Steinbeck’in Bilinmeyen Bir Tanrıya Romanında Doğa ile Varoluşsal İlişki
Modern insanın doğayla kurduğu ilişki, iki ayrı uç arasında salınır: toprakla bir olmak, yani kendini doğanın parçası görerek ona uyumlanmak ve toprağa hükmetmek, yani doğayı insanın emrine verilmiş bir nesne olarak görüp onu kontrol altına almak. John Steinbeck’in 1933 yılında yayımladığı “Bilinmeyen Bir Tanrıya” adlı romanı, bu varoluşsal sorunu, bir çiftlik kurucusu olan Joseph Wayne’in mistik yolculuğu üzerinden ele alır. Kaliforniya’nın bereketli ama zaman zaman kurak topraklarında geçen bu roman, insan iradesi, inanç ve doğayla kurulan mistik bağ gibi temaları zengin semboller ve mitolojik göndermelerle örüyor. Bir yanda Joseph’in toprakla kurduğu neredeyse panteist bağ, diğer yanda çevresinin toprağa daha mesafeli, mülkiyetçi ve dogmatik bakış açısı… Steinbeck bu karşıtlığı işlerken, toprakla bir olma ile toprağa hükmetme arasındaki etik-felsefi farkı derinlikli biçimde sorgular.
Joseph Wayne’in Mistik Yolculuğu ve Toprakla Bağı
1900’lerin başında Vermont’tan kalkıp Kaliforniya’ya gelen genç çiftçi Joseph Wayne, bereketli Nuestra Señora vadisine yerleşir. Onu sıradan bir çiftçi olmaktan çıkaran şey, daha ilk andan itibaren hissettiği toprakla özel bağdır. Joseph vadiye girerken kendini “genç ve güzel bir kadınla buluşmaya giden utangaç ama istekli bir delikanlı” gibi hisseder; çevresini saran ormanda “garip bir dişil hava” sezilir. Bir sahnede Joseph coşku içinde toprağa yüzüstü uzanır, parmaklarını ıslak çimenlere geçirip kendini toprağa adeta eş gibi sunar. Bu çarpıcı tasvir, Joseph’in toprakla ne denli bedensel ve ruhsal bir bütünleşme yaşadığını gösterir.
Joseph’in mistik yolculuğu, babasının Vermont’ta vefat ettiği haberiyle derinleşir. Garip bir şekilde babasının ruhunun, çiftlik evinin yanındaki koca meşe ağacına sindiğine inanmaya başlar. Bu ulu meşe, Joseph için kutsal bir emanettir; “onları kuraklık ve kötülüklerden koruduğuna inandığı bu ağaca neredeyse bir put gibi tapar.” Joseph toprağını işlerken yalnızca fiziksel bir uğraş vermez, doğanın döngülerini coşkuyla içselleştirir. Yağmurların gelişi, otların yeşermesi, hayvanların çoğalması… Tüm bunlar onun için sıradan tarımsal olaylar değil, doğanın kutsal ritminin tezahürleridir. Toprak bir geçim kaynağı olmanın ötesinde, bizzat ailesinin bir parçası gibidir.
Ne var ki Joseph’in bu mistik bağı, ailesindeki herkes tarafından anlaşılmaz. Vermont’tan gelen kardeşi Burton Wayne dindar bir Hristiyan’dır ve kardeşinin meşe ağacına adeta kutsal bir varlık gibi davranmasını, ağacın altında içki sunup dua etmesini kendi inançlarına aykırı ve tehlikeli görür. Burton’un gözünde Joseph’in yaptıkları, Tanrı’yı gücendirebilecek pagan alışkanlıklarıdır. Joseph bir yanda toprakla bir olmaya çalışırken, Burton öte yanda toprağa hükmetmek gerektiğini, en azından doğaya diz çökmeyip tek egemen kudrete boyun eğmek gerektiğini düşünmektedir. Steinbeck, bu iki kardeş üzerinden insanlığın kadim ayrımını somutlaştırır: Biri doğayı kutsal ve eşit görür, diğeri doğaya dair tüm kutsiyeti reddedip onu kendi inancının disiplinine sokmaya uğraşır.
Doğayla Kurulan Sembolik ve Ritüel İlişki
Joseph Wayne’in hikâyesi, yoğun semboller ve ritüellerle bezenmiştir. Meşe ağacıyla olan ilişkisi bunun ilk örneğidir: Meşe, birçok kültürde kudreti ve bilgeliği simgeleyen, “tanrıların evi” sayılan bir ağaçtır. Joseph’in ağaca şarap sunması, dibine kurbanlar bırakması da eski bereket ritüellerini anımsatır. Köyün rahibi Peder Angelo bir keresinde onu uyarır: “Evlât, orman perilerine tapmaktansa İsa’ya güven.” Bu diyalog, Hristiyanlık öncesi doğa ruhlarına tapınma geleneğinin, yeni dinin gölgesinde nasıl devam ettiğine işaret eder.
Joseph’in yakın dostu Juanito, Meksikalı-Yerli bir gençtir ve ona annesinden duyduğu bir inancı aktarır: “Toprak bizim annemizdir; yaşayan her şey hayatını ondan alır ve sonunda yine ona geri döner.” Bu, Kuzey Amerika yerli inanışlarında yaygın olan Toprak Ana fikrinin ifadesidir. Joseph bu sözlerde derin bir hakikat hisseder. Onun paganizmi dediğimiz şey, büyük ölçüde doğanın bu döngüsel ve anaç ruhuna iman etmekten ibarettir.
Ritüellerin doruk noktası, Joseph’in vadide yaşayan Meksikalı/Yerli topluluğun katılımıyla düzenlediği Yeni Yıl şenliğidir. Bu festivalde danslar, içkiler, muhtemelen kurban sunma ve çeşitli pagan gelenekleri icra edilir. Ancak bu şenlik, zaten huzursuz olan Burton için bardağı taşıran son damla olur. Çiftlikten çekip giden Burton, giderken kardeşinin kutsal saydığı o ulu meşe ağacına gizlice yaklaşır ve gövdesini toprağın biraz altında kalan bir yerinde baltayla yaralar. Bu yara da ağacı öldürür. Belki “şeytan işi” saydığı bir putu yok ettiğini, Tanrı’ya hizmet ettiğini düşünür. Fakat Steinbeck, bu hareketin sonuçlarını son derece manidar bir biçimde işler: Meşe ağacının ölümünden hemen sonra, vadiye korkunç bir kuraklık gelir. Aylarca yağmur yağmaz, toprak çatlar, otlar solar, hayvanlar ve insanlar kıtlığa düşer. Sanki doğanın dengesi bozulmuş, bereketin büyüsü kaçmıştır. Burton doğaya hükmetme yolunu seçmiş ama neticede felaketi getirmiştir.
Kurban Ritüelinin Anlamı: Doğaya Can Vermek
Kuraklık, romanın final perdesini oluşturan büyük sınavdır. Joseph son bir umutla Peder Angelo’ya gider ve ondan yağmur duası etmesini ister. Fakat rahip, “Benim meselem ruhların kurtuluşu, hava olayları değil” diyerek kibarca reddeder. Kilise, göğün anahtarlarına sahip olduğunu iddia etse de pratikte bu tür dünyevi dertlere deva olamaz.
Kuraklık ölümcül boyutlara vardığında, Joseph herkesin terk ettiği çiftlikte tek başına kalır. Artık tam anlamıyla bir yalnız kahraman gibidir; karşısında ise acımasız, “bilinmeyen bir tanrı” misali doğa vardır. Joseph, vadinin ortasında yer alan esrarengiz bir yosunlu kayaya sığınır. Bu kaya, daha önce Juanito’nun “dünyanın merkezi” dediği, etrafında kadim çam ağaçlarının yükseldiği bir doğal sunak gibidir. Kayanın altından bir kaynak suyu çıkmaktadır. Kuraklık bu kayanın da kudretini zedeler. Günler geçer, kayadan akan kutsal pınar da kurur. İşte o an Joseph, belki de içinde uyanan kadim bir ilhamla, asıl yapması gerekeni kavrar: Toprak Ana’nın canlanması için kendi canını vermek.
Bir fırtına öncesi sessizliğinde Joseph kaya üzerine uzanır, bileklerini keserek kanını kurumuş toprağa akıtmaya başlar. “Ben yağmurum” der içinden; “çok geçmeden çimler benden bitecek” diye fısıldar. Damarlarından boşalan kan, kurban sunusu misali kayayı ıslatırken, gökyüzü gürleyip parçalanır ve uzun zamandır beklenen yağmur yağmaya başlar.
Steinbeck burada çok eski bir mite selam gönderir: Sir James Frazer’ın ünlü “Altın Dal” çalışmasında bahsettiği kadim bereket ritüellerine… Birçok antik toplumda, toprak verimsizleştiğinde bir kralın veya seçilmiş kurbanın öldürülmesiyle toprağın tekrar canlanacağı inancı vardı. Joseph Wayne, modern bir romanda bu arketipin vücut bulmuş halidir. Bu kurban ritüeli, toprakla bir olmak düşüncesinin en uç noktasıdır: Joseph, toprağın parçası olmakla kalmaz, bizzat toprağa dönüşür.
Joseph’in kurbanı, ahlaki açıdan da romanın mesajı açısından doruk noktasıdır. Burton doğaya hükmetme arzusu ile hareket edip ağacı kesmiş ve felaket getirmişti. Joseph ise doğayla bir olma inancı ile hareket edip kendi canını vererek felaketi bitirdi. Biri alma, diğeri verme yönündedir. Steinbeck, kurban motifi aracılığıyla açıkça etik bir karşıtlık kurar: Doğayı baskı altına almak isteyen insanın yol açtığı yıkım; ve bunun ancak insanın benliğinden feragat etmesi, doğa karşısında egosunu feda etmesiyle telafi edilebileceği fikri.
Modernite ve Mülkiyet Düşüncesi ile Karşıtlık
Steinbeck’in romanı, modern insanın doğa karşısındaki tutumuna yönelik güçlü bir eleştiri içerir. Joseph ile Burton arasındaki çatışma, aslında iki dünya görüşünün çatışmasıdır: İlki, doğayı kutsal sayan ve insanı onun parçası olarak konumlayan bütüncül dünya görüşü; ikincisi ise doğayı insana hizmet için yaratılmış bir nesne gibi gören, dini ve teknolojiyi de bu hakimiyet amacına alet eden indirgemeci dünya görüşü. Carl Jung, 1957’de “İnsanın doğa üzerindeki gücü arttıkça, bilgisi ve becerisi başına vuruyor ve sırf doğal olana duyduğu küçümseme derinleşiyor” diye modern insanın bu kibrini tanımlamıştı.
Joseph’in hikâyesi, modern aklın kolay kolay kabul edemeyeceği unsurlarla doludur: Ağaçta yaşayan bir ruh, kayadan fışkıran hayat enerjisi, yağmur için sunulan kurbanlar… Modern insana göre bilgi, doğayı kategorize edip kontrol altına almaya yarar; Joseph’e göre ise bilgi, doğayla uyum içinde yaşayabilmek için onun dilini öğrenmektir. Joseph, bir çiftçi olarak elbette gerçek dünyada işini yapar – toprağı sürer, hayvan yetiştirir – fakat bunları yaparken her adımını bir tür ritüel ciddiyetiyle, doğanın rızasını gözeterek atar. Onun için toprak sadece özel mülkiyet haline getirilmiş bir arazi parçası değil, canlı bir organizmadır. Burton ve diğer kardeşler ise toprağa bir mülk gözüyle bakarlar. Onlar için toprak, ekip biçerek ürün alınacak, gerekirse satılacak ekonomik bir varlıktır. Burton’un Hristiyanlığı ona insanın yaratılışta ayrıcalıklı ve üstün olduğunu telkin eder. Steinbeck, Burton karakteriyle dogmatik dindarlığın bile doğayı hor görebileceğini, dahası bu tavrın tehlikeli olabileceğini gösterir. Burton inancına o kadar güveniyor ki, meşe ağacını keserken bir an bile tereddüt etmiyor. Ancak neticede Tanrı adına yaptığı bu eylem hem ailesine hem de toprağa zarar veriyor.
Steinbeck, California’nın döngüsel kuraklıkları temasını romanına dahil ederek zamanının ötesinde bir ekolojik farkındalık sergiler. Romanda kuraklık sadece bir arka plan değildir. Bu doğa olayı insanların inançlarının sınandığı, medeniyetin kırılganlığının ortaya çıktığı bir turnusol kağıdı işlevi görür. Modern insanın doğaya hükmetme iddiası, büyük bir kuraklık karşısında aciz kalır. Ne makineler ne de paralar yağmuru yağdırabilir; bilimsel bilgi susuzluğa çare bulamaz.
Çağdaş Yorumlar: Romanın Günümüzdeki Anlamı
Steinbeck’in Bilinmeyen Bir Tanrıya rımanı ilk yayımlandığında fazla ilgi görmemiş, hatta yazarın “erken dönem acemi işi” sayılmıştı. Oysa aradan geçen on yıllarla birlikte, özellikle günümüzün küresel sorunları ışığında, roman bambaşka bir değer kazanmıştır. Bugün insanlık çevre krizi ile yüz yüzedir: İklim değişikliği, kuraklıklar, orman yangınları, biyoçeşitlilik kaybı… Tüm bu yaşananlar, insanın doğayla ilişkisini yeniden düşünmesini zorunlu kılıyor.
Joseph’in toprakla bir olma anlayışı, bugünün sürdürülebilirlik arayışlarına, yerli halkların bilgi ve inançlarına verilen değere, “doğayla uyum içinde yaşama” çağrılarına güçlü bir edebi destek sunuyor. İklim krizine çözüm arayanlar, sık sık kadim yerli kültürlerin doğa ile uyumlu ritüellerine atıf yapıyor. Steinbeck’in romanı da bir tür “ekolojik etik masalı” olarak okunabilir. Burton kuraklık karşısında pasif kalırken, Joseph yağmurun dönüşüne vesile oluyor… Bu mesaj, çevre krizinde de insanlığın kibirden vazgeçip doğayla işbirliği yapması gerektiğine dair bir alegori sayılabilir.
İkinci olarak, roman bir manevi yön arayışı öyküsü olarak da günümüze hitap ediyor. 21. yüzyılda birçok insan geleneksel dinlerden uzaklaşıp daha kişisel, deneyimsel, doğaya yakın bir maneviyat arayışına giriyor. Joseph’in Tanrısı kilisede değil rüzgârda, ağaçta, yağmurda. Bu yönüyle, günümüz ruhani arayışlarına ilham olabilecek bir karakter. Modern insanın da benzer bir şekilde, teknolojinin ve yapaylığın getirdiği anlam boşluğuna karşı doğada bir anlam bulma şansı olabilir.
Üçüncü olarak, Steinbeck’in eseri, barındırdığı kurumsal din eleştirisi sayesinde günümüzdeki tartışmalara da ışık tutuyor. Burton’ın aşırı dindarlığı ile doğaya zarar vermesi, Peder Angelo’nun “ben ruhlarla meşgulüm” demesi, dinî fanatizmin ya da katı geleneğin insan-doğa ilişkisini nasıl zedeleyebileceğini gösterir. Günümüzde de iklim krizine çözümler ararken, insanın doğayı algılayış biçimini değiştirecek manevi/değer temelli bir dönüşüme ihtiyaç duyulduğu konuşuluyor.
Son olarak romanın işlediği anlam arayışı teması, bugünün insanının yaşadığı varoluşsal boşluğa da dokunuyor. Joseph Wayne, hayatına derin bir anlam kazandırmak için toplumun öğrettiği hazır reçetelerin dışına çıkan birisi. Modern dünyada ise anlam krizi had safhada – pek çok insan yaptığı işte, tüketim döngüsünde anlamsızlık duygusuna kapılıyor. *Bilinmeyen Bir Tanrıya*, oldukça sarsıcı bir önerme yapıyor: Gerçek anlam, insanın kendi benliğini aşan bir bütünle – doğayla, evrenle – bağ kurmasından gelir.
Steinbeck’in “Bilinmeyen Bir Tanrıya” romanı, yayınlanışından neredeyse bir asır sonra, günümüz okuruna şaşırtıcı derecede taze ve derin bir içerikle sesleniyor. “Toprakla bir olmak” ile “toprağa hükmetmek” arasındaki etik-felsefi uçurum, bugün belki Steinbeck’in zamanındakinden bile daha belirgin olarak karşımızda duruyor. Bir tarafta doğayı metalaştıran, teknolojik gücüne güvenen bir medeniyet; diğer tarafta doğanın dilini yeniden öğrenmeye çalışan, onda kutsallık ve anlam arayan bireyler… “ Bilinmeyen Bir Tanrıya”, bu iki yaklaşımın çatışmasını edebiyatın ölümsüz diliyle anlatıyor. Romandan çıkarılabilecek en önemli ders belki de şu: İnsan ancak toprağın bir parçası olduğunu kabul ettiğinde, onunla uyum içinde yaşayabilir; toprağa hükmetmeye kalktığında ise sonunda kaybeden hep insan olur. Joseph Wayne’in mistik yolculuğu ve fedakârlığı, bize bu gerçeği unutturmamak için anlatılmış bir modern zaman efsanesi gibidir.






