Siyaset

Eski Paradigmadan Yeni Paradigmaya Geçerken: Konjonktürel Kırılma Hatları

Tarihin seyri insanlar, toplumlar ve devletler için belirli zamanlarda nadiren büyük kırılmalarla yön değiştirir. Ekonomik, jeopolitik, kültürel, diplomatik ve siyasi kırılmalar belli belirsiz bir denk gelişle kimi zaman rasyonel kimi zaman irrasyonel biçimde hatta pek çok kez bunların girift şekilde üst üste gelmesiyle ancak tarihin akışında belirgin ve büyük kırılmalar yaşanır. Bugünler de işte öyle günler.

Tarihin akışı değişiyor, konjonktür yeniden şekilleniyor, paradigma kırılıyor mamafih eskinin yerini bütünüyle görkemli biçimde yeniye bıraktığı oldukça heyecanlı ve bir o kadar da sancılı bir dönemden geçiyoruz; aslında sadece biz değil tüm dünya böyle bir kırılmanın ortasında bekliyor.

Konjonktür değişirken, paradigma kırılırken, tarihin akışı yeniden yazılırken sürece dair alt başlıkları kısaca izah etmekte fayda görüyorum.

Birincisi ve en önemlisi, neo liberal-sol liberal demokrasi projesi çöktü. Doksanlardan itibaren tüm dünyaya iktisadi, siyasi ve kültürel bir nizam verme iddiasıyla hayatımıza giren bu proje, son zamanlarda ciddi bir krizin içine girdi ve artık çöküş alametleri göstermeye başladı. 2008 küresel kriziyle ilk finans krizini yaşayan müesses nizam, pandemiyle ikinci krizini yaşadı ve sonrasında çöküş alametleri siyasi ve kültürel olarak da aşikar hale geldi. ABD demokratları şemsiyesinde yürütülen AB demokrasi distrübütörlüğü, el altından kolonyalizm faaliyetlerine girişince buna karşı toplumlarda huzursuzluk, çatışmalar ve savaşlar arttı. Göç ve göçmen sorunu durdurulamaz hale geldi. Yoksullaşma derinleşti ve kalıcı bir yaşam tarzına dönüştü. Sermayedarlar, vatandaş aleyhine ve kamu zararı pahasına devletlerle illegal ilişkiler geliştirerek büyüdü. Neo- Keynesyen biçimde işleyen finans sistemi ve türev pazarlar sermayedar ile kamusal fayda arasındaki makası açtı. Özgürlük, hukuk ve demokrasi yerine birçok bölgede yoksulluk, kaos ve anarşi kendini hakim kıldı.

İkincisi, Amerika’nın demokrasi distrübütörlüğü projesi yani “Pax Americana” çöktü. Clinton, Obama, Biden dönemleriyle son dönemde yakından tanıdığımız bu proje dünyaya demokrasi ihracıyla aslında içten içe bir post modern kolonyal faaliyet yürütmekteydi. Bu projeyi son dönemde küreselleşme başlığıyla aslında fazlaca tartıştık. Yahudi sermaye lobileri, neoconlar ve demokratlar iş birliği halinde bu projeyi yürütüyordu. Hedefte Ortadoğu, Türkiye, Rusya ve Doğu Avrupa vardı. Müttefikleri AB, Çin ve İran idi. ABD bu bölgelere büyük yatırımlar yaptı ancak istediği sonuçları alamadı zira karşısında büyük bir toplumsal direnç ve ulus devlet gerçeği vardı; özetle bu hayali proje sahici bir duvara çarptı. Trump seçimleri iki kez cumhuriyetçiler lehine kazandı, ilk dönem muktedir olamasa da ikinci döneminde muktedir olma yolunda ciddi adımlar attı. ABD dış politikası küreselci, neocon ve demokratların elitist koalisyonundan sıyrılarak popülist ve fakat izolasyonist bir tavır takındı. Bu tarihi bir kırılmaydı zira müesses nizam çatırdıyor, Trump vesayet sistemine karşı üzerine yapıştırılan “deli” yaftasıyla aslanlar gibi çarpışıyordu. Hedef artık AB, Çin ve İran’dı. Türkiye, Ortadoğu ve Doğu Avrupa yeni müttefikler olarak belirlenmişti.

Üçüncüsü, Avrupa Birliği projesi çatırdadı ve dağılmanın eşiğine geldi. ABD, NATO yoluyla AB ülkelerine ciddi bir güvenlik şemsiyesi sağlamıştı. Böylece uzun süre güvenlik harcaması yapmadan kalkınan AB, sömürge kaynaklarıyla da uzun süre bu kalkınmayı destekledi. AB projesi refah devleti iddiasını, Keynesyen müdahalecilikle, bürokratik ataletle, kurumsal hiyerarşiyle beraber sosyal demokrasi ve sol liberalizm arasında salınan bir fantaziyi böylece rahatlıkla hayata geçirebildi. Trump ile kırılan dış politik atmosfer, AB için tehdit arz ediyordu. NATO artık işlevsizleşmiş ve güvenlik şemsiyesini AB ülkelerinin üzerinden kaldırmıştı. Sömürü kaynakları da günden güne ya tükenmiş ya el değiştirmiş ya da toplumların uyanışıyla bitme noktasına gelmişti. Böylece artık hayatın acı gerçekleriyle yüzleşen AB ülkeleri, refah devletinin sürdürülemez olduğunu birer birer ilan etmeye başladı. Demokratların sol pozisyondan ürettikleri sahte kalkınma ve yalancı refah artık onlar için siyasi ve ekonomik birer istikrarsızlık kaynağı olacaktı. İngiltere Brexit ile projeden ayrılmış; Almanya ve Fransa’da merkez addedilen demokratlar inişe geçmişti. Son dönemde pek çok ülkede hükümet kurulamaz, kurulsa bile sürdürülemez bir pozisyona evrildi. AB ulus ötesi küreselleşmeci bürokrasinin sol demokrat hayalini artık neredeyse rüyalarda görecekti.

Dördüncü kırılma, ABD ve AB temelli demokratların siyasete elitist yaklaşımlarının toplumsal tabandan yükselen popülizme çarpmasıyla gerçekleşti. Woke temelli elitisit siyaset anlayışı siyasetin ihtiyaçlarına yabancı ve sahici çözümlere bigane kalıyordu. Yapay kimlik setleri üzerinden yükselen aşırı duyarcı ve aşırı hassasiyetçi yaklaşım hayatı yaşanamaz hale getirdiği gibi gündelik sorunları da büyütmüştü. Merkez demokrat siyasetçiler bu tuzağın pençesinde günden güne iktidarlarını kaybettiler. Yükselen daha sağ ve daha sol alternatif siyasi çözümleri de yaftalayarak faşist, radikal, deli saçması ve popülist olarak görmeyi sürdürdüler. Böylelikle çöküşlerini de perçinlemiş oldular. Aile yapısı, toplumsal huzur ve devletin güvenliği post modern woke elitizmiyle tehdit edilir hale gelince büyük bir kamusal direnişle karşılaştılar. Soros destekli açık toplumcu küreseleşmeci demokratların kültürel, siyasi ve ekonomik olarak çıkmaza soktuğu bu süreç; best seller teorilerle aklanmaya çalışıldı. Daron Acemoğlu kapsayıcı kurallar ve kapsayıcı kurumlar teziyle açıkladığı refah devletinin çöküşünü artık açıklayamaz hale gelmişti. Harari savunduğu liberal demokrasi tezini artık eski imanıyla savunamıyordu. Fukuyama tarihin sonu dediği liberal demokrasiden neredeyse artık çark etmişti. Poppercilik çökmüş, açık toplumculuk iflas etmiş, best seller kitaplar sattıklarıyla kalmıştı. Soros son makalelerinde açık toplumculuğun liberalizm, demokrasi, kapitalizm ve dijitalleşme süreçlerinde girdiği krizlere çözüm adına ulus düzeyinden ulus üstü düzeye taşınması gerektiğini iddia ederek adeta çırpınıyordu.

Beşinci kırılma, ülkelerin dış politika ve diplomaside liberalist bağımlılık tezinden realizm temelli güç mücadelesine dönüşüyle oldu. Soft Power gibi liberalist diplomatik süreçler terk edilerek Hard Power gibi realist çözümlerle neticeler alınmaya başlandı. Bu durumun dünyada bölgesel çatışma ve savaşları tetikleyeceği öngörülse de otoriter popülist liderlerin esnaf pazarlığıyla iş bitiriciliği devreye girerek çatışma ve savaşlar daha sahici biçimde çözümlere kavuşturuldu. Ne de olsa hümanizm temelli elitist demokratlara tekrar ihtiyaç olması için büyük savaşlar sonrası regülasyoncu dönemler gerekliydi; otoriter popülist liderler bunu fark etmiş olacak ki hümanist ve elitisit demokratlara tekrar ihtiyaç olmasın diye adeta tek tek savaş sönümlendiriyordu. Küreselleşme yerini küresizleşmeye bırakırken, bölgesel güçler yeniden çok kutuplu dünya düzeninde yerlerini almaya başlamıştı.

Özetle ABD demokratları kaybetmiş, AB projesi çöküşün eşiğine gelmiş, açık toplumcu küreselleşmeci neo liberal sistem iflas etmiş, elitist woke siyaseti bitmişti. Ulus devletler cumhuriyetçi vizyonlarıyla ve onları taşıyacak karizmatik liderleriyle yükseliyor hatta bu yükselişi çok kutuplu dünyada maksimalist ve realist bir dış politikayla bölgesel emperyal bir misyona dönüştürüyorlardı.  

Türkiye bu süreçlerden nasıl etkilendi ve neler yaptı peki, bir buraya göz atalım…

Tayyip Erdoğan iktidarını kabaca üç döneme bölerek incelemek gerekir. 2002-2010 arası ilk dönemi açık toplumcu, küreselleşmeci, liberal demokratlarla iş birliğiyle iktidara geldiği ve güçlendiği dönem oldu.

İkinci dönemi 2010-2017 arası kabaca fetret dönemi olarak nitelendirilebilir. Eski paradigmanın terk edildiği ancak yeni paradigmanın henüz ikame edilemediği dönem.  Gezi olayları, Çözüm Sürecinin bitişi, 17-25 Aralık ve 15 Temmuz ile geçen kritik süreçler. Bu dönemde Erdoğan her bir büyük hadisede eski paradigmaya dair ortaklarını sırtından atmış, onların küresel destekçilerini de bir bir kapı dışarı etmeyi başarmıştı. Bu dönemde Erdoğan adeta dünyada yükselen yeni konjonktür ve yeni paradigmaya dair pilot lider ve pilot bölge gibi davanmış ancak sürecin dünyada bize göre daha yavaş gitmesiyle uzunca süre yalnız kalarak eski konjonktür ve eski paradigmanın kalıntılarına karşı direnmeye mecbur kalmıştı. Direnişin son safhasında Devlet Bahçeli sürece omuz vermiş, yalnızca devletin bekasını sağlamakla kalmamış, bekanın kök tehdidi olarak eski paradigmanın memleketten kazınmasında da büyük rol oynamıştır.

2017 sonrası dönem ise sürecin geldiği son dönem oldu. Rejim değişti ve yeni paradigmanın yükselen dinamikleriyle uyumlu bir konjonktür yakalandı. Beştepe ve Külliye ittifakı meydana geldi. Ulus devletin ittihatçı misyonu ile cumhuriyetçi vizyonu entegre edilerek maksimalist ve realist bir emperyal bölgesel güç olmaya soyunuldu.

Rejim artık ulus devletin cumhuriyetçi emperyal pozisyonunu içerde Türk Müslüman terbiyesine ve sosyolojisine yaslanan Enverist karakteriyle temsil ediyordu; Enverist karakter dışarda da kendini gösteriyor, Türkiye realist ve maksimalist yayılmacı bölgesel güç olma iddiasıyla bu iddiasını tahkim ediyordu. Rejim, içerde eski sağ neo liberal ve sol neo liberal demokrat unsurlara ve ana muhalefete karşı Hamidist bir müstebit usulle yürüyordu. Güçler ayrılığı yerine güçler birliği sağlanmış, De Gaulle sistemine benzer şekilde 50 artı 1 ile meşruiyet krizi sona ermiş ve yürütme istikrarı sağlanmış, uzun ve meşakkatli bir sabredişten sonra dünya konjonktürü ülkemizle benzer bir pozisyona gelmiş, rejim artık böylece kalıcı bir mevzi sağlamıştı.

CHP ise ana muhalefet hattında 10 Aralık çetesinin meşru görünümlü gayrı meşru darbesiyle Kılıçdaroğlu liderliğinde uzun süre yürüdü. Bu pozisyon eski paradigmanın ve eski konjonktürün uzun süre tahkim edilme çabasına dönüktü. Küreselleşmeci sol liberal demokrat pozisyonuyla, açık toplumcu hevesleriyle, AB projesine dönük hedeflerleriyle ve woke siyasetini benimseyişiyle Y-CHP tam bir eski dünya siyasetinin içerdeki tanzim merkezine dönüşmüştü.

Erdoğan karşıtlığının duygusal istismarı büyüdükçe ana muhalefet bu arkaik ve köhne projeyi şehirli muhaliflere yeni ve çağdaş bir ideolojik deli gömleği olarak giydirmeyi başardı. Muhalif ahali artık bu derme çatma kırık dökük ideolojimsi yapıyı amentü bellemiş konsolide bir kitleye dönüştü.

İnönücülük, Kemalizm kılıfında ve Atatürk sembolüyle zihinleri iğdiş eden ahvaline mukabil azınlıkları sermayede ve bürokraside tekelleştirici vasfıyla, minimalist içe kapanmacı ulus devlet haliyle, konformist memuriyetçilik anlayışıyla ve mandacı Avrupacı dış politikayla birleşerek muhalefete sunuluyordu. Projenin temelini güncel haliyle yetmez ama evetçiler, ikinci cumhuriyetçiler, açık toplumcu demokratlar işgal ediyordu. Erdoğan’ın ilk dönemden sonra sırtından attığı ne kadar aktör ve yapı varsa ana muhalefette tekrar saf değiştirerek karşımıza çıktı. Yerel seçimlerin kazanılmasıyla süreç diri tutuldu. Abdullah Gülcü ekolün türlü halleri Kılıçdaroğlu öncülüğünde Altılı Masa olarak önümüze sunuldu. İYİ Parti sürece, Altılı Masa’ya, ve dayatılan adaya razı olmayan tek yapıydı ancak bocalıyordu. Bir yanıyla teorik olarak ve zihniyet haliyle eski konjonktür ve eski paradigmayı temsil ediyor diğer yanıyla yeni paradigma ve yeni konjonktüre göre pratik siyaset işletmek istiyordu. Kriz 2023 seçimleriyle açığa çıktı ve eski dünya muhalefet saflarında seçimin kaybedilmesiyle memlekette de tarihe karıştı. Sürecin daha sonra rotayı İmamoğlu’na kırmasıyla bir süre daha pasif bir direniş sergilense de rejim bunu fark ederek adeta bir beka tehdidi olarak algıladı ve projeyi kökünden kazıdı. Abdullah Gülcü perspektiften önce Kılıçdaroğlu yenildi sonra da Kavala-Demirtaş-İmamoğlu üçgeninin eski dünyacı siyaseti içerde karanlık bir mahpusluğa gömüldü. Yeni anayasa süreci ile inşallah üçüncü cumhuriyete merhaba diyeceğiz.

Türkiye, hülasa, iki ayrı cumhuriyet dönemi yaşadı ve bugünlerde üçüncü bir cumhuriyeti inşa etmenin arifesine geldi.  Süreci birinci ve kurucu vesayetçi cumhuriyet dönemi ile ikinci ve yıkıcı cumhuriyetin demokrat dönemi olarak kabaca ayırabiliriz. Birinci kurucu cumhuriyetin arkasında İttihat Terakki, ikinci yıkıcı demokrat dönemin arkasında Hürriyet İtilaf zihniyeti saklıdır. Üçüncü cumhuriyet ise içimizdeki itilafçıların temizlendiği, ittihatçıların ise millet ve devletle uzlaşarak yeniden entegre olduğu bir dönemin habercisidir.

Fikirtepe Dergisi olarak,

Birinci ve kurucu cumhuriyete elbette minnettarız ama eksiklerinin, aşırılıklarının ve yanlışlarının da farkındayız. Neleri nasıl daha doğru daha iyi daha güzel yapabiliriz diyerek bu süreci kendimize referans noktası alıyor ve olumlu bir tecrübe olarak görüyoruz. 

Demokrat naralarla memleketi ve sistemi yıkıma götüren ikinci cumhuriyetçilerin ise tam karşısındayız ancak bunu da neleri nasıl niçin yapmamalıyız şeklinde bizlere gösteren olumsuz bir tecrübe olarak görüyoruz.

Üçüncü cumhuriyeti bu iki grand ve majör tecrübeden hareketle inşallah bizler inşa edeceğiz. 

Temel iddiamız üçüncü cumhuriyetçiliktir ve aktüel usulümüz üçüncü yoldur, vesselam…

Visited 96 times, 1 visit(s) today

Close