İran’ın Batı ile ilişkisini anlamak için İran entelektüel tarihinin önemli metinleri dikkate alındığında, Jalal Al-e Ahmad’ın Gharbzadegi (Batılılaşma Hastalığı) adlı eseri İran toplumunda Batı etkisinin kültürel ve siyasal bir yabancılaşma yarattığını savunurken (Al-e Ahmad, 1962), Ali Şeriati’nin devrimci İslam düşüncesi modern anti-emperyalist siyaset ile dini kimliği birleştiren bir ideolojik çerçeve sunmuştur (Shariati, 1979). Bu düşünsel atmosfer, daha sonra Ayetullah Humeyni’nin siyasal teorisini şekillendiren Velayet-e Fakih doktrini ile birleşmiş ve 1979 İran Devrimi’nin ideolojik temelini oluşturmuştur (Khomeini, 1970). Nitekim devrim yalnızca monarşik bir rejimin devrilmesi değil, İran’ın uluslararası sistemdeki konumunun radikal biçimde yeniden tanımlanması anlamına gelmiştir (Abrahamian, 2008). Michel Foucault’nun devrim üzerine yaptığı analizde belirttiği gibi İran Devrimi, modern siyasal teorinin alışılmış kategorilerine meydan okuyan ve dini mobilizasyon ile politik devrimi birleştiren özgün bir tarihsel deneyim olarak görülmüştür (Foucault, 1979).
Bu tarihsel dönüşümün arka planı, İran’ın 20. yüzyıl ortasındaki siyasi kırılmalarıyla yakından ilişkilidir. 1950’li yılların başında İran Başbakanı Muhammed Musaddık’ın petrol endüstrisini millileştirme girişimi, ülkenin ekonomik egemenliğini yeniden tesis etme çabasının bir parçasıydı. Ancak bu politika, İran’daki enerji kaynakları üzerinde çıkarları bulunan Batılı güçler tarafından ciddi bir stratejik tehdit olarak görülmüştür. 1953 yılında dış destekli bir darbe sonucunda Musaddık hükümeti devrilmiş ve monarşik yönetim yeniden güç kazanmıştır (Kinzer, 2003). Bu olay İran siyasal hafızasında ulusal egemenliğin dış müdahaleler yoluyla kırıldığı tarihsel bir dönüm noktası olarak yer edinmiştir. Darbenin ardından Şah Muhammed Rıza Pehlevi iktidarını pekiştirmiş ve İran ekonomisi yeniden Batılı enerji şirketlerine açılmıştır. Aynı dönemde kurulan güçlü iç güvenlik aygıtı, monarşik rejimin toplumsal muhalefeti bastırmasını sağlayan en önemli araçlardan biri haline gelmiştir (Abrahamian, 2008).
Şah yönetiminin modernleşme politikaları özellikle 1960’lı yıllarda uygulanan reform programlarıyla yeni bir toplumsal dönüşüm süreci başlatmıştır. Kadınlara siyasi haklar verilmesi, toprak reformu ve laik eğitim politikaları gibi uygulamalar modernleşme perspektifinden önemli adımlar olarak görülse de, geleneksel dini otoriteler tarafından kültürel ve siyasal bir tehdit olarak algılanmıştır (Gause, 2014). Bu dönemde Ayetullah Humeyni monarşik rejime karşı en güçlü muhalif figürlerden biri olarak ortaya çıkmıştır. 1960’lı yıllarda tutuklanmasının ardından Humeyni sürgüne gönderilmiş ve bir süre Türkiye’de yaşamıştır. Daha sonra Irak ve Fransa’da sürgün hayatını sürdüren Humeyni, özellikle Avrupa’daki dönemde İran’daki muhalif ağlarla iletişimini güçlendirmiştir. Bu süreç, modern iletişim araçlarının ve uluslararası entelektüel çevrelerin devrimci hareketlerin örgütlenmesinde oynadığı rolü de göstermektedir.1979 yılında monarşik rejimin devrilmesi ve İslam Cumhuriyeti’nin kurulması, İran’ın uluslararası sistemdeki konumunu kökten değiştirmiştir. Devrim sonrasında İran, Batı ile stratejik ittifak ilişkisini sona erdirerek ideolojik olarak anti-hegemonik bir dış politika çizgisi benimsemiştir. Vali Nasr’ın belirttiği gibi İran’ın devrim sonrası stratejisi yalnızca ulusal güvenlik kaygılarıyla değil, aynı zamanda devrimci ideolojinin bölgesel etkisini genişletme hedefiyle de şekillenmiştir (Nasr, 2006).
İran’daki güncel gelişmeler bu tarihsel bağlam içerisinde değerlendirilmelidir. 28 Şubat’ta Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in İran’a yönelik geniş çaplı askeri operasyon başlatması, son yıllarda giderek artan nükleer gerilimin yeni bir aşamasını temsil etmektedir. Haftalar süren askeri hazırlıkların ardından gerçekleştirilen saldırılar kapsamında Tahran başta olmak üzere İsfahan, Karaj, Kirmanşah, Kum ve Tebriz’deki askeri hedefler vurulmuştur. İran ise buna karşılık İsrail’e ve Orta Doğu’daki Amerikan askeri tesislerine yönelik balistik füze saldırıları gerçekleştirmiştir. Körfez’deki bazı askeri üslerin hedef alınması, çatışmanın kısa sürede bölgesel bir krize dönüşme potansiyeline sahip olduğunu göstermiştir. Bu gelişmeleri anlamlandırmak için İran’ın nükleer programının tarihsel gelişimi kritik bir analitik çerçeve sunmaktadır. İran’ın nükleer programı 1957 yılında sivil nükleer teknoloji alanında başlatılan iş birliği anlaşmalarıyla başlamış olsa da, programın stratejik boyutu özellikle İran-Irak Savaşı sonrasında belirgin hale gelmiştir. 1990’lı yıllarda İran nükleer araştırma altyapısını genişletmiş ve uranyum zenginleştirme faaliyetlerini geliştirmiştir. 2002 yılında İran’daki muhalif grupların Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’na bildirilmeyen iki nükleer tesisin varlığını açıklaması, İran’ın nükleer programının uluslararası gündemin merkezine yerleşmesine yol açmıştır.
2000’li yılların başından itibaren İran ile Batılı devletler arasında yoğun diplomatik müzakereler yürütülmüştür. Bu süreç 2015 yılında Kapsamlı Ortak Eylem Planı olarak bilinen nükleer anlaşmanın imzalanmasıyla sonuçlanmıştır. Anlaşma kapsamında İran zenginleştirilmiş uranyum stoklarını büyük ölçüde azaltmayı ve nükleer tesislerini uluslararası denetime açmayı kabul etmiştir. Buna karşılık İran’a yönelik ekonomik yaptırımların önemli bir bölümü kaldırılmış ve ülke ekonomisine yaklaşık yüz milyar dolar civarında finansal rahatlama sağlanmıştır (International Atomic Energy Agency, 2016). Ancak nükleer anlaşma İran’ın bölgesel stratejik faaliyetlerini sınırlamamıştır. İran özellikle Orta Doğu’da geniş bir siyasi ve askeri etki ağı kurmaya devam etmiştir. Lübnan, Irak, Suriye ve Yemen’de İran’a yakın silahlı aktörlerin ortaya çıkması, bölgesel güç dengelerini önemli ölçüde değiştirmiştir. İran’ın bu stratejisi çoğu akademisyen tarafından asimetrik güç projeksiyonu olarak tanımlanmaktadır (Eisenstadt, 2017).
Bu gelişmeler uluslararası ilişkiler teorisi açısından değerlendirildiğinde klasik güvenlik ikilemi dinamiklerinin açık bir örneğini sunmaktadır. Kenneth Waltz’un yapısal realizm teorisine göre uluslararası sistemin anarşik yapısı devletleri güvenliklerini artırmaya yöneltirken, bu çabalar diğer aktörler tarafından tehdit olarak algılanarak karşılıklı bir silahlanma döngüsüne yol açmaktadır (Waltz, 1979). İran’ın nükleer programı ve füze kapasitesi kendi güvenliği açısından caydırıcı bir araç olarak görülürken, İsrail ve ABD tarafından varoluşsal bir tehdit olarak değerlendirilmektedir. John J. Mearsheimer’ın realist yaklaşımı da bu krizi anlamlandırmak açısından önemli bir çerçeve sunmaktadır. Mearsheimer’a göre büyük güçler uluslararası sistemde güvenliklerini garanti altına almak için güçlerini artırmaya çalışır ve bu süreçte bölgesel hegemonya arayışı ortaya çıkar (Mearsheimer, 2018). Bu bağlamda İran’daki gelişmeler, modern uluslararası siyasetin temel sorunsalını yeniden hatırlatmaktadır: devletler güvenlik arayışında güçlerini artırdıkça sistem daha istikrarlı değil, çoğu zaman daha kırılgan hale gelir. Nitekim tarihsel deneyim de bu gerçeği doğrular. Hans Morgenthau’nun klasik realizm literatüründe vurguladığı üzere, uluslararası politika “iktidar için bitmeyen bir mücadeledir” ve bu mücadelede hiçbir zafer nihai değildir (Morgenthau, 1948). Bu nedenle İran’daki güncel kriz yalnızca belirli bir dönemin jeopolitik gerilimi değil, uluslararası sistemin doğasında bulunan güç rekabetinin yeni bir tezahürü olarak okunmalıdır. Ortadoğu’da bugün yaşanan gelişmeler, aslında modern uluslararası düzenin en eski sorusunu yeniden gündeme getirmektedir: güç dengesi arayışı barışı sağlayabilir mi, yoksa yalnızca bir sonraki çatışmanın koşullarını mı hazırlar?
Kaynakça
Abrahamian, E. (2008). A History of Modern Iran. Cambridge University Press.
Al-e Ahmad, J. (1962). Gharbzadegi. Tehran.
Eisenstadt, M. (2017). Iran’s Military Strategy and Capabilities. Washington Institute.
Foucault, M. (1979). Iran: The Spirit of a World Without Spirit.
International Atomic Energy Agency. (2016). Implementation of the JCPOA.
Khomeini, R. (1970). Velayat-e Faqih.
Kinzer, S. (2003). All the Shah’s Men. Wiley.
Mearsheimer, J. J. (2018). The Great Delusion. Yale University Press.
Nasr, V. (2006). The Shia Revival. Norton.
Waltz, K. (1979). Theory of International Politics. Addison-Wesley.






