SiyasetSiyaset Sosyolojisi

Seküler Milliyetçilik Tezi Tutmaz

Seküler Milliyetçilik teziyle bir grup Batıcı hatta Pro Avrupacı, Sorosçu ve NATO’cu pozitivist genç, uzunca süredir bir mücadele yürütüyor; bu mücadelenin entelektüel, politik ve aktivist yanlarını da ciddi bir çabayla doldurmaya çalışıyor. Elbette bu tezin ihtimam gösterilecek tarafları olsa da eleştirilecek tarafları daha ağır basıyor hatta tezin niçin ölü doğduğuna dair de bir izah getirmek gerekiyor.

Hayatın son on senede ciddi anlamda değiştiği, özellikle büyükşehirlerde yüksek eğitim oranı, kamusal alanların artışı, dijitalleşmenin yaygınlaşması, küreselleşmenin her alana girişi, metayla hedonist etkileşimin cazibesi, tüketim ve konforun insanı ele geçirmesi gibi hadiseler üzerinden nesilleri sekülerleştirdiği inkâr edilemez. İktidarın muhafazakar kültüralist politikalarına rağmen hayatı şehir, kamusallık ve kapitalizm üzerinden adeta anti muhafazakâr bir zeminde kurması süreçte en etkili dinamik oldu. Böylece iktidarın kültüralist muhafazakar politikalarına tepki ile iktidarın anti muhafazakâr düzlemde yarattığı sekülerleşme zeminine yaslanma hali kolayca örtüştü. İktidarın çift taraflı biçimde kendi ayağına sıkması böyle bir şey olsa gerek; kültürel iktidarın kurulamayışı ve kültürel hegemonyanın tesis edilemeyişi için bir sorumlu aranacaksa da bu tenakuzlu dinamik sanırım esas sorumlu olmayı hak ediyor. Sürecin geldiği noktada, politik atmosferin de tetiklemesiyle insanlar geleneksel ve dini anlayışla hayatı yorumlamak ve eylemek yerine artık daha seküler normlarla hayata bakmaya başlıyor. Seküler milliyetçilik tezinin bana kalırsa tek sağlam sosyolojik dayanağı bu noktadır; entelektüel ve siyasi dayanakları ise oldukça zayıftır ve ayrıca tartışılabilir.

Müslümanların modern hayatla ve kapitalist sistemle yaşadığı çelişkilerle dolu dikotomik ilişkilerin tümü son dönemde hayatın sekülerleşmesine mukabil bu süreçte iyice açığa çıktı ve hatta deşifre oldu. Müslüman ahali ve bilhassa muhafazakarlar yaklaşık iki yüz yıllık modernleşme sürecinde zaruri sebeplerle inanmadıkları bir sistemin içine doğdular ve fakat ona adapte olarak yaşamak mecburiyetinde kaldılar. İnanç ayrı bir romantik tahayyül; hayat ayrı bir pratik gerçeklik olarak yaşandıkça yaralı bilinçler ve yaralı gönüller peydah oldu. Riyakarlık ontolojik bir zaruret olunca, ahlak bir türlü gerçekçilik kazanamadı ve davranışlarımızda içselleşemedi, yarılmış zihinlerle yaşamanın bunaltısı kolektif bilinç dışımızda belki de psikolojik olarak kapanmaz bir yara açtı.

Nihayetinde inandıklarımız ve bildiklerimiz davranışlarımızı ve hayatın pratiğini dönüştüremez hale geldikçe ve bizler bu hali istemeden de olsa kabullendikçe zamanla tam tersi bir sürece girildi; davranışlarımız ve hayat pratiğimiz inandıklarımızı ve zihnimizi dönüştürmeye muktedir oldu. Mamafih çelişkilerle dolu riyakar bir hayatın yarattığı insan benliğini ve kolektif ahvali kuşatan örtük bir bunaltı var ve insanlar-gruplar doğal olarak bu bunaltıyı minimize etme zaruretine doğru hareket ediyorlar. Bu fıtri-evrimsel gereklilik üzerine düşeni yaptıkça; hayatın ve sistemin seküler yanları inandıklarımızı ve bildiklerimizi de kendi lehine kurmaya başladı. Şartlar müsaitleştikçe de hayatın, sistemin ve pratiğin sekülerliği insanın, inancın, geleneğin rolünü git gide boşa çıkarmayı başardı. İşte sekülerleşme sürecinin dinamikleri, nedenleri ve sonuçları kısaca böyle ortaya çıktı.

İşin bir başka tarafı daha var. Müslüman Türk milletinin inanç ve gelenek kodları yine de bu ontolojik riyakar ahvali iyi kötü tutarlı bir epistemolojik adaptasyona dönüştürmekte de mahir oldu. Anlam değer dünyamızın Batı tarihi seyrindeki gibi ortaya çıkmadığı tüm anlatılara ve dayatmalara rağmen içten içe ahali tarafından hep biliniyordu; bilmeyenler belki tanzimat döneminden bu yana sadece güya okumuş aydınlarımızdı. Temelde dünya-uhra veya inanç-bilgi gibi uzlaşmaz ve çatışır ikilikler bize değil onlara ait çelişkilerdi. Bizde dünya ve uhra birbirinin tamamlayıcısı olarak görülür, inanç ve bilgi birbirinin yoldaşı olarak kabul edilirdi. Yarın ölecek olsanız(kıyamet olsa) yine de elinizdeki ağacı dikin, ilim nerde olsa gidip ordan alınız gibi hadislerle sosyoloji ve gelenek şekillendi. Türk müslümanlarının hayatın içinde aktif ve pratik iş yapma kabiliyeti de buna eklenince dünyevileşme konusunda aslında bize oldukça uzak garpçı çatışmalar pek ahaliyi sarsmamış da sayılabilir.

Türk Müslüman ahali, modern kapitalist sistemin dayattığı anlamda muarız biçimde seküler olmasa da kendi anlam değer haritasında zaten dünyaya dönük, dünyayı önemsemesi gerektiğinin farkında olarak ve dünyayı şekillendirme gayesiyle kolektif bilinç dışında yaşıyor. Bilgiyi, bilimi ve eşyayı yine tam anlamıyla muarız modern seküler hayata göre olmasa da benimsiyor, önemsiyor, öğreniyor. Bilgiyi inançla uzlaşmaz olarak görmüyor. Dünyayı ahirete karşıt bir pozisyonda konuşlandırmıyor. Bilgiyi ontolojik olarak insana, varlığa, emr-i hakikate aykırı ve yabancı bir şey olarak algılamıyor. Birçok yerde bilgi ve inancı uzlaştırmayı deniyor hatta yine de uzlaşma olmayan birtakım alanlar varsa, bilgi ve bilimin değişebilir, yanılabilir, sınanabilir olduğunu seziyor ve onun bir gün inancın ve hakikatin çizgisine geleceğini umut ederek imanını koruyor. Evrimin Darwinist biçimde olmadığına inanıyor, faiz ve finans sisteminin, türev piyasaların haksız olduğunu görüyor, hukuk ve idarenin sisteme dönük bazı hallerine kökten karşı çıkıyor vs…

Tekno-muhafazakarlık kavramı da zaten buradan çıktı diyebiliriz; muarız hayatı, muarız sistemi, muarız bilgiyi ve muarız bilimi hayatın içinde mecburi olarak kendi faydası için en iyi biçimde kullanan ancak onu her daim araç olarak gören hatta nihayetinde ona asla tapmayan, iman etmeyen insan modeli. Seküler milliyetçilerle ile milliyetçilerin dünyevileşmesi arasındaki temel fark da budur. Maddeye, olguya, dünyaya değer ve önem veren ancak bunların birer araç olduğunu da bilen ve bunlara tapmayan insan. Anadolu’dan son elli yılda yükselen mühendisleri, doktorları, bilim adamlarını hatırlayın zira onlar hep böyleydiler, mesela Nobel ödüllü Aziz Sancar …

Türk grup davranışının yarı göçer sosyolojiye dayanması, sürekli hareket ve eylem odaklı asırlara sari hayat tarzı ve yüksek kültürel etkileşim, adaptasyon ve uyum kabiliyeti de bu süreci oldukça kolaylaştırdı. Hayatın ve sistemin pratik kodları tam olarak bizle uyuşmasa da onu kendi anlam değer dünyamızda kabul edilebilir bir yorumla harmanlayabiliyorduk. Bunu yapamıyorsak elden geldiğince sistemin bize aykırı kodlarına mesafe koymaya çalışıyor hatta imkan oldukça onu dönüştürüyor ve değiştiriyorduk. Böyle yeteneklerimiz de ihmal edilemez.

Tüm bunlar bireysel ahlakı, yaşam tarzını, inancı ve sosyal dönüşümü açıklamak için anlamlı olabilir ancak bunlar sekülerleşmenin bir doktrin ve ideoloji olması için yeterli gelmez. İdeoloji ve doktrin iktisadi ve siyasi bir teorik bütünün icra edilebilir pratik bir formunu ifade eder. Milliyetçilerin sekülerleşmesi bu anlamda onu sistemli bir ideoloji haline getirmeye yetmez zira sekülerleşme milliyetçiliğin sistemli bir ideolojik bir formuna değil bireysel ve sosyal bir dönüşümüne işaret eder, bu ahval modern kapitalist hayatın her ideolojiyi dönüştürdüğü zeminin ortak adıdır. Seküler milliyetçiler ise tıpkı pozitivist taklitçi tanzimat aydın hastalığına tutulmuş gibi davranıyor; hayatı bize ait olmayan bir norm, teori ve pratikten şekillendirelim bu iş kolayca bitsin gitsin diyor. Oysa zor olan direnmek ve dönüştürmek, kendi anlam değer dünyanı hakir görmeden kolektif bir ezikliğe düşmeden sapasağlam yürüyebilmektedir.

Milliyetçiliğin literatürde üç evrensel türü vardır. Sivil, kültürel ve etnik. Bunların dışında primordiyal ve modernist olarak da tasnif edilir ya da dışlayıcı ve kapsayıcı olarak da yorumlanır. Seküler ya da muhafazakâr milliyetçilik ancak kişilerin şahsi anlam değer dünyasının ve yaşam tarzının ferdi bağlar düzeyde milliyetçiliğe kattığı normatif izlerdir.

Etnik milliyetçilik temelde ortak bir soy bağını esas alır. Kültürel milliyetçilik ortak dili, harsı ve terbiyeyi benimser. Sivil milliyetçilik ise temelde ortak bir medeniyet perspektifini esas alır. Bunların hepsi yerine göre ferdi düzeyde seküler ya da non seküler hatta çoğunlukla hibrit izler taşır.

Seküler milliyetçilik tezi ise temelde kendini pozitivist olgucu-maddeci bir yüzeyselliğe indirgemekte, salt batıcı arkaik adaptasyona hapsetmekte ve kişilerin anlam değer dünyasındaki sekülarist normatif inanışları milliyetçiliğe belirleyici sıfat olarak yerleştirmektedir. Üstelik bunu bir yaşam tarzı anlatısına hapsederek rakı-pirzola derecesine kadar düşürmektedir. Hatta bu da yetmiyormuş gibi dini, örfi ve geleneksel ahlakı seküler bir pozisyondan yargılayarak sekülarist biçimde katı bir ahlakçılık da yapmaktadır. Muhafazakarların mutaassıp ahlakçılığı bu anlamda sekülaristlerin yobaz ahlakçılığının yanında belki de çok hafif kalır. Muhafazakarların demokratlığı da yine bu anlamda sekülaristlerin demokratlığından çok daha toleranslı, açık, hoşgörülü ve rölatiftir hatta hayatın pratiğine yatkındır. Muhafazakarların hayatı okuma şekli daha ampiriktir oysa sekülaristler hayatı rasyonalist anlamda okumaya yatkındır. Ampirik olan pratiği, rasyonalist olan teoriği esas alır. Hayat ise rasyonalist bir tahakkümle değil ampirik bir işleyişle kendini icra eder. Totaliterliğe bu anlamda yatkın olan muhafazakarlardan ziyade radikal sekülaristlerdir.

Seküler milliyetçilerin temel tezi ise milliyetçiliği uhrevi, metafizik ya da aşkın belirlenimlerden kurtararak, milliyetçiliği kişinin hedonizm temelinde dünyevi huzur ve mutluluğunu temin edebilmesinde görmesidir. Oysa psikiyatrik literatürde bile dünyevi huzur ve mutluluğun temelinde sadece ve aşırı haz amaçlı bir yaşam olumsuz bir araçtır esas huzur ve mutluluk aşkın birtakım diğergamlıklarda ve kendinden olmayan tüm ötekilere olumlu anlamda verdiklerimizde saklıdır. Türk milliyetçiliğinin vasatı ise kut anlayışıyla, töresiyle ve nizam-ı alem gayesiyle tam da bu metafizik motivasyona oturur.

Milliyetçilik en yalın haliyle, millet olma halinin korunması ve yükseltilmesi olarak tecessüm eder. Bu durum milliyetçiliğin elbette fertlerin hayat kalitesinin arttırılmasına dair yükümlülüğünü doğurur ancak milliyetçilik bununla sınırlandırılamaz. Her türden ideoloji ve her türden milliyetçilik zaten temelde bunu hedefler ancak hududu bu değildir ve özgünlüğü burada aranmaz.

Milliyetçilik bu rasyonel formuyla elbette dünyevidir ancak muhtevasıyla motivasyonuyla da birtakım aşkın inançlara yaslanmadan ayakta duramaz. Seküler milliyetçiler ise onu bu aşkın dünyadan izole ederek köksüz bırakmakta, dünyevi içeriklerini ise muarız bir pozitivist materyalist alana Pro Avrupacı aydınlamacılığa yani hatalı bir dünyevileşmeye yaslamaktadır.

Seküler milliyetçilerin tıpkı soldaki gerici ilerici meselesi gibi ilkel bir bakış açısına yaslandıkları aşikar. Auguste Comte gibi, “Dinler toplumların ergenlik dönemleridir, olgunlaşan toplumlar bu merhaleyi atlarlar” bakışıyla pozitivist-materyalist bir hatalı diskurla hayatı okuyorlar. Oysa maddeyi ve bilimi putlaştıranlardan, yani belirli bir zamanda belirli bir mekanda belirli şartlar altında hakikatin yanılsamalı, sınanabilir ve fakat cüzi bir tarafına tapanlardan doğru bir millet ve milliyetçilik ihdas edilmeyeceği gibi, doğru bir bilgi ve bilim tasavvuru da sadır olamaz.

Aşkınlığı örtük biçimde şamanist ritüellere ve sığ etno sembollere yaslayarak kurtarma çabaları ise oldukça komiktir. Dünyeviliklerini ilkel pozitivist aydınlamacılıkla temelendirmeleri ise absürttür. Güncel konjonktürel olarak kendilerini yasladıkları Sorosçu ve açık toplumcu demokratlık ise son dönemde kaybetmiştir; Pro Avrupacılık ve AB projesi hatta bir AB kalkanı olan NATO ve YATA amentüleri ise son dönemde işlevsizleşerek çökmüştür. Neo liberal kapitalizme yaslanan siyasi pozisyonları ve sol liberalizme yaslanan iktisadi önermeleri günden güne değer kaybetmiştir. Bu anlamda aşkın referansları yetersiz, dünyevi referansları ilkel ve güncel referansları ise her ne kadar gençlere yeni ve cazibeli görünse de esasında köhne ve arkaiktir.

Türk milliyetçiliğinin vasatını diğer milliyetçiliklerden ayırt edecek olan hususlar da aslında nizam-ı alem gayesinde saklıdır. Aşkın tarihi, kültürel ve geleneksel değerlerimizden hareketle yeni ve modern bir nizam kurma arzusudur bizi biz yapan şey. Her milletin milliyetçisi olur ancak biz neden Türk milliyetçisiyiz dediğimizde; bu sorunun altında aleme kendi usulümüz ve esasımızla nizam verme gayemizin özgünlüğüyle cevap verebilme kabiliyetimiz yatar. Klasiği olmayanın moderni olmaz; dünyaya aşkın değerlere yaslanmayan bir milliyetçilik dünyaya içkin bir usul kuramaz.

Biz neden Alman, Fransız ya da İngiliz milliyetçisi değiliz de Türk milliyetçisiyiz sorusuna ancak bu aşkın belirlenimlerden hareketle içkin bir cevap verilebilir. Türk adaletin ve hakkın temsilcisi vasfıyla aleme nizam vermeye dair aşkın değerler gayesini; ilmiyle, kılıcıyla, tekniğiyle yeryüzüne içkin kılandır. Bu uğurda diğergam, fedakar, alturist ve özgeci kimliğiyle konfor alanını terk edebilme cüretidir. Aksi takdirde daha rahat daha mutlu daha konforlu ve daha hedonist amaçlar, bizi bunları kimler nerede temin edebiliyorsa oraya mahkûm kılar ve o tür milliyetçiliklerin hizmetkârı kılar. Her milliyetçiliğin birbirine benzeyen yanlarının başında milletini dünyaya içkin rahat, huzurlu, konforlu ve mutlu yaşatma arzusu yatar ancak milliyetçiliği milletlere has kılan ancak aşkın anlam değer dünyasından dünyaya içkin formlara neşet eden usulleri ve esaslarıdır ki temel belirleyici olan özgünlük de budur. Seküler milliyetçiler bunları anlamlı şekilde tatmin edici biçimde yanıtlayamaz.

Seküler milliyetçilik diye anlatılan ve müellifin birtakım kitaplarda yazdığı iddialar ise evrimsel ve biyolojik olarak milliyetçiliğin ve milletlerin oluşumuna dair bir süreçle başlar. Bunlar entelektüelizme yabancı milliyetçi gençler için yeni ve ilgi çekici gelebilir ancak aslında camianın yetersizliğinden kaynaklanan bir boşluğa denk düştüğü için yeni, güncel ve bilimsel görünmektedir.

Seküler milliyetçiliğin sonraki süreği ise kendini hürriyetçi, piyasacı, teşebbüsçü ve mülkiyetten yana konuşlandıran tezlerin bir araya getirilmesi sürecidir. Elbette bir milliyetçi özgürlükçü, piyasacı, rekabetçi, teşebbüsçü ve mülkiyetçilikten yana olmalıdır ancak liberal demokratik kapitalizm bunun yegane anahtarı değildir. Seküler milliyetçi tezde iddia edilen anlatılar aslında köhne bir liberal demokrasinin ve krizlerle boğuşan bir kapitalizmin çeşitli formlarının işevselliğini kaybetmiş arkaik bir sentezini temsil eder. Bu anlatılan liberal demokrasinin arka planda izleği ise Popperci “açık toplum ve demokratlık” ile Fukuyamacı “küresel köyün sakinleri ve tarihin sonu” tezidir oysa Fukuyama dahi bugünlerde yanıldım demiştir; Poppercılık ise uluslararası arenada çökmüştür. Daron Acemoğlu artık anlamlı reçeteler sunamamaktadır. Harari anlattığı liberal demokrasinin evrimsel kökenine imanını kaybetmiştir. Soros son makalelerinde açık toplumculuğun krizlerini çözmek için ulus üstü açık toplumculuk önererek adeta çırpınmaktadır.

Her neyse, kimi zaman siyasi olarak neoliberal kimi zaman iktisadi olarak sol liberal izler taşıyan bu seküler milliyetçilik tezi, 2008’de dünyada başlayan siyasi ve ekonomik krizle birlikte peyderpey çöküş trendine girmiş ve Batı dünyasında da kabul edildiği üzere son süreçte ağır bir darbe yemiştir. Neokeynesyenizm temelli ortodoks iktisadi ekol çökmüş; liberal demokrasinin kapitalizm ile kurduğu ilişkiler siyasi olarak bambaşka bir çehreye bürünmüştür. Demokratların pax americana tezi işlevini yitirmiştir. Neoliberal kapitalizm göç, yoksulluk ve savaş üretmiş ve toplumsal tepkilerle çöküş trendine girmiştir. AB projesi demokratlar eliyle siyasetin sorunlarına elitist biçimde yaklaşmış, yapay kimlik ajandalarıyla merkez hüviyetini kaybetmiştir. Avrupa refah devleti tezinin iflasını kabul etmiş, NATO temelli güvenlik kalkanı artık tehlikeye düşmüştür. Açık toplumcu küreselleşmeci demokratlık tezinin pratik aktörleri, toplumlarda siyasete çözüm bulamayan elitist anlayışlar olarak yaftalanmış ve otoriter popülist liderlerin cumhuriyetçi ve milliyetçi pozisyonları ulus devletlerin emperyal vizyonlarıyla birleşerek bölgesel güçlere evrilerek güçlenmiştir.

Dünyada ve ülkemizde, tarihin seyri değişirken, konjonktürel dönüşüm yaşanırken ve eski paradigma kırılırken aslında jeopolitik, kültürel, siyasi ve iktisadi sürece dair bu geçiş, son on senede bir fetret dönemi atlattı. Seküler milliyetçilik bu on senelik paradigma krizinde ve konjonktürel fetret döneminde palazlandı. Küreselleşmeci demokratlar ile cumhuriyetçi milliyetçiler bu fetret döneminde tam olarak birbirinden ayrışmamıştı; arada boşluklar ve baglar vardı. Seküler milliyetçiler bu boşluklara yuvalanmayı başardılar. Bir yandan cumhuriyetçi ve milliyetçi olurken diğer yandan küreselleşmeci demokrat takılabildiler. Hem milliyetçi ve cumhuriyeti hem açık toplumcu, küreselleşmeci ve demokrat hem AB ve NATO yanlısı olmak hibrit bir pozisyon olarak fetret döneminde işe yaradı ancak artık konjonktür değişti ve sertleşti hatta paradigma kırıldı dolayısıyla işe yaramıyor. Bugünlerde bunlardan birini seçmek zorundasınız zira iki kutup hasım olarak iyice ayrıştı ve mücadele sertleşti. Milliyetçi ve cumhuriyetçi iseniz AB yanlısı, NATO yanlısı, açık toplumcu ve demokrat olmanız imkansız. Bu yüzden aslında büyük bir krizin içinden geçiyorlar ancak onlar bunun farkında dahi değiller.

Dünya, ABD başta olmak üzere Batı dünyasında başka bir paradigmaya yürümeye hazırlanırken, referanslarını iktisadi olarak neo keynesyen ortodoks ekol içinde ve siyasi olarak Troçkist usullerle arayan bu aktörler, heyecanlı gençler için cazip görünebilir ancak meseleye gerçekten vakıf insanlar için bunlar sadece arkaik bir kazı malzemesidir.

Seküler milliyetçilik tezi için tek avantajlı pozisyon yazının başlarında bahsettiğimiz büyükşehirlerdeki sekülerleşen sosyolojidir ancak bu sosyoloji müellifin zihniyetindeki sığ milliyetçiliğe, arkaik liberal demokrasi anlatısına ve moda trend kapitalizm idrakına hapsolamaz.

Seküler milliyetçilik tezi günün sonunda, İnönücülükle malul, Kemalizm kılıfında ve Atatürk sembolüyle zihinleri iğdiş eden ahvale mukabil azınlıkları sermayede ve bürokraside tekelleştirici vasfıyla, minimalist içe kapanmacı ulus devlet haliyle, konformist memuriyetçilik ve hedonist hayat anlayışıyla ve mandacı Avrupacı dış politik atmosferle birleşerek muhalefete sunuluyor. Erdoğan karşıtlığının gençlerdeki duygusal istismarını kullanarak muhalefeti esir alan bu anlayış, muhalefetin milliyetçi bir kesimine bu deli gömleğini ideolojik olarak giydirmeye çalışıyor. Muhalefetin buradan çıkması elzem ama milliyetçi sekülerlerin buradan çıkması daha da elzemdir.

Seküler milliyetçilik, açık toplumcu, Sorosçu ve NATO’cu hatta AB destekçisi demokratların yarattığı paradigmanın yeni nesil milliyetçilere hibritlenerek eklemlenmesi projesidir. Seküler milliyetçilik sosyolojinin sekülerleşmesiyle fırsat bulan şehirli muhalif yeni nesiller için eski paradigmadan çıkış öncesi son kaçış yolu olarak hibrit bir projedir; yeni milliyetçiliği NATO ve AB’ye küreselci demokrat pozisyondan eklemleme projesidir. Konjonktür, Allah’a şükür ki, tersine döndüğü için bugün hem milliyetçi hem küreselci demokrat hem NATO’cu hem AB’ci olmak imkansız hale geldi, bu yüzden çıkmazdalar.  Seküler milliyetçiler bu paradigmaya ve konjontüre hapsolmuş halleriyle, sağdan Abdullah Gülcü ve Babacancı program ile soldan Kavala-Demirtaş-İmamoğlu programı ile aynı paradigmanın ve konjonktürün çocuğudur. Her ne kadar bu isimlere muhalif olsalar da mezkur köhne projenin ve malul eski paradigmanın diğer ayağı da bunlardır. FETÖ yanlısı darbe destekçisi halleri, İmamoğlu için sokağa dökülen aksiyonerlikleri, demokrasi kamuflajlı ve demokrat paradigmaya dönük hareketleri bunların yansımasından başkası değildir.

Seküler milliyetçilik, milliyetçiliği aşkın ve özgün değerinden düşürme, dünyevileşmesini muarız ilkel pozitivist hallere bağlama, güncelliğini mandacı kültüralist ajandalara eklemleme teklifidir. Seküler milliyetçilik, İnönücülükle malul Kemalist ajandayı, Sorosçu ve Avrupacı hallerle sentezleyen arkaik bir liberal demokrasi ve işlevsel olmayan bir kapitalizm formunu montaj teşebbüsünden ibarettir. Bu montaj yeni konjonktür, yeni paradigma ve yeni dönemde işler değildir.

Visited 329 times, 1 visit(s) today

Close