Her Seçimden Sonra Yeniden Boyanan Bir Kasaba
Çocukluğum küçük bir nahiyede geçti. Eksik bırakılmış kaldırımlar, çamurlu yollar, yazın toza, kışın çamura teslim bir çarşı… Derken bir belediye başkanı geldi; kaldırımlar tamamlandı, kenarlarına bordür taşları dizildi ve o taşlar, tek tek, büyük titizlikle kırmızı-beyaza boyandı. Sonra seçimler oldu, başkan değişti; bu kez taşlar mavi-beyaza döndü. Arkasından yeşil-beyaz, sonra sarı-beyaz… Bir nahiye, her seçimde yeniden boyanıyordu.
O yaşta sorduğum sorular basitti: “Bu boyaya ne kadar para gidiyor?”, “Buna gerçekten gerek var mı?” Büyüyünce anladım ki iktidar, kendini hissettirmek için önce en çok görünen yüzeyleri seçiyor. Kamusal alan, sadece yürüdüğümüz fiziki mekân değil; siyasi iktidarın kendini görünür kılmak için kullandığı bir sahneymiş meğer.
Yıllar sonra, aynı kasabadan bir park hikâyesi kulağıma geldi. Hikâye medyada da yer almış. Belediye başkanı yeni yapılan bir parkta tribün benzeri basamakları gökkuşağı renklerine boyatmış. Bir grup bunu “renkli ve neşeli” bulmuş; başkaları “LGBTİ simgesi” ilan etmiş. Başkan “Gökkuşağı, onların bu simgeyi kullanmasından önce de vardı” demiş; ama gürültü dinmemiş. Sonunda basamaklar “kimse alınmasın” diye tek renge boyanmış.
Tam bu noktada zihnimde bir Nasreddin Hoca fıkrası canlandı: Nasreddin Hoca, oğlu ve eşeğiyle yola çıkar. Önce Hoca eşeğe biner, oğlu yürür; görenler “yazık çocuğa” derler. Bu sefer çocuk eşeğe biner, Hoca yürür; “Babaya saygı kalmamış” der millet. İkisi birden eşeğe biner, “Zavallı hayvanı eziyorlar” diye kınar görenler. İkisi de eşekten iner yürürler; “Bu kadar akılsızlık da olmaz, eşek bomboş gidiyor” diye alay konusu olurlar bu sefer de. En sonunda Hoca ile oğlu, eşeği sırtlarına alıp yürümeye başlarlar. Herkesin sözünü ciddiye alma ve herkesi memnun etme çabası, dünyanın en absürt görüntüsüne dönüşür. Fıkranın komedisi, birkaç kişinin alay etmesiyle sınırlıdır; lâkin kamusal alanda renkler ve semboller üzerinden yürüyen bu mücadeleler, kimi zaman gerçek hayatların yönünü ve gerçek dışlanma deneyimlerini belirleyecek kadar ağır sonuçlar doğurabilir.
Bordür Taşı Siyaseti: Mekânı Damgalamak, “Biz”i Renge Dökmek
Çocukluğumda izlediğim o sahne bugün bana şunu söylüyor: İktidar, önce göz hizasına yerleşiyor. Bir belediye başkanı su şebekesini yenilemeyi, imar planını düzenlemeyi planlıyor olabilir; ama bunların hiçbiri hemen görünmüyor. Kaldırım taşı ise her gün yüzlerce kez göze çarpıyor.
Bordür taşını boyamak, teknik olarak basit ama psikolojik açıdan incelikli bir hamledir; siyaset biliminin alan işaretleme (territorial marking) dediği davranışın yerel bir örneği olarak görülebilir. Bu jest, “Bu şehir artık bizim yönetimimizin damgasını taşıyor” duygusunun betona sürülmüş hali gibidir. Hayvanların kokularını bırakarak bir alanı “kendi bölgesi” ilan etmesine benzer biçimde, belediye yönetimi de mekânı damgalıyor. Elbette bu benzetme insan siyasetini biyolojiye indirgeme iddiası taşımıyor; tam tersine, aradaki farkı görünür kılıyor. Hayvan için işaret, yalnızca “burası benim bölgem” demektir; insan içinse renk, logo ve semboller, hukukla, ideolojiyle, tarih anlatılarıyla örülü bir anlam ağına dönüşür. Kaldırım taşındaki boya, içgüdü değil, bilinçli bir siyasal tercih ve simgesel düzen kurma çabasıdır.
Renklerin parti bayraklarıyla bu kadar sıkı ilişkilendirilmesi, bordür taşını sıradan bir altyapı unsurundan çıkarıp küçük bir kimlik işaretine dönüştürüyor. Bir dönemde kırmızı-beyaz, o partiye yakın duranlar için “biz buradayız” duygusunu güçlendirirken aynı renk, muhaliflerin gözünde mekânı mesafeli ve hatta hafif rahatsız edici kılabiliyor; sonraki seçimde mavi-beyaz geldiğinde bu roller yer değiştiriyor. Sosyal psikoloji açısından bakarsak, insanlar çoğu zaman “biz kimiz?” sorusunun cevabını somut ve kolay fark edilen işaretler üzerinden kurar; renk, logo ve sembol bu yüzden bu kadar yük taşır. Kendi partisinin rengini görüp rahatlayan seçmen için o taşlar, “yalnız değilim” hissini fısıldayan küçük işaret levhaları gibidir; aynı taş, başka bir seçmen için “burada çoğunluk ben değilim” duygusunu tetikleyebilir.
Çocukluğumun geçtiği yıllarda, ulusal standart sarı-beyaz varken yerel yöneticinin parti rengine yönelmesi, bilerek yapılan bir sapma anlamına geliyordu; “devletin rengi” yerine “partinin rengi”ni seçmek, kamusal alanı tarafsız bir zemin olmaktan çıkarıp belirli bir siyasal aidiyetin fonda sürekli görünen imzasına dönüştürüyordu. Bugün Türkiye’de pek çok yerde bordür ve refüjlerin yeniden sarı-beyaz standarda çekilmiş olması, bu deneyimin bütünüyle ortadan kalktığı anlamına gelmiyor; tam tersine, bir dönem yaşanan bu renk oyunları hafızada, kamusal alanın hangi renge emanet edileceği sorusunun ne kadar siyasileşebildiğine dair canlı bir örnek olarak kalıyor.
Türkiye’den çok daha sert bir örnek ise Kuzey İrlanda’da varmış: Katolik ve Protestan mahallelerinde bordürlerin farklı bayrak renkleriyle boyandığını, bunun hem alan işaretleme (territorial marking) hem de nefret suçu bağlamında tartışılan bir sınır çizme biçimi olarak görüldüğünü anlatan çalışmalar var. Bu örnek, sembollerin “sadece boya” olmaktan çıkıp fiziksel gerilimi nasıl tetikleyebildiğini göstermesi bakımından çarpıcı.
Çocuk aklımın sorduğu “Bu boyaya ne kadar para gidiyor?” sorusu, aslında kaynağı nereye ve ne için harcadığımız sorusuydu. Aynı bordür taşını her yönetim değiştiğinde yeniden boyamak yerine uzun süre değiştirmemek teknik olarak daha tutumlu görünür; ama siyaset yalnızca bu tür bir akılla işlemez. Duygular, semboller ve “görünür olma” ihtiyacı da devrededir; bu yüzden kimi zaman boyaya harcanan para, gerçekte “Ben geldim, artık benim dönemim başladı” mesajının bedeline dönüşür.
Yüzeyden bakınca israf, maddenin (burada boyanın ve işçiliğin) gereksiz yere harcanması gibi durur. Ama siyaset açısından bakıldığında, bir de ters yüz edilmiş bir israf algısı vardır: Bazıları için asıl israf, eldeki sembolik fırsatın kullanılmaması, yani “Madem boyayacaktın, bizim renklerimizi vurgulasaydın” ihtimalinin kaçırılmasıdır. Sayıştay gibi denetim mekanizmalarının bu tür harcamalara zaman zaman “kamu zararı” gözüyle bakması da bu gerilimi artırır.
Belki de çocukluğumda içime sinmeyen o sürekli boya değişimi, gerçek sorunlarla uğraşmanın zorluğu karşısında renge yüklenerek kolay zafer üretme arzusunu gösteriyor. Kaldırım taşı, bir yandan üzerine boya sürülen sıradan bir beton parçası, öte yandan iktidarın kendini görmek ve göstermek için kullandığı küçük bir yüzeydir.
Gökkuşağı Basamaklar: Yerel Bir Parkta Büyüyen Küresel Gerilim
Bordür taşları, kamusal alandaki sembolik mücadelenin sadece başlangıcıdır. Zamanla siyaset bu mührü daha kalın harflerle vurmaya başlar: saat kuleleri, dev bayraklar, yeni belediye logoları, değiştirilen amblemler. 31 Mart 2024 yerel seçimlerinden sonra farklı şehirlerde yaşanan heykel ve tabela tartışmaları da bunun güncel örnekleridir: Bir yerde kavşaktaki bozkurt heykelinin dikilmesi ya da kaldırılması, başka bir yerde belediye binasının tabelasına “T.C.” ibaresinin eklenmesi, iktidar değişikliğinin ilk işareti olarak yine önce sembollere yansır.
Bordür taşlarının ötesine geçen asıl ilginç örnek ise, o parkta yapılan gökkuşağı merdivenleridir. Tribün gibi tasarlanmış basamaklar, insanların oturup sohbet ettiği, çocukların koşturduğu, gündelik hayata sahne olan bir alandır. Gökkuşağı renkleri de bunun üzerine eklenmiş bir neşe katmanı gibi duruyor: “Burası gri değil, hayat dolu.”
Ne var ki bir grup için aynı renkler, bambaşka bir hikâyeyi tetikliyor. Onların gözünde o basamaklar, “LGBTİ propagandası” denilen, korku ve öfkeyi aynı anda uyandıran bir simgeye dönüşüyor. Belediye başkanı “Gökkuşağı, onlardan önce de vardı” dediğinde haklıydı: Gökkuşağı, yağmurun ardından beliren bir mucize, mitolojilerde barışın ve rahmetin sembolü. Ama semboller sadece kökenleriyle yaşamıyor; zamanla üstlerine eklenen yeni anlamlarla yeniden doğuyor.
20. yüzyılın sonlarına doğru, bu eski sembole yeni bir anlam ekleniyor. Cinsel yönelim ve kimlik temelli ayrımcılığa karşı hareketler, gökkuşağını “çeşitliliğin, görünürlüğün ve onurun” simgesi olarak sahipleniyor. İşte tam burada, küçük bir kasabanın parkındaki basamaklar, farkında olmadan küresel bir kültür savaşının cephe hattına dönüşüyor. Bazıları için bu basit renkler, aile, mahalle ve gelecek nesiller üzerine derin bir kültürel endişeyi tetikliyor.
Bu soruların tümü, parkın merdivenlerine sürülen tek bir boya tabakasına yükleniyor. Böylece gökkuşağı meselesi, yalnızca bir renk tartışması olmaktan çıkıp, konuşulamayanların sembolik bir kavga üzerinden dolaylı biçimde sahneye çıktığı bir alana dönüşüyor.
Asıl paradoks şurada: Gökkuşağı tam da farklı renkler yan yana durabildiği için bir aradalığı temsil ediyor; ama toplum bu birlikte durma fikrine hazır değilse, gökkuşağı “fazla riskli” geliyor. Gökkuşağından duyulan rahatsızlık, kendi içimizdeki çoğulluğa tahammülsüzlüğümüzü de ele veriyor.
Sembollerin Psikolojisi: Kimlik ve Popülist Sıkışma
Bordür taşlarının parti rengine boyanmasında da, park merdivenlerinin gökkuşağına çevrilmesinde de, hep aynı soru karşımıza çıkıyor: “Kim bizden, kim değil?” Sosyal psikoloji, insanların kendilerini “biz” üzerinden tanımladığını söylüyor. Bu “biz” kümeleri, gündelik hayatta semboller üzerinden görünür oluyor: renkler, bayraklar, işaretler.
Bir kente girdiğinizde hangi bayraklar asılı, hangi renkler baskın soruları, henüz kimseyle konuşmadan size bir şey söyler: “Burası kimin evi?” Ama her “biz” tanımı, otomatik olarak bir “onlar” da üretir; renkler aidiyeti pekiştirirken aynı zamanda dışlamanın da potansiyel taşıyıcısı olur.
Siyaset teorisinde maliyetli sinyalleme (costly signaling) diye bir kavram vardır: Bir aktör, bir konuda ne kadar ciddi olduğunu, bunun için bedel ödeyerek gösterir. Bordür taşını parti rengine boyamak ya da gökkuşağı merdivenlerini savunmak veya silmek de bu anlamda birer maliyetli sinyallemedir; yönetici, bu sembolik hamleyle belirli bir kitlenin hassasiyetine ne kadar önem verdiğini -gerekirse tepki çekme, oy kaybetme pahasına- ilan etmiş olur.
Gökkuşağı örneğindeki asıl çarpıcılık, gürültülü tepkinin gerçek kitleselliği konusundaki belirsizlikte yatar. Bu belirsizliğin bir yüzünde, “Ne var bunda?” deyip içinden geçenle yetinen, yüksek sesle konuşmayan geniş bir kesim vardır; diğer yüzünde ise, kendi öfkesini tüm toplumun duygusu sanmaya çok yatkın küçük ama gürültülü bir grup. Bu durumun psikolojide bir adı var: plüralist cehalet. Herkes, diğerlerinin ne düşündüğünü tam bilmediği için, yüksek sesle konuşan azınlığın aslında çoğunluk olduğunu zannedebilir. Başkan, birkaç sert manşeti, bazı sosyal medya paylaşımlarını ve kameralar önünde yapılan çıkışları gördüğünde, bunları kolayca “milletin büyük kısmının tepkisi” sanmaya başlar.
Sembol her gün göz önünde olduğu için, siyasetçi açısından “düzenlenmesi gereken bir kriz nesnesi”ne dönüşür. Böylece renkler, sadece gerçek duyguların değil, zannedilen duyguların da esiri olur. Belki de boyanın asıl trajedisi burada: Betonun değil, algının üzerine sürülüyor fırça.
Popülist siyaset, “halk”tan söz etmeyi sever; ama sanki tek bir halk varmış gibi konuşur. Hem bu hayalî bütüne hitap ettiğini iddia eder, hem de onun adına bir düşman tarif eder: elitler, dış güçler ya da mahallenin değerlerini bozduğu ileri sürülen ötekiler. Gökkuşağı tartışmasında bu öteki, kimi zaman “aileye savaş açanlar”, kimi zaman “mahallenin ahlakını bozanlar” olarak kodlanır. Oysa bordür taşlarıyla, gökkuşağı basamaklarıyla yaşanan gerilim bize tam tersini gösteriyor: Aynı şehirde, aynı sokakta yürüyen insanlar, aynı rengi bambaşka anlamlarla okuyor; “halkın hassasiyeti” denilen şey, aslında çok farklı kırılmalar, çatışmalar ve sessizlikler içeriyor. Yerel yönetici kendini “halkın adamı” olarak gördüğünde, fiiliyatta çoğu zaman şöyle düşünür: “Halkı ne rahatsız ediyorsa ondan kaçınayım, ne memnun ediyorsa ona yöneleyim.” Ama ortada tek bir halk yoktur; bordür taşlarını parti rengine boyadığında bir kesim sevinir, bir kesim homurdanır; gökkuşağı merdivenlerini yaptığında birileri “nihayet renk geldi” derken, başkaları “mahallenin dokusu bozuluyor” diye itiraz eder; taşlar yeniden sarı-beyaza döndüğünde bile, kimileri bunu “normalleşme” sayarken, kimileri içinden “bizim renklerden vazgeçtiler” diye geçirir.
Popülist sıkışma işte burada yaşanıyor: “Herkesi memnun etmek zorundayım” ile “Halk zaten bir bütündür, tek sesi vardır” varsayımları çarpışınca, Nasreddin Hoca’nın eşeği taşıması durumu çıkıyor ortaya. Başkan, bordürlere parti rengini vurduğunda eleştiri alıyor; gökkuşağına izin verdiğinde eleştiri alıyor, griye döndüğünde yine eleştiri alıyor. En sonunda, tıpkı eşeği sırtlayıp yürüyen Hoca gibi, sembolleri hiçbir şey söylemeyen, renksiz, steril bir noktaya çekiyor. Kamusal alan, renk üzerinden yürütülen kavganın yorgunluğu yüzünden yavaş yavaş anlam kaybediyor.
Popülist siyaset, “kimseyi küstürmeyeyim” kaygısıyla sembolleri düzleştirirken, kamusal alanı kişiliksizleştirme riskini de beraberinde getiriyor. Halbuki, belki de demokrasinin olgunlaşması, renklerin tamamen silinmesinde değil, farklı renklerin birbirini tehdit etmeden yan yana durabildiği bir zeminin kurulmasında saklı.
Eşeği Taşımak ile Şehri Boyamak Arasında
Çocukluğumun bordür taşlarıyla bugünün gökkuşağı merdivenleri yan yana geldiğinde, ortaya aynı sorunun iki farklı sahnesi çıkıyor: Kamusal alan kimin yüzünü taşıyacak, kimin rengini görünür kılacak? Bir zamanlar her yönetim değişikliğinde parti renklerine boyanan taşlar, yerel iktidarın meşruiyetini ve aidiyet duygusunu kaba çizgilerle gösteriyordu; bugün bir parkın basamaklarına sıkışan gökkuşağı tartışması, aynı mücadelenin kimlik ve hayat tarzı boyutuna uzanmış hâli gibi duruyor.
Gökkuşağına gelen tepkiler üzerine merdivenlerin tek renge boyanması, Nasreddin Hoca’nın fıkrasındaki o son sahnenin siyasal bir versiyonu: Ne yaparsa yapsın eleştirilecek olduğunu fark eden yöneticinin, sonunda en az riskli, en az anlamlı, en renksiz seçeneğe sığınması.
Halbuki başka ihtimaller de var. Bir park merdiveninin rengi, kapalı kapılar ardında belirlenen bir detay olmak yerine mahalle toplantılarıyla, gençlerin katıldığı atölyelerle, hatta kimi şehirlerdeki katılımcı bütçeleme örneklerinde olduğu gibi doğrudan sakinlerin oyuna açıldığında, aynı mekân bölünmenin değil birlikte düşünmenin zemini hâline gelebilir. Bu tür katılımcı süreçleri destekleyen ve her gelen yönetimin kamusal alana kendi mührünü vurup öncekini bütünüyle silmesini sınırlayan daha genel kurumsal düzenlemeler de düşünülebilir. Yerel özerklik ile ortak kamusal hafıza arasındaki denge, yalnızca iyi niyete bırakılamayacak kadar önemli görünüyor.
Belki de mesele, kamusal alanı bütünüyle nötrleştirmek ya da tek bir rengin hâkimiyetine teslim etmek arasında seçim yapmak değil. Asıl ihtiyaç, farklı sembollerin birbirini imha etmeden yan yana durabildiği bir olgunluk düzeyi. Kaldırım taşlarının ve park merdivenlerinin bize hatırlattığı şey şu olabilir: Bir şehir, yalnızca yolların ve binaların toplamı değildir; üzerinde yürürken hangi renge, hangi sembole tahammül edebildiğimizin de aynasıdır. Ve bazen siyasetin boyadığı taşlardan çok, o taşlara bakarken içimizde boyadığımız sınırlar daha belirleyici olur.






