Psikoloji

Bir Kadın Cinayetinin Psikanalizi – 3 | Louis Althusser Hélène Rytmann’ı Neden Öldürdü?

Zorlayıcı Kontrol ve Ayrılık Anı: Şiddetin Zirve Yaptığı Yer

Yakın partner şiddetini yalnızca “öfke patlamaları” ile açıklamak çoğu kez gerçeği ıskalar; çünkü birçok ilişkide şiddet tek tek anların toplamı değildir. Daha derinde, kadının hareket alanını daraltan, kararlarını etkisizleştiren ve özgürlüğünü adım adım kemiren bir kontrol düzeni vardır. Zorlayıcı kontrol dediğimiz şey, tam olarak bu düzenin adıdır.

Burada iki şey aynı anda çalışır: Gündelik hayatta kurulan kontrol düzeni ve ayrılık eşiğinde biriken duygulanımın ani taşması. Kontrol uzun sürer; kopuş hızlı gelir. Birbirini dışlamaz, çoğu vakada birbirini tamamlar.

Zorlayıcı kontrol, çoğu zaman “seni kıskanıyorum” maskesiyle başlar. Başta küçük gibi görünen cümlelerle kendini kurar: “Oraya gitmeni istemiyorum.” “Onunla görüşme.” “Bunu giyme.” “Telefonunu ver.” Bu talepler zamanla bir ilişki dili olmaktan çıkar, bir denetim rejimine dönüşür. Sosyal çevrenin daraltılması, ekonomik bağımlılık, sürekli sorgulama, aşağılama, tehdit ve utandırma gibi yöntemler devreye girer. Dışarıdan bakıldığında ortada her zaman dayak yoktur. Ama içeride, kadının nefes alacağı alan giderek küçülür.

Zorlayıcı kontrol kavramını sistematik bir çerçeveye oturtan ABD’li sosyolog Evan Stark’ın vurguladığı kritik nokta şudur: Zorlayıcı kontrol, yalnızca şiddetin bir parçası değil, çoğu zaman şiddetin zemini ve mantığıdır. Bu mantıkta amaç, bir anlık öfkeyi boşaltmak değil, kadının iradesini zayıflatmak, onu tahakküm altına almak ve ilişkiyi tek taraflı bir düzene çevirmektir. Böyle bir düzende kadının “hayır” deme kapasitesi aşındıkça, failin “hak” duygusu büyür. Şiddet, bu hak duygusunun en uç dışavurumu olarak ortaya çıkar.

Bu yüzden ayrılık anı, yani kadının “gidiyorum” dediği eşik, riskin yükseldiği yerdir. Zorlayıcı kontrolün hedefi zaten ayrılığı engellemektir. Kadın ayrılmaya karar verdiğinde fail yalnızca bir ilişkiyi kaybettiğini hissetmez; kontrolün elinden kaydığını, kurduğu düzenin çöktüğünü, “sözünün geçmediğini” hisseder. Kırılgan psişik yapılarda bu, aşağılanma ile paniğin birbirine karıştığı bir alarma dönüşebilir. Cinayetin motivasyonu çoğu zaman “aşk acısı” değil, kontrolün geri alınmasıdır.

Bu noktada çok tanıdık bir iç mantık devreye girer: “Gidemezsin.” Ardından, “gidersen yaşatmam.” Failin zihninde bu, bir tutku dramı gibi değil, bir yönetim krizi gibi yaşanır. Kadının kendi hayatına dair karar alabilmesi, failin kurduğu düzene karşı bir başkaldırı sayılır. Bu nedenle ayrılık, şiddetin son halkasını değil, çoğu kez şiddetin en yüksek riskli evresini temsil eder.

Althusser vakası, bu dinamiği berrak biçimde gösterir. Hélène’in ayrılmak istemesi, ilişki içindeki dengeyi tersine çevirmiş olabilir. Cinayetin tam da bu eşikte gerçekleşmesi, “anlık bir kopuş” anlatısını tek başına yetersiz bırakır. Burada görünen şey, uzun süredir biriken bağlanma kırılganlığının ve hak görme duygusunun, ayrılık anında zorlayıcı kontrolün nihai aracına dönüşmesidir.

Zorlayıcı kontrolün en tehlikeli yanı şudur: Dışarıdan bakıldığında “özel hayat” gibi görünen pek çok davranış, içeride kadının hayatını rehin almaya dönüşmüş olabilir. Mahremiyet kalkanı çoğu kez bu rejimi görünmez kılar. Aslında risk tam da bu görünmezlikte büyür; çünkü kontrol düzeni, cinayetten çok önce, küçük ama tekrarlayan işaretlerle kendini ele verir.

Bugünkü Kadın Cinayetlerine Bakan Yüz

Bu analizi yalnızca “ünlü bir filozofun karanlık biyografisi” olarak okursak, metin steril bir vitrinde kalır. Esasında benzer cümleler bugün de binlerce ilişkinin içinde dolaşıyor: “Bensiz yapamazsın.” “Benden vazgeçersen seni de kendimi de yakarım.” “Gidersen seni öldürürüm.” Bunlar romantizm değil, alarm cümleleridir. Sevginin diliyle konuşup tahakkümün mantığıyla ilerlerler.

Althusser ile “adsız” failler arasındaki ortak zemin tek bir tanıya indirgenemez; ama ortak bir düğüm görülebilir. Güvensiz bağlanma örüntüsü benliği kırılganlaştırır. Kırılgan kendilik yapısı ayrılığı bir kayıp değil, bir çöküş gibi yaşar. Narsisistik hak görme duygusu ayrılığı “haksızlık” ve “aşağılama” diye kodlar. Ataerkil kültür ise bu kodlamaya sessiz bir meşruiyet zemini sunar. Böylece kadının ayrılma hakkı, erkeğin “otorite” ve “sahiplik” fantezileriyle çarpıştığında risk tırmanır. Hélène’in ayrılma iradesi de bu yüzden önemlidir: Bir ilişkiyi bitirme hakkı, failin kurduğu rejimde “hak” olarak değil, “isyân” gibi okunur.

Bu nedenle mesele yalnızca bireysel psikoloji değildir. “Karı koca arasına girilmez” refleksi, “biraz sinirlidir ama aslında iyidir” mazereti, “sevdiği için kıskanıyor” romantizmi, kontrol rejiminin görünmezliğini artırır. Çevre kontrol düzenini “ilişki dinamiği” diye okudukça failin alanı genişler; kadın çoğu zaman yalnızlaştırılır. Kadın ayrılmaya karar verdiğinde yalnızca ilişkiyi değil, failin kurduğu rejimi de sonlandırır. Fail ayrılığı yalnızca kayıp değil, otoritesine vurulmuş bir darbe gibi yaşadığında şiddet onun gözünde “son söz”e dönüşebilir.

Bu metnin pratik iddiası şudur: Cinayet çoğu zaman bir anda başlamaz; önce işaretler verir. Sürekli denetim, sosyal izolasyon, ekonomik kısıtlama, telefon ve hesap kontrolü, aşağılayıcı dil, tehdit, “ya benimsin ya toprağın” gibi sahiplenme cümleleri, ayrılık girişiminde hızla yükselen baskı, boğma tehdidi ya da boğma girişimi gibi yüksek risk göstergeleri… Tek tek bakıldığında “aşırı kıskançlık” diye geçiştirilebilirler; bir araya geldiklerinde ise kontrol düzeninin haritasını çıkarırlar. Harita görünür olduğunda “aşk” anlatısı dağılır ve çıplak gerçek kalır: Bu, sevgi değil, tahakkümdür.

Sonuç: Sevgi Yetmez, Sevginin Taşınacağı Bir Benlik Gerekir

Althusser’in cinayetini “anlık bir delilik” diye okumak hem klinik olarak eksik hem de toplumsal olarak körleştiricidir; çünkü bizi cinayeti mümkün kılan örüntüden uzaklaştırır. Burada gördüğümüz şey, yıllara yayılan bir bağlanma kırılganlığı, ayrılığı taşıyamayan bir benlik yapısı, hak görme duygusu ve zorlayıcı kontrol mantığının aynı hatta birleşmesidir. O anda dissosiyatif bir kopuş yaşanmış olsa bile bu, hattı açıklayan bir mazeret değil, en fazla hattın üzerine düşen klinik bir gölgedir.

Bu yüzden “Althusser karısını neden öldürdü?” sorusuna verilecek cevap yalnızca Althusser’e dair değildir. Ayrılık hakkı bir hak olarak tanınmadığında, ilişki bir karşılaşma olmaktan çıkıp bir sahiplik düzenine dönüştüğünde şiddet ihtimali büyür. Sevgi tek başına koruyucu değildir. Sevginin taşınacağı bir benlik, ayrılığın yasını tutabilecek bir kapasite ve ötekini özne olarak tanıyabilen bir ilişki dili gerekir.

Burada yıkmamız gereken anlatı şudur: “Dâhi filozofun anlaşılmaz cinneti.” Bu anlatı faili “özel” kılar, kurbanı silikleştirir. Halbuki Hélène Rytmann yalnızca öldürülen bir kadın değil; bir hayatı, bir tarihi, bir emeği ve bir iradesi olan bir özneydi. Cinayet, o öznenin ayrılma iradesine yönelen nihai şiddetti.

Bu yazı, faili gizemli hale getiren bir “neden” masalı kurmak için değil; cinayeti mümkün kılan ilişki örüntüsünü ve tahakküm düzenini açığa çıkarmak için yazıldı. Çünkü açığa çıkan şey daha erken fark edilebilir. Daha erken fark edilen şey, bazen daha erken müdahaleye izin verir. Hélène’in anısını onurlandırmanın en sahici yolu da budur: Failin mitini büyütmek değil, benzer mitlerin altında büyüyen zorlayıcı kontrol düzenlerini teşhis ve ifşa edebilmek…

BİTTİ…

Visited 49 times, 1 visit(s) today

Close