2:30 pm Emre Erdoğan, Interview, Röportaj, Siyaset

2019 ve 2024 Yerel Seçimleri ve Muhalefet- Part I

Emre Erdoğan ile Seçim Özel

2019 yılında muhalefet blokunun pek çok büyük şehirde belediyeleri iktidarın elinden aldığına şahit olduk. O günden bugüne özellikle 14-28 Mayıs seçimleriyle birlikte muhalefet ciddi bir kırılma yaşadı. Sizce 2019 yerel seçimlerinden bugüne hangi dinamikler değişti? 2019 ve 2024 yerel seçimleri arasındaki süreklilik ve devamlılık unsurları nelerdir?

2019 yerel seçimleriyle 2024 Mart ayında yapılacak yerel seçimleri karşılaştırdığımızda bazı benzerlikler, az sayıda da farklılıklar olduğunu görüyoruz.

Önce 2019 yerel seçiminin yapıldığı ortamın özelliklerine bir bakalım. Bunlardan birincisi ülkenin içerisinde bulunduğu ekonomik durumdu. 2018 Haziran seçimlerini takip eden süreçte yaşanan devalüasyon, doların değerinin artması, Amerika Birleşik Devletleri’nin Rahip Brunson üzerinden Türkiye’ye açmış olduğu ekonomik savaş ve genel olarak içinde bulunulan belirsizlik kış aylarına olumsuz bir ekonomik algıyla girilmesine yol açmıştı. Enflasyon artmış, işsizlik artmıştı ve tüketici güveninde de bir azalma görüyorduk. Ekonomik şartlar bize seçimin iktidar için çok güzel olmayacağını gösteriyordu. Bunlardan birincisi buydu.

İkinci özelliğe baktığımızda 2019 yerel seçimlerinin 2023 genel seçimlerinin, özellikle cumhurbaşkanlığı seçimlerinin bir provası ya da bir ilk adımı olarak görüldüğünü söyleyebiliriz. 2023 yılında yapılacağı düşünülen erken seçim çok kolay değildi çünkü şu andaki sistemde cumhurbaşkanlığı seçimlerinin kazanılabilmesinin yolunun 2019 yılında elde edilecek bir zaferden geçtiğine dair bir uzlaşma var gibiydi. Şu anda yönetilmekte olduğumuz cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin ve daha önce yürütülmekte olan parlamenter sistemin ve cumhurbaşkanının aşırı güçlü olması, yürütmenin aşırı güçlü olması seçimleri bir varoluşsal soruna dönüştürüyordu. Seçimleri kazanırsanız her şeyi alıyorsunuz, seçimleri kaydederseniz her şeyi kaydediyorsunuz. Ve bu kazan ya da öl olarak adlandırabileceğimiz nitelik, zaten başkanlık sistemlerini en önemli özelliklerinden biri. Bu 1990’larda zaten söylenmiş bir şeydi.

Dolayısıyla seçimler bu tür bir kazan ya da öl muharebesine ya da bizim çok uzun zamandır yaşadığımız üzere iktidarın oylandığı bir tür referanduma dönüştüğü için de esas seçim haricindeki seçimlerin araçsallaştırılması şaşırtıcı değil. Başka bir deyişle, esas seçim olan cumhurbaşkanlığı seçimine kadar olan bütün seçimlerin sahip olduğu en önemli özellikleri araçsallık olan seçimler. Bir sonraki seçime hizmet etmesi beklenen seçimler. 2019 yılında da en önemli şeylerden biri buydu. 2023 yılında yapılacak bir genel seçimde iktidar değişikliğinin yolunun 2019 seçimlerinin kazanılmasından geçtiğine dair bir algı vardı.

Diğer bir özellik neydi, bu seçimler gerçekleştiğinde? Bir toplumsal muhalefet blokunun oluşmasıydı. Bunun da tarihsel geçmişine bakalım. Belki 15 Temmuz’u anmamız lazım ama referandumdan almak daha doğru olacaktır. 2017 referandumunda, oradaki evet ve hayır blokları arasındaki ayrışma 52-48’di. Bu önemli bir ayrışmaya işaret ediyordu. Oylanan sadece ülkenin yönetim biçiminin kökten, hükümet sisteminin kökten değişmesi değil, aynı zamanda Recep Tayyip Erdoğan hükümetinin ve onu hükmetme şeklinin onayı anlamında geliyordu. Biz bunu oyladık, tabii bunu ülkenin bekasıyla ilişkilendiren siyasal aktörler de oldu ama söz konusu olan, iktidarın bekası mıydı yoksa ülkenin bekası mıydı, tartışılır. Böyle bir ortamda referanduma gittik. O dönem ittifaklar resmileşmemişti. Yani resmî bir ittifak anlayışı yoktu ama bir evet ittifakı vardı, bir hayır ittifakı vardı ve burada önemli kırılmalardan biri de MHP içerisinde yaşanmıştı. Onu da hatırlamakta fayda var.

MHP’nin kayda değer bir kısmı hayır oyunu tercih etmişti. Onlar daha sonra zaten İYİ Parti’nin kurucu kadrolarını oluşturdular. Daha sonra bu ittifaklar, 2018 seçimlerine giderken somutlaştılar. 2018 seçimlerine giderken seçim kanununda değişiklikler yapılmıştı. Partilerin ittifak halinde seçime girerlerse baraj sorunlarının olmayacağını bize gösteriyordu. Bu da ittifak kurulmasını kolaylaştırdı. Partiler hem cumhurbaşkanlığı seçiminde hem de parlamenter seçimde ittifak kurabileceklerdi. Bu ittifaklaşma, bizim bahsettiğimiz Cumhur ve Millet İttifakları gibi bir kategorizasyona yol açtı. Türkiye’de daha önce muhalefetin bu tür bir organik ilişkiye girdiğine şahit olmuyorduk. Seçimler bize bunu sağlamış oldu. Bu ittifaklara bir de dışarıdan bir destek vardı. O da  o dönemdeki ismiyle HDP. HDP, 2019 seçimleri öncesinde resmî olarak ittifaklara dahil edilebilecek bir parti değildi ama kendileri aday göstermeyerek zımni bir destek verdiler. O da belirleyici oldu.

Dördüncü bir unsur, bu saydıklarıma ilaveten söyleyeceğim. Adaylar seçimlere giderken -zaten seçim kanunu da buna müsait değil- partilerin belediye başkanı adayları ya da belli meclis üyeleri adayları için bir ittifak yapmaları mümkün olmuyor, yasal bir ittifak. En fazla aday gösterebilirler ya da göstermeyebilirler. Böyle bir ortamda, önde gelen muhalefet partisi CHP farklı bir aday seçme stratejisi güttü.

CHP genel merkezi, bir tanesi yerel yönetimlerde başarılı olan, yerel yönetimlerden gelen eski belediye başkanı, diğeri de İstanbul’un il başkanlığını yürütmüş bir politikacının gözetiminde illerde başarılı belediye başkanları öne çıkartıldı. İzmir’de bunu gördük, Seferihisar’da. Bursa’da Nilüfer. İstanbul’da ise biraz tanınmayan, biraz sürpriz olarak sınır ilçe Beylikdüzü’nün başarılı belediye başkanı Ekrem İmamoğlu ön plana çıkartıldı ve aday olarak gösterildi. Bunu il il baktığınızda başka illerde de görmeniz mümkün. Adana’yı sayabiliriz eklenebilecek olarak. Diğer illerde de başarılı ilçe belediye başkanları illerde de meydan okumaya davet edildi. İyi bir strateji miydi? Bunu zaten gördük. Bunlar temel parametrelerdi.

Tekrarlamak gerekirse birincisi, ülkenin ekonomik koşullarıydı. İkincisi, referandum benzeri bir seçim oluşturulması yani 2023 seçiminin öncülü olarak görülmesiydi. Üçüncüsü, adayların kişilikleri ve nitelikleriydi.

2024’e geldiğimizde bu parametrelerde ne gibi değişiklik var? Ekonomik krizde çok büyük bir değişiklik yok, ülke hala bir ekonomik kriz içerisinde. Enflasyon 2019’la kıyaslanmayacak kadar yüksek. İşsizlik biraz azalmış durumda, çok fazla olmasa da. Döviz kurlarını kıyaslamak mümkün değil. Ekonomik olarak benzer bir kriz koşuluyla hatta daha ağır bir kriz koşuluyla karşı karşıyayız. 2019 seçimlerinde ekonomi, iktidara ne kadar zarar vermişti? Karşılaştırmak çok kolay değil ama o dönem yaptığımız çalışmalarda şunu görmüştük: Evet, ekonomik koşulların kötüleşmesi genel olarak Ak Parti’nin oyunu düşürmüş olsa da Cumhur İttifakı’nın oylarında çok büyük bir oynamaya yol açmamıştı. Oy kaymaları blok içerisinde kalmıştı. Ekonomi olumsuz etkilemiş olsa dahi etkisi sınırlı olmuştu.

Bugün ne olacak? Bugün mayıs ayına baktığımız zaman Ak Parti’nin oylarında parti olarak yüzde puanlık bir işi olduğunu görüyoruz. Önemli bir düşüş ama Recep Tayyip Erdoğan yine seçimi kazanmayı bildi, o ekonomik dezavantaj olduğunda bile. O zaman bu ekonomik koşulları kıyasladığımızda biz 2019 martına mı bakmalıyız, yoksa 2023 mayısına mı bakmalıyız? Daha mı iyi durumdayız, daha mı kötü durumdayız? Objektif olarak enflasyon artışı açısından daha kötü durumda olduğumuzu söylememiz mümkün. Önemli bir göstergedir, iktidarın oyunu belirleyen. Blok içerisinde kalır mı, göreceğiz. Daha önce gibi blok içerisinde kalma senaryosu tartışılabilir durumda ama yani iktidar blokunun toplam oylarında bir düşüş şaşırtıcı olmaz. Ama şunu hatırlamamız lazım: Ekonomik koşulların dezavantajlı olduğu durumlarda bile iktidar seçim kazanabildi. Bunu da yakın zamanda yaşadık.

İkinci aşamaya gelelim. Acaba bu seçimleri de 2028’e yönelik bir seçim olarak görebilir miyiz? Yani 2028 öncesinde iktidarı yıpratacak bir seçim olarak görebilir miyiz? Tartışılır. 2023 mayısının travmasını atlatmış durumda değiliz. 2023 mayısında toplum kayda değer bir kesimi muhalefetin kazanabileceğini düşünüyordu. Direkten dönüldü. İki puan fark diyelim, o iki puan fark sonuçta bir iktidara mal oldu. O âna kadar bakanlıkları paylaşan, bir anayasa taslağı hazırlayan, bir rejim dönüşümü iddiası taşıyan, bir kurucu meclis kurma iddiası taşıyan muhalefet kaybetti. Sonuç olarak bu kaybetme konusunda bir hesaplaşma yapıldı mı, tartışılır. Nasıl hesaplaşma yapılırdı, başka bir tartışmanın konusu. CHP’deki iktidar değişikliğini tam olarak hesaplaşma olarak görmemekte fayda var çünkü bir hesaplaşma hesap vermeyi gerektirir. Bu seçim sonucunun hesabı verilmedi. Kimin yüzünden, kimin hataları yüzünden bu seçim kaybedildi? Bunu biz bilmiyoruz. Onu tartışmadık, hariçten gazel okuyoruz. Böyle baktığımız zaman, bu seçim bir önceki seçim de kaybedilmişken muhalefetin evet bunu kazanırsak iktidar gider demesini ben çok mümkün bulmuyorum. İktidarın gitmediğini gördük. Dolayısıyla 2019 seçimlerinden önemli farklardan bir tanesi, bunu bir beka, ölüm kalım seçimi olduğuna kimsenin ikna edilemeyecek olması. Bu açıdan ilginç çünkü 2014 yerel seçimleri de bu tür bir beka seçimi, muhalefet için bir beka seçimi olarak sunulmuştu. 2014 Ağustosunda bir seçim olacaktı, onun öncülü olarak görülmüştü.

Dört yıl içerisinde bu ülkede çok şey değişebilir, akılda tutalım. Böyle baktığımızda büyük bir fark var. Bu argümanı nasıl geliştirebiliriz? Ancak ve ancak bu seçimde kazanan adaylardan bir tanesi 2028’in potansiyel cumhurbaşkanı adayı olarak görülebilir. Bu konuda da zaten hem hazırlıklar hem iddialar var.

İttifaklar meselesine gelelim 2019’da ittifaklaşma vardı, bir kutuplaşmanın sonucu olarak. Bugün oyun iktidar bloku duruyor yani burada AK Parti-MHP ekseninde oluşmuş iktidar bloku yerini koruyor ama bu iktidar blokuna geçen genel seçimlerde destek vermiş partiler yok. Bugün itibarıyla Yeniden Refah da İstanbul, Ankara, İzmir gibi kritik illerde aday göstereceğini söyledi. Dolayısıyla Yeniden Refah’ın da desteğini çektiğini söyleyebiliriz. Bu iktidar bloku adını verdiğimiz yapıdan, yüzde 52 diyelim isterseniz, yüzde bir ya da iki puanlık kaçışı sağlayabilir. O anlamda bir blok yok ama ideolojik anlamda milliyetçi-muhafazakar, ülkenin güvenliğini öne çıkartan, güvenlikçi bir dil kullanan bir iktidar bloku var.

Muhalefet bloku hasarlı. Muhalefet blokunun asli unsuru CHP. Bir genel başkan değişikliğiyle yerinde duruyor. İYİ Parti ile CHP’nin arası şu an itibarıyla açılmış gibi gözüküyor. İYİ Parti, CHP’ye yönelik çok ciddi eleştiriler getiriyor. İYİ Parti kendisine ait bir nitelik ve varlık gösterilmek için CHP’den ayrışmak istiyor. Bu konuda daha önce yapılmış eleştiriler vardı. 2019 öncesindeki iş birliğinin bir işe yaramadığı söylenmişti. Sanırım bu çizgiye bir dönüş var. Millet İttifakı’nın ya da Kemal Kılıçdaroğlu’nu destekleyen Altılı Masa’nın minör ortakları zaten yok. O partiler sahada bile değiller. belki Saadet bir iki tane marjinal belediye kazanabilir ama diğerlerinin esamesi bile okunmaz. Onlar siyaset sahnesinden bu seçimde silinirler. Muhalefet blokunda böyle bir çözülme var, Altılı Masa’da.

Öteki tarafta zımni ortak olan HDP’nin devamı olan DEM’e gelmemiz lazım. Burada her zamankinden daha karışık bir şeyle karşı karşıyayız, Kürt siyasal hareketi söz konusu olduğunda. Bu siyasal hareket için AK Parti’nin gelmesi belediyelerde, özellikle seçimi kazandırmakta faydaları olduğunu düşündüğüm İstanbul’da, Adana’da, belki Ankara’da iktidarın AK Parti’ye geçmesi pek kabul edilebilir bir şey değil. Öte yandan zaten DEM’in en büyük sorunu, kendisinin kazanacağı, çok kuvvetli olduğu bölgelerdeki belediyelere yapılacak kayyum atamaları. Kürt siyasal hareketi söz konusu olduğunda kararlar sadece yerel saiklerle verilmiyor. O karar verilirken İmralı da, Edirne de, Kandil de, uluslararası konjonktür de masada tutulmaya çalışılıyor. Orası daha karışık. DEM destek verebilir mi, verebilir; aday gösterebilir mi, gösterebilir. Aday göstermesi muhalefete mal olur mu, olur.

Son parametreye gelelim, adayların seçilme niteliğine. Bir önceki seçimde, 2019 seçiminde, başat muhalefet partisi CHP’nin başarılı belediye başkanlarını aday gösterme stratejisi güttüğünü söylemiştik. Şimdi öyle bir strateji yok. İstanbul ve Ankara’da İmamoğlu ve Mansur Yavaş kendiliğinden aday zaten.

Diğer yerlere baktığımızda İzmir’de sürpriz aday çıktı. Kazanılması garanti olan yerlerde de yeni adayların geldiğini görüyoruz. İlçe bazında bu çok daha fazla. Bazıları tarafından bize parti içi hesaplaşma olarak gözüküyor, öyle anlatılıyor. Bazıları için de kadro yenilenmesi. Bu başka bir tartışmanın konusu ama bir önceki başarılı belediye başkanını aday gösterme ve bir tanınırlık dezavantajını baştan yok etme gibi bir şey ortada yok. Bu zarar yaratır mı yani CHP’nin oyunu düşürür mü? Bunu genel olarak söylemek çok kolay değil çünkü kutuplaşmış bir ortamda insanlar istemedikleri adayları göz önünde tutarak oy verdikleri sürece adayın kimin olduğu çok fark etmeyebilir. Özellikle bunun kazanılması garanti olan ilçelerde yapılması CHP’ye bir olumsuz dönüş yaratmaz. Parti içi faydaları daha fazla olabilir.

Diğer partilere baktığımızda da şunu göremiyoruz: Kamuoyuna mal olmuş -yani yerel başarılı belediye başkanı olabilir, bir sanatçı olabilir, bir sporcu olabilir- aktörlerin siyasete dahil olduğunu görmüyoruz. Bu açıdan da kısır bir seçim.

Özetleyecek olursak, 2019 seçimiyle en büyük benzerliğin ülkenin yine ekonomik krizde olması diyebiliriz. Yarı yarıya yaşanan bir benzerlikten bahsedersek, bu kutuplaşmış ortam ve ittifaklardan en azından yarısının ortada olması, varlığını sürdürüyor olması diyebiliriz. En önemli farklarından bir tanesi de adayların kişiliği olduğunu söyleyebiliriz. Kişisel görüşüm, ekonomik dezavantajın çok büyük bir dezavantaj olduğu iktidar açısından. Söz konusu örneğin İstanbul ise ya da Adana ise ya da Mersin ise burada DEM’in kararının çok çok daha etkili olacağı görülüyor. Seçimin kaderini o ittifakların oluşumu ve özellikle  Altılı Masa’da olmayan zımni ortak DEM’in tavrı belirleyecek.


*Yazılar, yazarlarının sorumluluğundadır, Fikirtepe‘nin kurumsal politikasını yansıtmayabilir.

Visited 75 times, 1 visit(s) today

Close