Agamben, 1995’te yazdığı Homo Sacer: Sovereign Power and Bare Life (Homo Sacer: Egemen İktidar ve Çıplak Hayat) adlı kitabında özellikle çocukların maruz kaldığı yıkımı, savaşın kaçınılmaz bir yan ürünü ve gayr-ı ihtiyârî zaiyatı olmasından çok daha fazlası, hukukun bilinçli bir şekilde askıya alındığı savaş ve çatışma alanlarında hayatın kasten değersizleştirilme politikalarının sistematik ve planlı bir sonucu olduğunu ifade eder. Mbembe’nin nekropolitika (necropolitics) yaklaşımı ise bu meseleyi daha da ileri taşır. Modern iktidarın Foucault’nun dediği şekliyle yaşamı sadece düzenlemediğini, aynı zamanda “ölüm”ü yönetme ve kimin “öldürüleceğine” karar verme kapasitesine sahip olduğunu ortaya koyar. Mbembe’nin Necropolitics’te söylediği şey, modern zaman çatışmaları ya da hegemonya kurma odaklı pratiklerin “ölüm”ün ve “öldürme”nin nihai hedefe ulaşma uğrunda karşılaşılan bir sonuç değil, bizzat politik bir patern olduğudur. Dolayısıyla çocuk nüfusuna karşı bile isteye yöneltilen sistematik şiddet, yaşam ile ölüm arasındaki sınırın politik bağlamda süreç içinde çizildiği ve geleceğin bilinçli biçimde imha edildiği bir iktidar pratiği olarak okunmalıdır.
Savaşın da dâhil olduğu tüm hegemonya kurma odaklı politikaların çocukları hedef alan mantığı modern çağın ürünü olmadığı bir gerçek elbette. İnsanlık tarihinin erken dönemlerinden bugüne değin çocukların savaşın en kırılgan kurbanları olduğunu şimdiye kadar okuduk, dinledik ve gördük. Bu nedenle bugün Gazze’de, Ukrayna’da, Lübnan’da, Küba’da, Doğu Türkistan’da, İran’da ve dünyanın tüm, üzerinde hegemonya kurulması arzu edilen bölgelerinde gördüğümüz görüntüler elbette bütünüyle yeni değil. Dünya, bu yönüyle de kirli bir mâziye sahip. Tarih, bu konuda önemli bir sürekliliği arz ediyor. Fakat modern zamanların bu tarihsel sürekliliğe yeni bir boyut eklediğini de görmemiz lazım. İster savaş ister soykırım (sessizi, seslisi) ister ambargo olsun tüm şiddet praksisleri bugün için teknik ve bürokratik bir dil içinde kamuya sunuluyor. Okullara, evlere, hastanelere, kreşlere yapılan bombardımanlar operasyon, çocuklar başta olmak “insan”ın yaşama hakkına karşı yapılan tüm tecavüz ve gasp eylemleri sivil kayıp adı altında istatistiklere dönüşüyor. Böylece savaşın en ağır sonuçları bile bir tür teknik zorunluluk gibi gösteriliyor. Yazının başından itibaren çatışmalarda hayatını kaybeden ya da hürriyet hakkı elinden alınan çocukların sayılarına dair hiçbir istatistiksel rakam kullanmamamın sebebi de tam olarak bu. Hayatı ya da hürriyeti gasbedilmiş çocuklar profesyonelliğin nicel alanlarında veri malzemesi olmamalı. Bu dönüşümün modern çağın ahlâk krizini daha da karmaşık hale getirdiğini kabul etmekten başka çaremiz yok.
Modern zamanların kendisini ilerleme fikriyle anlatmasına alışkınız. Fakat yirminci ve yirmi birinci yüzyılın tüm toplumsal hegemonya kurucu politikaları, bu sahte ilerleme anlatısının karanlık tarafını da ortaya çıkarmıştır. Bu simülatif anlatıyı inşa edenler ile söz konusu karanlığı “gerçek” kılanların aynı odaklar olması, İspanya Başbakanı Pedro Sanchez’in The Economist’te konuk yazar olarak kaleme aldığı “No War!” başlıklı yazısında da belirttiği gibi, Avrupa toplumları özelinde insanlığın Berlin Duvarı’nın yıkılışından beri karşılaştığı en büyük güvensizlik dalgasının içine hapsolmasına sebep olmuştur. Zygmunt Bauman’ın 1989’da kaleme aldığı Modernity and the Holocaust adlı eserinde ifade ettiği dramatik paradoks, bugün için kendisini özellikle çocuklar üzerinde çok daha şiddetli hissettiriyor: Modern bürokrasinin, teknik rasyonalite ve organizasyon gücüne dair imkanları genişledikçe, büyük ölçekli şiddetin de uygulanma durumları daha da mümkün kılıyor. Bauman’a göre modernlik bu yüzden sadece ilerleme üretmez; aynı zamanda felaket üretme kapasitesini de büyütür. Dolayısıyla modern savaş ve modern hegemonya hem daha “güçlü” hem de daha sistematiktir.
Modern dünya esasta üç kurum bazlı “ilerleme” fikri üzerine kuruludur: Bilim, teknoloji ve hukuk. Buna bağlı olarak insanlık, bu dönem içerisinde kendisini barbarlıktan uzaklaşmış bir uygarlık aşaması olarak tanımlamıştır. Fakat “ilerleme”nin gerçek değerinin, temellendirilen kavramların büyüklüğünde aramak yerine en savunmasız hayatların korunabildiği bir idrak, hassasiyet içinden çıkabileceği farkındalığını gözden kaçırıyoruz. Eğer bir çağ, çocuklarını koruyamıyorsa o çağın bütün kavramları ve kurumları yeniden sorgulanmak zorunda. Çocuklarını korumaktan aciz bir asrın muasırları olarak anılmak istemiyorsak tabii.
Yazıyı toparlamaya lüzum yok. Dünyanın giriftâr olduğu bu bilişsel dağınıklık ve etik kargaşa hali kolay kolay toparlanacağa benzemiyor zira. Cemal Süreya’nın masumiyet, kaçış, hüzün ve özlem duygularını iç içe işlediği, benim de geçmiş ve an odaklı tüm bu duygu katmanlarının üzerine dünya çocukları için geleceğe dair samimi bir temenni olarak da anlayabileceğimizi düşündüğüm mısralarıyla bitirelim:
“Çocuk olsam yeniden,
Bir tek düştüğüm için acısa içim,
Ve kalbim; çok koştuğum için çarpsa sadece…“






