Türkiye’nin entelektüel tarihinde, üzerinden altmış yıl geçmesine rağmen Asya Tipi Üretim Tarzı (ATÜT) tartışmaları kadar konuşulmuş, ancak bir o kadar da bugüne dair semptomatik veriler sunan başka bir başlık yoktur. Bugün, neoliberalizmin (ve sonrasının) yarattığı entelektüel kuraklıkta, Doğan Avcıoğlu gibi bir ismin mezarından çıkarılıp tabiri caiz ise bir kurtarıcı gibi masaya sürülmesi, aslında bu ismin bugüne dair mucizevi reçeteler sunmasından değil, günümüzün derin ideoloji yoksunluğundan kaynaklanmaktadır. Bu diriliş, bir rönesans değil, entelektüel bir fakirliğin itirafıdır.
Entelektüel Fakirlik ve Kullanma Kılavuzu Arayışı
1960’lar Türkiye’si, “neden geri kaldık?” ve “nasıl kalkınacağız?” sorularının sorulduğu, dünyanın sömürgecilik sonrası yeni arayışlara girdiği dinamik bir dönemdi. O dönemin aydınları, ister Avcıoğlu gibi “zinde kuvvetler” arayışında olsun, ister Kemal Tahir gibi “Kerim Devlet” tezini savunsun, kendi çağlarının sorularına özgün cevaplar üretmeye çalışan figürlerdi. Ancak bugünün Türkiye’sinde, bu tartışmaların yeniden alevlenmesi, yeni bir teori üretme kapasitesinin yitirildiğini göstermektedir.
Günümüzde siyasetin ve düşünce dünyasının çölleşmesi, neoliberalizm sonrası dünyanın jeopolitiğinin henüz jeokültürünü oluşturamaması, yeni fikirlerin doğmasını engelleyen faktörlerdir.İdeolojik bir üretim yapamayan, geleceğe dair kendi hikayesini kuramayan bugünün kuşakları, çaresizce geçmişe dönmekte ve 60 yıl öncesinin tartışmalarında bir şablon aramaktadır. Bu durum, bozulan karmaşık bir makineyi tamir etmek için, artık üretilmeyen eski bir modelin kullanma kılavuzunu tavan arasından indirmeye benzemektedir. Ancak sorun şudur ki; makine değişmiştir, kılavuz eskidir ve bu okuma biçimi, makineyi çalıştırmaktan ziyade, tamircinin çaresizliğini gizlemeye yaramaktadır.
Avcıoğlu’na Dönüş: Kemalizm’i Kurtarma Telaşı
Doğan Avcıoğlu’nun dirilmesinin veya hortlatılmasının ardındaki temel motivasyon, özellikle muhalif kesimlerdeki ideolojik boşluktur. Ak Parti iktidarının uzun süreli hegemonyası karşısında, muhalefetin sığındığı “Kemalizm” kavramının içi zamanla boşalmış; sadece bir yaşam tarzı savunusu veya laiklik vurgusuna indirgenmiştir.
İşte bu noktada Avcıoğlu, Kemalizm’i sosyalist bir damarla aşılayarak (Sol Kemalizm) onu bir sistem tartışması haline getirmeye çalışan “son insan” olarak hatırlanmaktadır. Bugünün muhalif gençliği ve aydınları, yerli ve milli bir sol duruşun mümkün olup olmadığını sorgularken, aslında Avcıoğlu’nun şahsında bugünkü sistemsizliklerine bir baba figürü aramaktadır. Ancak bu geri dönüş, Avcıoğlu’nun teorilerinin (devrimin asker & sivil aydın zümresiyle yapılması fikri gibi) bugünün Türkiye’sine uyumlu olmasından değil, bugünün muhalefetinin yeni bir strateji üretememesinden kaynaklanmaktadır. Avcıoğlu’nu okumak, bir çözüm bulmaktan çok, Kemalizm’in kaybedilmiş potansiyeline duyulan bir nostaljiyi tatmin etmektedir.
Karşıt Kutupların da Dirilmesi: Topyekun Bir Kısırlık
İdeolojik yoksunluk sadece sol veya Kemalist kanatta değil, sağ ve liberal kanatta da kendini göstermektedir. Avcıoğlu nasıl dirildiyse, onun dönemsel karşıtları olan Kemal Tahir ve İdris Küçükömer de aynı sebeple dirilmektedir. Daha doğru bir ifadeyle diriltilmektedir.
Muhafazakar kanat, kendi tarih okumasını temellendirecek entelektüel derinlikten yoksun kaldığında, Kemal Tahir’in “Osmanlı sömürücü değildi, Kerim Devlet idi” tezlerine sarılmaktadır. Benzer şekilde, sol liberal diyebileceğimiz Birikim Dergisi çevresi de Türkiye’deki bürokratik vesayeti eleştirmek için İdris Küçükömer’in “Türkiye’de ilericiler aslında gericidir” tezini bir şablon olarak kullanmıştır.
Ancak 1960’larda yapılan hatanın bir benzeri bugün de tekrarlanmaktadır: O dönem nasıl Fransız Devrimi veya Sovyet modelleri (ve hatta Çin Devrimi) Türkiye’ye bir şablon olarak uygulanmaya çalışıldıysa, bugün de 60’ların teorileri bugüne şablonlanmaya çalışılmaktadır. Oysa tarih, geçmişi öğrenmekten ziyade, geleceği inşa etmek için bir araçtır; yapılan her tarih okuması aslında geleceğe dair bir siyasi planın parçasıdır. Bugünün sorunu, geleceğe dair bir planın (ideolojinin) olmaması, dolayısıyla geçmiş okumalarının da bir plan değil, sadece bir kaçış, nostaljik bir kaçış olmasıdır.
İdeolojisizliğin Gölgesinde Bir Okuma
Doğan Avcıoğlu ve neslinin yeniden gündeme gelmesi, onların fikirlerinin zamansız doğruluğundan ziyade, bugünün düşünce dünyasının çoraklığını kanıtlamaktadır. “Biz neden bu haldeyiz?” sorusuna verilecek cevabı 1960’ların tozlu raflarında aramak, bugünün maddi koşullarını ve gerçekliğini analiz etmekten kaçmaktır.
Bu tekrar okumalar, ideolojik bir omurga üzerine bina edilmediği sürece faydasızdır. Çünkü yapılan şey, tarihi anlamak değil, bugünkü siyasi kısırlığı geçmişin gölgesine saklanarak meşrulaştırılmasıdır. Avcıoğlu’nu değerli kılan kendi dönemindeki özgün arayışıydı; bugün onu diriltmek ise bizim özgün bir arayıştan ne kadar uzak olduğumuzun hazin bir göstergesidir.






