Atilla Yayla, Türkiye’de özellikle 1990’lardan itibaren Liberal Düşünce Topluluğu (LDT) çatısı altında liberalizmin entelektüel sahada yaygınlaşmasında önemli kurucu roller üstlenmiş bir figürdür. Ancak LDT’nin uluslararası fonlar ve Alman vakıflarıyla kurduğu sıkı kurumsal ilişkiler, platformu süreç içinde Türk ulus-devletini, Türk kimliğini ve anayasal kurumları yapı söküme uğratmayı hedefleyen bir neşriyat merkezine dönüştürmüştür. Yayla; “askerî vesayet”, “insan hakları” ve “demokratikleşme” gibi evrensel kavramları araçsallaştırarak Türk ulus-devlet yapısına ve kolektif kimliğe yönelen Post-Kemalist entelektüel hegemonyanın tam merkezinde yer almıştır. Söyleminin merkezine demokrasi ve özgürlük iddialarını yerleştiren bu liberal zihniyet, eylem ile söylem arasındaki derin uyumsuzluktan beslenen ve benim “nominalist aydın” olarak kavramsallaştırdığım figürün tipik bir laboratuvar örneğidir. Yayla’nın şahsında somutlaşan bu “nominalist aydın” karakteri, onun liberal ilkelere olan bağlılığının esasen araçsal ve pragmatik bir nitelik taşıdığını açıkça gözler önüne sermektedir. Dolayısıyla bu makale, Atilla Yayla’nın metinlerinden ve entelektüel serüveninden hareketle, Post-Kemalist seçkinlerin “demokratikleşme” söyleminin arka planındaki yapısal sahteliği ve zihinsel paradoksları deşifre etmeyi amaçlamaktadır.
CHP Kapatılmalı
Yeni Şafak ve Zaman gazetelerinin eski yazarı Atilla Yayla, ilk olarak Zaman gazetesinde yayımladığı, ardından güncelleyerek Yeni Şafak’a taşıdığı ve 1 Ağustos 2013’te “CHP Kapatılmalı” başlığıyla çıkan yazısını, 2021 yılında sosyal medya hesabından yeniden paylaştı. Liberal ideolojik kimliğiyle tanınan yazar, Twitter (X) hesabından yaptığı bu paylaşımda, “ ‘CHP’nin mağdurlarıyla ‘helalleşmesi’ imkânsız ve de gereksiz. Sağlam ve sağlıklı bir demokrasi için CHP’nin tasfiye edilmesi şart. CHP kapatılmalı!” görüşünü yineledi.
Atilla Yayla, paylaşılan iki makalesinde Cumhuriyet Halk Partisi’ni kurumsal yapısı, tarihî mirası, ismi ve ideolojik işlevi üzerinden sert bir eleştiriye tabi tutarak partinin demokratik sistem içindeki meşruiyetini açıkça sorgulamaktadır. Ona göre, “CHP, temel hak ve özgürlüklere ve hukukun hâkimiyetine saygının bulunmadığı ve devletin sınırlı olması gerektiği fikrinin iktidar elitleri arasında hiç ilgi görmediği bir tek parti diktatörlüğünün aracı olarak doğdu.” Yazarın CHP’nin tasfiyesi veya feshine uzanan argümanları temelde partinin devletle özdeşleşmesi, anti-demokratik vesayet ilişkileri ve sol siyasetin önünü tıkaması iddialarına dayanır.
Yayla’nın ikinci yazısında Anayasa Mahkemesi eliyle bir kapatmayı kastetmediğini belirterek vurguyu “kendi kendini feshetmeye” kaydırması, bu çelişkiyi ortadan kaldırmamaktadır. Zira ister yargı kararıyla ister siyasî bir dayatmayla olsun, meşru bir siyasî aktörün sistem dışına itilmesi ve varlığının sona erdirilmesi fikri, özünde aynı yasakçı mantıktan beslenmektedir. Biçimsel olarak hukukî bir kapatma ile siyasî bir tasfiye talebi arasında ayrım yapılıyor gibi görünse de, varılmak istenen sonuç (rakibin varlık hakkının reddi) açısından tutum değişmemektedir.
Yayla, öncelikle partinin kurumsal kimliğini hedef alarak isminin dilsel yapısının bile sivil toplumdan ziyade devletle özdeşleşen totaliter bir garipliği yansıttığını ileri sürer. Ona göre CHP, demokratik bir yarışın sıradan bir aktörü olmaktan ziyade, 1923’ten beri elinde tuttuğu devlet gücünü ve yasal mekanizmaları kullanarak diğer partileri kendi dünya görüşüne zorlayan bir resmî ideoloji taşıyıcısıdır. Bu yönüyle meşruiyetini halk iradesinden değil, kendi ürettiği tarihî mitlerden alan parti, hiçbir demokratik seçimi gerçek anlamda kazanamamış olmasına rağmen bürokratik kurumlar ve medya aracılığıyla devletteki daimi ortaklığını sürdürmüştür. Yayla, CHP’nin insan haklarını evrensel bir temelde savunmadığını, aksine kendi ideolojik öncelikleri doğrultusunda gerçekleşen hak ihlallerine meşruiyet sağladığını ve sivil iradeye karşı askeri darbelere alkış tutmaktan çekinmediğini iddia eder. Yayla, eleştirisinin dozunu artırarak Atatürk’e yönelik sert tutumunu şu sözlerle sürdürür: “CHP’nin militarist, anakronik ve abartılı M. K. yorumu ve demokratik siyaseti yarışmacı seçimlerin hiç yapılmadığı bir diktatörlük dönemine endekslemesi, her demokraside siyasî istikrarın iki ana sütunundan biri olan güçlü bir sosyal demokrat blokun Türkiye’de doğmasını engelliyor.”
Yazılarında CHP’yi kökeni itibarıyla bir “tek parti diktatörlüğünün aracı” olarak tanımlayan yazar, partinin günümüzde de sivil toplumun bir parçası olmayı beceremediğini ve toplumu yukarıdan aşağıya şekillendirme projesinden vazgeçmediğini savunur. Ayrıca partinin militarist ve anakronik bir Mustafa Kemal yorumuna sığındığını, onu siyasallaştırdığını ileri sürer. Bu ideolojik katılık, yazarın argümanında Türkiye’deki sol siyasetin de tıkanma sebebi olarak konumlandırılır; zira Yayla’ya göre CHP, hem kendisini Batılı anlamda demokrat bir sosyal demokrat yapıya dönüştürememekte hem de bu alanı işgal ederek Türkiye’de güçlü ve demokratik bir sol hareketin doğmasını engellemektedir.
Tüm bu eleştirilerin neticesinde Yayla, CHP’nin demokratik sistemde meşru bir yeri olamayacağı sonucuna varır. İlk yazısında “Ne dersiniz? Böyle bir partinin demokratik meşruiyete sahip olduğu söylenebilir mi? Demokraside böyle partilere izin verilmeli midir? Yoksa bu tür partiler demokrasiye engel oldukları için hukuken tasfiye mi edilmelidir?” diyerek partinin hukuken tasfiye edilip edilmemesi gerektiği sorusunu sorarak yargı eliyle kapatılma ihtimalini tartışmaya açarken, güncellediği ikinci yazısında bu pozisyonunu netleştirerek Anayasa Mahkemesi eliyle bir kapatmayı kastetmediğini belirtir. Ona göre parti, “Demokrasi bayrağı altında tek parti ruhunu yaşatmak gibi imkânsız bir sevdanın kavgasını veriyor.” Nihai çözüm olarak CHP’nin kendi kendisini feshetmesi gerektiğini savunan yazar, partinin bir vakfa, enstitüye ya da tek parti dönemi müzesine dönüştürülmesini önerir. Böylece açılacak siyasî boşlukta gerçekten demokrat olan sosyal demokratların güçlü bir hareket başlatabileceğini ve bunun ülke demokrasisine büyük fayda sağlayacağını iddia eder: “Böyle bir partinin demokraside anlamlı ve meşru bir yeri olabilir mi? Elbette hayır. CHP kapatılmalı. …Ne dersiniz, imkânsızı mı istiyorum? Belki de. Fakat bunun ülke demokrasisine kelimelerle anlatılamayacak kadar çok faydası olacaktır. Bu yüzden, üzerinde düşünmeye ve konuşmaya değer.”
Parti Kapatma ve Liberal Tutarlılık
Atilla Yayla’nın bu metni, ilk bakışta liberal-demokratik bir rejim teorisi savunusu gibi görünse de, metnin son kısmına doğru ilerledikçe ciddi bir normatif gerilim üretmektedir: Yayla, siyasî partilerin çoğulluğunu ve parti özgürlüğünü demokrasinin kurucu unsuru olarak savunurken, tam da bu çoğulluğun merkezindeki bir partinin “hukuken tasfiyesi” fikrine kapı aralamaktadır. Bu durum yalnızca teorik bir çelişki değil; aynı zamanda liberal anayasal devlet anlayışı bakımından önemli bir hukukî problem alanıdır.
Yayla’nın metninin en dikkat çekici yönü, demokrasi teorisi ile siyasî antipati arasındaki sınırın giderek bulanıklaşmasıdır. Yayla, başlangıçta son derece klasik bir liberal-demokratik çerçeve kurar: siyasî çoğulculuk, çok partili hayat, seçimle iktidar değişimi, muhalefetin meşruiyeti ve temel hakların korunması. Bu çerçeve, John Stuart Mill, Karl Popper ve Robert Dahl gibi liberal demokratik teorisyenlerin çizdiği çoğulcu siyaset anlayışıyla uyumludur. Ancak metin ilerledikçe analiz yerini ideolojik suçlamaya, hukukî değerlendirme yerini siyasî mahkûmiyete bırakmaktadır.
Özellikle Cumhuriyet Halk Partisi’nin “demokratik meşruiyetinin sorgulanması” ve “hukuken tasfiye edilmesi” gerektiği yönündeki düşünce, liberal hukuk devleti yaklaşımından ciddi sorunlar taşır. Çünkü liberal demokrasilerde bir siyasî partinin kapatılması, yalnızca tarihî veya ideolojik eleştiriler üzerinden değil; açık, yakın ve somut bir demokratik düzen tehdidi temelinde mümkündür. Modern anayasa hukukunda parti kapatma rejimleri “istisnaî koruma mekanizmaları” olarak değerlendirilir. Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadında da bir partinin kapatılması için yalnızca “anti-demokratik fikirler” değil, demokratik düzeni ortadan kaldırmaya yönelik açık ve yakın bir tehlikenin varlığı aranır. Burada sorun tam da şudur: Yayla, CHP’nin tarihî devletçilik geleneğini, vesayetçi reflekslerini ve darbeler karşısındaki tutumunu eleştirirken, hukuken yasaklamayı gerektirecek somut bir anayasal tehdit standardı ortaya koyamamaktadır.
Daha ironik olan ise şudur: Yazı boyunca Türkiye’de parti kapatmalarının demokrasiye zarar verdiği anlatılırken, sonunda aynı yöntemin bu kez CHP’ye uygulanması önerilmektedir. Bu, liberal ilkenin evrenselliğinden kopuş anlamına gelir. Liberalizm, “sevdiği aktörler için özgürlük” değil, tam tersine hoşlanmadığı siyasî aktörler için de hak ve özgürlük talep edebildiği ölçüde tutarlıdır. Bir liberalin sınandığı yer tam da budur. Eğer özgürlük yalnızca ideolojik müttefikler için savunuluyorsa, orada liberalizmden ziyade partizan bir özgürlük anlayışı ortaya çıkar.
Yazıda dikkat çeken başka bir sorun, siyasî analiz ile ontolojik şeytanlaştırma arasındaki geçiştir. CHP’nin “devletle özdeşleştiği”, “toplumu aşağı gördüğü”, “darbeleri desteklediği” gibi eleştiriler Türkiye siyasî tarihî bağlamında tartışılabilir tezlerdir. Özellikle tek parti dönemi, vesayetçi modernleşme ve bürokratik elitizm üzerine yapılan akademik çalışmalar bu konuları uzun süredir tartışmaktadır. Ancak Yayla’nın metni, bu tarihî eleştirileri analitik bir çerçevede değerlendirmek yerine, partiyi adeta demokratik sistemin dışına itilecek bir “anomali” gibi kodlamaktadır. Bu dil, liberal çoğulculuktan çok Carl Schmittçi dost-düşman siyasetini çağrıştırmaktadır. Oysa liberal demokrasi, tam da hoşumuza gitmeyen siyasî geleneklerin sistem içinde kalmasını güvence altına alan rejimdir.
Burada ciddi bir kavramsal kayma da vardır. Yayla, CHP’nin “devlet partisi” karakterini eleştirirken, aslında Türkiye’de uzun süre etkili olmuş vesayetçi-kurucu ideolojiyi hedef almaktadır. Ancak bir partinin tarihî olarak devletle özdeşleşmiş olması, onun hukukî meşruiyetini ortadan kaldırmaz. Aksi halde Avrupa’daki birçok tarihî “kurucu parti” de aynı mantıkla demokratik meşruiyet krizine sokulabilir. Örneğin Institutional Revolutionary Party uzun yıllar devlet-parti bütünleşmesiyle eleştirilmiş, fakat çözüm parti kapatma değil demokratik rekabetin güçlendirilmesi olmuştur.
Metnin polemikçi tarafı özellikle isim tartışmasında görünür hâle gelir. “Cumhuriyet Halk Partisi” adının İngilizceye çevrilmesi üzerinden yapılan semantik yorum, siyaset teorisi açısından zayıf bir retorik manevradır. Çünkü parti isimlerinden ontolojik sonuçlar üretmek ciddi bir hukukî ya da siyasî analiz yöntemi değildir. Bu yaklaşım, akademik çözümleme yerine ideolojik alaycılığa yaklaşmaktadır. Liberal düşüncenin en güçlü yanı kavramsal titizlikken, burada görülen şey çoğu yerde kavramsal gevşekliktir.
Asıl çelişki ise “militan demokrasi” kavramının tersyüz edilmesinde ortaya çıkmaktadır. Liberal anayasal düzenlerde militan demokrasi anlayışı, demokratik sistemi ortadan kaldırmayı amaçlayan totaliter hareketlere karşı geliştirilmiştir. Yayla ise CHP’yi tarihî vesayetçilik ve devletçilik üzerinden bu kategoriye yerleştirmeye çalışmaktadır. Ancak CHP’nin bugün seçimle iktidarı hedefleyen, parlamenter sistem içinde faaliyet gösteren, anayasal siyaset sınırları içinde hareket eden bir parti olduğu gerçeği karşısında, “tasfiye” söylemi hukukî olmaktan çok siyasî intikam duygusuna yaklaşmaktadır. Liberalizmin temel ilkesi olan siyasî rekabetin açıklığı yerine, burada “rakibi sistem dışına itme arzusu” sezilmektedir. Dolayısıyla metnin en büyük problemi, liberal-demokratik teoriyi araçsallaştırarak ideolojik bir hesaplaşmanın dili hâline getirmesidir. Yayla’nın CHP eleştirilerinin önemli bir kısmı tarihî ve siyasî açıdan tartışmaya değer olabilir; ancak bu eleştirilerin parti kapatma imasına bağlanması, liberal hukuk devleti açısından savunulabilir değildir. Çünkü demokratik rejimlerde kötü fikirlerin çözümü yasaklama değil, daha fazla siyasî rekabet, daha fazla ifade özgürlüğü ve daha güçlü sivil toplumdur.
Bu yazı, Türkiye liberalizminin zaman zaman düştüğü temel paradokslardan birini göstermektedir: Vesayetçiliğe karşı çıkarken, vesayetçi refleks üretmek. Devletin ideolojik mühendisliğini eleştirirken, bu kez “makbul parti” tanımı yapmaya yönelmek. Parti kapatmalarını antidemokratik bulurken, sıra ideolojik rakibe geldiğinde kapatma fikrine göz kırpmak. Liberalizm tam da bu noktada sınanır. Çünkü gerçek liberal, rakibinin de siyasî varlık hakkını savunabilendir.
Aydın Kibrinin Liberal Versiyonu
Atilla Yayla’nın söz konusu metindeki sert ve dışlayıcı tutumu, yalnızca bir siyasî pozisyon alış değil; aynı zamanda Türkiye’de aydın tipolojisinin tarihî karakterine dair önemli ipuçları veren sosyolojik bir örnektir. Çünkü metin dikkatle okunduğunda, burada yalnızca bir “liberal düşünürün CHP eleştirisi” değil, Türkiye’de entelektüelin ideolojiyle kurduğu ilişkinin tipik bir tezahürü görülmektedir. Bu nedenle mesele yalnızca hukukî veya siyasî değil; aynı zamanda bir “aydın habitusu” meselesidir.
Türkiye’de aydınlar tarihî olarak çoğu zaman toplumsal sınıflardan veya organik toplumsal hareketlerden değil, devlet merkezli modernleşme süreçlerinden doğmuştur. Bu durum, Şerif Mardin’in merkez-çevre analizleri ve Niyazi Berkes’in modernleşme çözümlemeleri birlikte düşünüldüğünde daha görünür hâle gelir. Türkiye’de aydın çoğu zaman “toplumun içinden yükselen eleştirel figür” değil, topluma yön verme misyonu üstlenen pedagojik bir aktör olarak şekillenmiştir. Sağ, sol, Kemalist, muhafazakâr veya liberal olması bu temel refleksi her zaman değiştirmemiştir. Yayla’nın metni tam da bu sürekliliğin dikkat çekici bir örneğidir. Kendisini liberal-demokratik bir pozisyonda tanımlamasına rağmen, metindeki dil çoğulcu bir liberal entelektüel dilinden ziyade “hakikatin sahibi aydın” tonuna yaklaşmaktadır. Bu nedenle burada paradoksal bir durum ortaya çıkar: Devletçi-Kemalist elitizmi eleştiren aydın, farkında olmadan onun epistemolojik yöntemini yeniden üretmektedir.
Metnin merkezindeki temel sosyolojik problem, “ideolojik ahlakî üstünlük” hissidir. Yayla, CHP’yi yalnızca yanlış siyaset yapan bir parti olarak değil, neredeyse demokratik sistem dışında tutulması gereken tarihî bir sapma gibi resmetmektedir. Bu, siyasî rakibi meşru bir özne olarak görmekten ziyade, onu “demokrasiye bulaşmış anormal unsur” şeklinde kodlayan bir yaklaşımdır. Bu tavır, entelektüelin siyasî alanı eşit yurttaşların rekabet alanı olarak değil, “doğru bilinç” ile “yanlış bilinç” arasındaki mücadele alanı olarak görmesinden kaynaklanır. Bu durum Türkiye’ye özgü değildir; ancak Türkiye’de çok daha keskin yaşanır. Çünkü Türk aydını tarihî olarak siyasî iktidarla problemli ama iktidar fikrine son derece yakın bir ilişki geliştirmiştir. Muhalif olsa bile devleti dönüştürme, toplumu eğitme, halkı “doğru çizgiye” çekme arzusu taşır. Bu nedenle Türkiye’de ideolojiler değişse bile “aydının kurucu kibri” çoğu zaman değişmez. Dün toplumu “çağdaşlaştırmak” isteyen jakoben bir elitizm neyse, bugün toplumu “gerçek demokrasiye ulaştırmak” adına rakibini sistem dışına itmeye çalışan liberal muhafazakâr elitizm de benzer bir zihinsel kalıbın içinde hareket etmektedir.
Antonio Gramsci’ci bir açıdan bakıldığında Yayla’nın tavrı “organik aydın” olmaktan çok “hegemonik mücadele aydını” karakteri taşır. Çünkü burada amaç yalnızca fikir üretmek değil; belirli bir tarih anlatısını mutlaklaştırmak ve rakip ideolojik geleneğin meşruiyetini aşındırmaktır. Metindeki sertlik, bu nedenle teorik olmaktan çok kültürel hegemonya mücadelesinin dili hâline gelir. Ayrıca metinde güçlü bir “karşı-vesayetçi vesayetçilik” problemi vardır. Türkiye’de özellikle 2000 sonrası liberal çevrelerin bir kısmında görülen temel eğilimlerden biri, askerî-bürokratik vesayete karşı mücadele ederken, zamanla kendi siyasî-ahlakî üstünlük anlatısını üretmeleridir. Bu süreçte liberalizm, bireysel hak ve özgürlükleri merkeze alan evrensel bir siyaset teorisi olmaktan çıkarak, belirli bir tarihî hesaplaşmanın ideolojik aracına dönüşebilmiştir. Yayla’nın metni bu dönüşümün tipik örneklerinden biridir.
Burada dikkat çekici olan başka bir nokta da “entelektüel rövanşizm”dir. Metnin tonu yalnızca teorik bir eleştiri değil, aynı zamanda tarihî bir hesaplaşma duygusu taşımaktadır. CHP’nin geçmişteki devletçi-modernist pozisyonuna duyulan tepki, yer yer analitik mesafeyi kaybettirmekte ve metni bilimsel çözümlemeden ziyade ideolojik rövanş manifestosuna yaklaştırmaktadır. Bu nedenle metindeki liberalizm, klasik anlamda özgürlükçü bir çoğulculuktan çok, “eski merkeze karşı yeni merkezin öfkesi” biçiminde görünmektedir. Tam da bu yüzden metin sosyolojik olarak çok öğreticidir. Çünkü bize şunu gösterir: Türkiye’de aydınlar çoğu zaman ideolojilerini eleştirdikleri yapıların yöntemlerinden tamamen kurtaramamaktadır. Devletçi aydın devlet adına konuşur; devlete karşı çıkan aydın ise bazen “hakiki millet”, “hakiki demokrasi” veya “hakiki özgürlük” adına konuşmaya başlar. Ama her iki durumda da ortak problem değişmez: topluma yukarıdan bakan kurucu bilinç hissi. Oysa liberal demokratik aydın tavrı, siyasî rakibi ortadan kaldırmayı değil, onunla aynı anayasal zeminde yaşamayı kabul etmeyi gerektirir. Gerçek çoğulculuk tam da burada başlar. Çünkü çoğulculuk, yalnızca sevilen fikirlerin değil, tarihî olarak rahatsızlık veren siyasî geleneklerin de meşru kabul edilmesiyle mümkündür.Bu açıdan bakıldığında Yayla’nın metni, Türkiye’de liberalizmin bazen neden tam anlamıyla “çoğulcu siyasî kültüre” dönüşemediğini gösteren önemli bir örnek niteliğindedir. Liberal retorik korunmakta; fakat zihinsel düzeyde siyasî alan hâlâ “meşru olanlar” ve “tasfiye edilmesi gerekenler” şeklinde ikili bir ahlakî evrene bölünmektedir. Bu ise liberalizmin değil, ideolojik kutuplaşmanın dilidir.






