Politika

Epstein Vakasında Elit Dokunulmazlığı ve Tabu Muafiyeti

Jeffrey Epstein vakası, yalnızca modern tarihin en kirli cinsel istismar ağlarından biri değildir, aynı zamanda gücün, servetin ve bağlantıların insan zihninde nasıl bir “dokunulmazlık” yanılsaması ürettiğini gösteren karanlık bir örüntüdür. 2024 yılından itibaren kamuya açılan bazı mahkeme belgeleri, özellikle mağdur ifadeleri, tanık beyanları ve dava ekleri, ağın çevresine dair yeni parçaları görünür hale getirmiştir. Ancak bu tür dosyalarda sık rastlanan karartmalar, mahremiyet gerekçesiyle yapılan ağır redaksiyonlar ve belgelerin parçalı biçimde yayımlanması, resmin bütününü tek seferde görmeyi zorlaştırmaktadır.

Bu tür vakalarda ilk refleks, failin “sapkınlığına” odaklanmaktır. Oysa Epstein’ın hikâyesi, sapkınlığın tek başına açıklayıcı olmadığını, belirleyici unsurun bir tür elit imtiyazı olduğunu düşündürür. Bu imtiyaz, genellikle yasaları çiğneme cesaretinden öte bir şeye dönüşür. Kişi artık kendisini yasanın dışında, hatta üzerinde hisseder. Böyle bir psikolojik konumlanmada “tabu”, evrensel bir yasak olmaktan çıkar; yalnızca başkaları için geçerli bir kurala indirgenir. Kişi bunu çoğu zaman açıkça söylemez; içinden geçen cümle şudur: “Bu kurallar benim için geçerli değil.” Kaldı ki kişi, yaptığının kanunda suç olduğunu bilir. Ancak kanunun, kendisi gibi özel kişileri hesaba katmadığı inancı içindedir. Bu psikolojik konumda kanun, ister pozitif hukuk olsun ister ahlak kuralları ya da dini normlar gibi yazılı olmayan düzenlemeler olsun, görünürde herkes için geçerli sayılır; ama onu atlatabilmek de başlı başına bir güç işi olarak deneyimlenir.

Gücün psikolojisi: dürtü denetim sorunu değil, denetim ihtiyacının kaybı

Epstein vakasında asıl çarpıcı olan dürtülerin varlığı veya dizginlenememesi değil, dürtüleri sınırlama ihtiyacının ortadan kalkmasıdır. Bu durumu arzuların kontrolden çıkması veya bir anlık gaflet hali olarak göremeyiz. Bu durum, hesap vermeyeceğine dair içsel bir inançla beslenen bir “benim hakkımdır” psikolojisinin ürünüdür.

Sosyal psikolojide, yüksek sosyal sınıfa mensup bireylerin kuralları ihlal etmeye daha yatkın olduğunu gösteren araştırmalar vardır. Piff ve arkadaşları bu alanda yedi ayrı çalışma yürütmüş ve şu sonuçlara varmışlardır: üst sınıf bireyler trafikte kural ihlaline daha yatkındır; yaya geçidinde yayaya yol verme oranları belirgin biçimde düşüktür; müzakerede yalan söyleme, başkalarına ait değerli şeyleri alma ve ödül kazanmak için hile yapma eğilimleri daha yüksektir. Araştırmacılara göre bu eğilimlerin temelinde, açgözlülüğe yönelik daha olumlu tutumlar ve bunun beslediği ayrıcalık hissi yatmaktadır (1). Bu bulgular, “sen benim kim olduğumu biliyor musun?” refleksinden çok daha ağır ihlallere uzanan bir yelpazede, ayrıcalık hissinin kural çiğnemeyi kolaylaştırdığını düşündürür.

Bu noktadan sonra mesele, kural ihlalinin ötesine geçer. Para, güç ve bağlantılar iki işlev görür. Birincisi, dizginlenmeyen dürtüleri tatmin etmeye uygun kapalı bir alan kurmak. İkincisi, bu icraatı görünmez kılmak, şüpheyi başka yöne çevirmek ve hesap sorma mekanizmalarını aşındırmaktır.

Fakat Epstein tipi vakalar yalnızca “kural çiğneme eğilimi” ile açıklanamaz. Burada daha sert bir mekanizma devrededir. Fail, eylemiyle arasındaki ahlaki bağı koparır. Albert Bandura’nın “ahlaki bağlantısızlık” kavramı, kişinin nasıl olup da suçluluk duymadan hareket edebildiğini açıklar. Kişi eylemini yeniden çerçeveler, sorumluluğu dağıtır, kurbanı nesneleştirir, sonuçları küçültür. Böylece vicdan, bir fren mekanizması olmaktan çıkar (2). Oysa kanundan kaçmayı başarmış bir fail için bile, kapalı bir odada yalnız kaldığında onu durduracak son otorite vicdandır. İstismar ancak vicdanın hiç gelişmediği, geçici olarak rafa kaldırıldığı ya da zihinsel bir meşrulaştırma süreciyle susturulduğu koşullarda sürdürülebilir hale gelir.

Bu çerçevede Epstein’ı anlamak, onu mazur görmek değildir. Tam tersine, suçun nasıl mümkün olduğunu görmek, suçu büyüten zemini daha net teşhis etmektir. Çünkü bu zemin teşhis edilmediğinde, fail değişir ama mekanizma kalır.

Ağ ve kurban perspektifi: istismarın mümkünlük şartları

Epstein vakasında mekanizmanın her dişlisini tek tek haritalandırmaktan ziyade daha temel bir soruya cevap aramak gerekir: çocuk istismarı gibi en ağır tabulardan birini ihlal edebilmeyi mümkün kılan psikolojik ve sosyal zemin nasıl kurulur?

İstismar ağının gücü, çoğu zaman “çok zekice planlanmış” olmasından değil, tuzağa çektiği insanların toplumsal görünmezliğinden kaynaklanır. Yaş, yoksulluk, aile içi düzensizlik, göçmenlik, eğitim fırsatlarının kısıtlılığı gibi koşullar, kurbanın kolayca bulunacağı bir ortam oluşturur. İstismar düzeni bu koşulları yaratmak zorunda değildir; halihazırda bu ortamlardan yeterince mevcuttur.

Bu ortamlardan seçilen kurbanları bekleyen psikolojik manipülasyonlar vardır. Rol atamaları (örneğin “asistan”, “masajcı” gibi), küçük ödüller, borçlandırma, utandırma ve tehditler kurbanın kendilik algısını daraltır. Bu rollerin sınırları kasıtlı olarak belirsizleştirilir. Masajın nerede bittiğine, asistanlığın nereye kadar uzandığına dair sınırlar adım adım zorlanır. Kurban, sınır ihlallerini genelde, ihlalin yaşandığı anda fark edemez; fark ettiğinde ise yaşadıkları durum, “bu kadar da büyütme” gibi ifadelerle sıradanlaştırılır. Yardım arama ihtimali ise “kimse inanmaz” telkiniyle bastırılır. İstismar burada tek bir eylem değil, süreklilik kazanan bir ilişki biçimidir.

Bu aşamada para ve bağlantılar yalnızca failin alanını korumaz, kurbanın çıkış yollarını da daraltır. Bu koşulların her biri ayrı ayrı küçük görünebilir; ama bir araya geldiklerinde istismarı sürdürülebilir kılan yapıyı oluştururlar.

Egemen istisnası: yasa var ama uygulanmıyor

Yasa kâğıt üzerinde var olduğu halde, bazı alanlarda niçin fiilen işlemiyor gibi görünür?

İtalyan siyaset felsefecisi Agamben, hukukun olağan işleyişinin askıya alındığı böyle durumları “egemen istisnası” olarak adlandırır (3). Bazı aktörler, hukuku uygulamakla yükümlü görünüp aynı anda hukuku devre dışı bırakabilir; yasanın hem içinde hem dışında konumlanabilir. Epstein’ın çevresinde oluşan dokunulmazlık alanı, modern bir istisna bölgesi gibi işlemiştir.

2008’deki ilk soruşturmada federal savcıların mağdurları bilgilendirmeden sanığın avukatları ile uzlaşması, bu mekanizmanın hukuk sisteminin içinde, resmi görünümle çalışabildiğini gösterir (4). Burada kurbanın deneyimlediği şey çoğu zaman “kanunlar bizi korumuyor” düşüncesi ve bu düşüncenin yol açtığı çaresizlik duygularıdır. Hukuk teorik olarak vardır, fakat pratikte erişilmezdir.

Bu noktada Agamben’in hukuk merkezli analizi psikolojik düzlemle birleşir. İstisna alanı genişledikçe, faildeki “bana bir şey olmaz” inancı güçlenir; kurbanda ise “kimse bir şey yapmaz” inancı yerleşir. İki inanç, aynı mekanizmanın iki yüzüdür.

Hukukun askıya alındığı yerde, fail için tabu muafiyeti de başlar. Biri yapısal, diğeri psikolojiktir; ama ikisi aynı mekanizmanın iki katmanıdır.

Tabu muafiyeti: tarihsel bir süreklilik

Epstein vakasının ürkütücü tarafı, benzersiz olması değil; tarih boyunca tekrar eden bir zihniyetin modern bir versiyonu olmasıdır. Antropolojik veriler, elitlerin bazı tabuları sıradan halktan farklı biçimde yaşayabildiğini gösterir. Antik Mısır’daki firavun ensestleri ya da geleneksel Hawaii toplumundaki kutsal ensest ritüelleri, tabu ihlalinin kimi bağlamlarda elit statünün işareti haline gelebildiğini düşündürür (5, 6).

Bu örnekler modern okura uzak gelebilir. Bu nedenle Avrupa tarihinden tek bir vaka bile tezi somutlaştırmaya yeter.

On beşinci yüzyıl Fransa’sında, Bretanya kırsalındaki köylerde ve kasabalarda çocuklar ortadan kaybolmaya başlar. Çocukların “iş” vaadiyle bir şatoya götürüldüğü duyulur, ama olay aydınlatılamaz. Çocuklar evlerine geri dönmez. Söylentiler yayılır, fakat söylentiler delil yerine geçmediği gibi kolluk kuvvetlerini de alarma geçirmez. Çünkü kaybolanlar çoğu zaman yoksul ailelerin çocuklarıdır; sesleri zayıf, şikâyetleri güçlü mevkilere ulaşamayacak kadar etkisizdir. Feodal hiyerarşi içinde yerel otoriteler suskun kalır; aileler korku ve çaresizlikle geri çekilir. Böylece bir suç, iz bırakmadığı için değil, izleri takip edecek irade ve imkân oluşmadığı için yıllarca sürer.

Çocukların akıbeti başka bir soruşturma sonucunda ortaya çıkar. Bu soruşturma çocukların kaybolmasıyla ilgili değildir. Nüfuz, unvan ve servet sahibi bir adam bir kiliseye silahlı bir saldırı düzenlemiş ve bir din adamını kaçırmıştır. Bu olay araştırılırken çocukların da bu kişinin kurduğu bir istismar ve vahşet düzeni için kaçırıldığı anlaşılır.

Fail, Fransa Mareşali Gilles de Rais’dir. Bu mareşal, Yüzyıl Savaşları’nda Jeanne d’Arc ile birlikte savaşmış, ülkenin en yüksek askeri rütbelerinden birini taşımış bir savaş kahramanıdır. Sahip olduğu unvan, makam ve şöhretin sağladığı dokunulmazlık sayesinde kimse onun üzerine gitmemiş ve o da bu istismar ve cinayet suçlarını yıllarca işlemiştir (7, 8).

Burada dikkat çekici olan şudur: yıllarca süren çocuk kayıpları tek başına sistemi harekete geçirmemiştir. Soruşturma ancak elit düzenin kendi kutsal saydığı bir alana, yani kiliseye dokunulduğunda başlamıştır. Çocukların hayatı bu eşiği aşmaya yetmemiş, ama bir din adamının kaçırılması yetmiştir.

Bu tek örnek, Epstein vakasının “modern bir sapkınlık” değil, daha eski bir dokunulmazlık modelinin çağdaş biçimi olduğunu göstermeye yeter.

Bu tür olaylarda şuna da dikkat etmek gerekir: tabu ihlali çoğu zaman dışarıya yönelik bir gösteri değildir. Fail ayrıcalığını topluma ilan etmez; tam tersine gizler, perdeler ve kapalı kapılar ardına saklar. Asıl cümle başkalarına değil, kendi kendine söylenir: “Bu kurallar benim için geçerli değil.” Fail başkalarının bu kurala uymasını ister, kurala uymayanları eleştirir, ama kendisi için kuralı sessizce askıya alır.

Bu nedenle Epstein vakası yalnızca suçun değil, suçun arkasındaki sosyal psikolojinin de hikâyesidir. Güç, bazı insanlar için çeşitli imkân kapılarını açabilen bir anahtar olabildiği gibi, vicdanı kalın duvarların arkasına hapseden bir anahtar da olabilir.

Sonuç: teşhis edilebilir bir yapı, değiştirilebilir bir yapıdır

Epstein ve benzeri vakalar, büyük suçların çoğu zaman büyük bir sistemin gölgesinde işlendiğini hatırlatır. Burada mesele yalnızca failin pervasızlığı değildir; onu mümkün kılan küçük suskunlukların birleşmesidir. “Sistem bu kişileri koruyor” cümlesi çoğu zaman tek bir merkezden yönetilen bir iradeyi değil, birbirini besleyen küçük tavizlerin bir dokunulmazlık alanı üretmesini anlatır.

Bu ağın işleyişi her zaman bilinçli bir onay anlamına gelmez. Bazen gözü korkutulan bir polis memuru bir otomobili veya bir mekânı gerektiği gibi aramaz. Bazen bir şikâyeti işleme koymayan bir hukukçu, fiili tasdik ettiği için değil, baskı altında kaldığı için sessizleşir. Böylece tek tek “küçük” görünen tavizler, toplamda “büyük” bir istisna alanı yaratır.

Bu yazıda kullandığımız kavramsal mercekler aynı noktaya işaret eder. Piff ve arkadaşlarının araştırmaları, ayrıcalık hissinin kural ihlalini nasıl kolaylaştırdığını ampirik olarak gösterir. Bandura’nın “ahlaki bağlantısızlık” önermesi, vicdanın nasıl devre dışı kaldığını, Agamben’in “egemen istisnası” kavramı ise hukukun nasıl askıya alınabildiğini açıklar. Tarihsel ve antropolojik örnekler, bu mekanizmanın çağlar boyunca tekrarlandığını ortaya koyar. Bunlar hep birlikte şu gerçeğe işaret ederler: güç, yalnızca kapıları açmaz; vicdanı susturan ve hukuku askıya aldıran bir muafiyet duygusu da üretir.

İşte bu nedenle, mesele yalnızca skandalı izlemek değil, prototipi anlamaktır. Prototip teşhis edildikçe, müdahale noktaları da ortaya çıkar. İsimler ve yüzyıllar değişir; ama teşhis edilen bir yapı, artık kader olmak zorunda değildir.

Kaynakça

(1) Piff, P. K., Stancato, D. M., Côté, S., Mendoza-Denton, R., & Keltner, D. (2012). Higher social class predicts increased unethical behavior. Proceedings of the National Academy of Sciences, 109(11), 4086–4091. https://doi.org/10.1073/pnas.1118373109 (Erişim tarihi: 22 Şubat 2026)

(2) Bandura, A. (1999). Moral disengagement in the perpetration of inhumanities. Personality and Social Psychology Review, 3(3), 193–209. https://doi.org/10.1207/s15327957pspr0303_3 (Erişim tarihi: 22 Şubat 2026)

(3) Agamben, G. (1998). Homo Sacer: Sovereign Power and Bare Life (D. Heller-Roazen, Çev.). Stanford University Press. (Orijinal yayın tarihi: 1995)

(4) U.S. Department of Justice, Office of Professional Responsibility. (2020). Investigation into the handling of the Jeffrey Epstein case. Washington, D.C.

https://www.justice.gov/opr/page/file/1336471/dl (Erişim tarihi: 23 Şubat 2026)

(5) Frandsen, P. J. (2009). Incestuous and Close-Kin Marriage in Ancient Egypt and Persia: An Examination of the Evidence. Copenhagen: Museum Tusculanum Press.

(6) Valeri, V. (1985). Kingship and Sacrifice: Ritual and Society in Ancient Hawaii. Chicago: University of Chicago Press.

(7) Benedetti, J. (1971). The Real Bluebeard: The Life of Gilles de Rais. London: Peter Davies. (2003 baskısı: Sutton Publishing)

(8) Britannica. (t.y.). Gilles de Rais. Encyclopaedia Britannica.

https://www.britannica.com/biography/Gilles-de-Rais (Erişim tarihi: 22 Şubat 2026)

Visited 333 times, 1 visit(s) today

Close