SiyasetSiyaset SosyolojisiSosyoloji

Elbette Gericilik Değil Ama Derin Bir Lümpen Varoşluk

Son dönemde MEB ve okullarda Ramazan etkinlikleri üzerinden bir laiklik tartışması gündeme geldi. Akademisyenler bir araya gelerek bir laiklik bildirisi yayımladılar ve ilericilik gericilik tartışmaları da böylece yeniden dolaşıma girdi.

Okullarda ‘Kabede Hacılar Hu Der Allah’ gibi ilahiler söyleyen çocukların kayıtları da gündeme düşünce kamuoyunda iki ayrı tartışma peydah oldu. Bu görüntünün gericilik olduğunu söyleyen sol seküler-laik kesimler bir tarafta kaldı; aksine bunun gericilik olmadığını söyleyen muhafazakâr milliyetçi sağ kesimler ise diğer tarafı doldurdu.

Türkiye’de kültürel, sosyal ve siyasi meselelerde artık ikiye bölünmemek neredeyse imkânsız hale geldi. Taraflar hemen her kültürel, dini, politik meselede belirli bir slogan ve görüş ekseninde hızlıca konsolide olarak adeta fanatize bir taraftar döngüsüne giriyor.

Maalesef meselenin etraflıca değerlendirilmesi de böylelikle her daim bizim gibi üçüncü yolculara kalıyor.

İlericilik gericilik meselesi her şeyden önce doğrusal ve lineer bir tarihsel seyri varsayan, yüzeysel bir ideolojik-politik tarafgirliğin kitlelerce sloganlaştırılmasını temsil ediyor. Hepsinden öte böylesi bir anlatıyla tarafları yaftalamanın kendisi zaten zihniyet olarak oldukça büyük bir ilkelliğin ve yobazlığın işareti.

Aydınlanmacı pozitivistlere göre insan ve tarih akıl, bilim ve teknik modernleşme ile birlikte ileri doğru gitmek zorundaydı. İlerinin bu olumlu çağrışımının arkasında vahye karşı akıl, dine karşı bilim, uhraya karşı dünya, gelenekselliğe karşı modernlik anlatısı yatıyordu. Böylece akıl, bilim ve tekniğin tarafındaysanız zahmetsizce ilerici; nakil, din ve geleneksel hayatın tarafındaysanız kolayca gerici olabiliyordunuz.

İnsan ve tarih de nasıl olsa zorunlu olarak nakil, din, uhra ve geleneği aşarak akıl, bilim, dünya ve teknik etrafında daha ileri bir dünyaya gitmek durumundaydı. Buna direnenlerse ancak ve ancak zavallı ve yobaz gericilerdi.

Aydınlanmanın dolaylı ideolojik çocuğu sayılabilecek Marksizme göre de insan, tarih ve toplum doğrusal ve lineer bir şekilde tez, anti tez ve sentez yoluyla diyalektik biçimde daima ileri akmak zorundaydı.

Tarihsel olarak avcı toplayıcı dönemlerdeki mülkiyetsizlik ve sermayesizlik hali tez aşamasındaki görece iyiliği ve ileriliği temsil ediyor; ailenin, mülkiyetin, artık değer ve sermayenin oluştuğu tarım toplumu, sonrasında feodal toplum ve nihayet kapitalist toplum dönemleri de anti tez aşamasını yani kötülüğü ve geriliği temsil ediyordu.

Sentez ise işçi-proleter sınıfı iktidarıyla önce devletin mülkiyet ilişkilerini tümüyle eline aldığı sosyalist toplumsal düzen ve sentezin sonu ise yine muktedir işçi-proleter sınıfında devletsizliğin hakim olduğu komünist toplumsal düzen idealinden geçiyordu. Böylece insanlık daima iyi ve ileri gidecek doğrusal-lineer bir tarih anlatısına ve tarihsel bir determinizme mahkum kalıyordu.

Marksist anlatının determinizmine inanıyorsanız böylece ilerici; inanmıyorsanız hemen gerici olabiliyorsunuz…

Hıristiyan paganistik dünyanın seyrinde de aslında derince kazarsanız, bu tarihsel doğrusal-lineer anlatıyı ve belirlenimci-deterministik hikayeyi görmek mümkündür. Anlatıya göre insanlık Antik Yunan ile ileri bir safhayı temsil ediyordu, sonra insanlık geriledi ve İsa’dan önce bozulmuş kavimler ortaya çıktı ve insanlık İsa ile bir teolojik aydınlanma yaşadı ancak bozgun sürdü, sonrasında reform ve rönesans ile bir öze dönüş hareketi başlatıldı ve insanlık yeniden ilerledi, nihayet insanlık Mesih’in geleceği o mutlak iyi ve daima ileri ütopik günleri beklemeye koyuldu.

Dünya ve uhra da zaten İsa ve Sezar temsilinde tıpkı inanç ve bilgi gibi haddizatında çatışan ve ayrışan yapılardı; onları da birbirinden şedit ve dışlayıcı biçimde ayırmak gerekiyordu.

Hıristiyan dünyasındaki teolojik deterministik anlatı, Newton fiziğiyle atom üstü dünyada teknik bir determinizme, aydınlanmacı akıl ve bilim anlayışı ile sosyal bir determinizme ve o dünyanın çocuğu Marksizm’de ise işçi sınıfı diktatoryası ile tarihi, sosyal ve siyasi bir determinizme kendini devrederek sürüp gitmiştir.

Ne var ki, biz zavallılar tüm bu hikayeyi ve anlatıyı maruz kaldığımız deterministik algı çerçevesinde trajik bir tirad olarak ilericilik diye görmek zorundaydık. Nitekim insanın karmaşık ve dinamik çok boyutlu hayat algısı da artık tekil bir deterministik bakış açısına mahkum kalmıştı.

Tüm bu alışıldık bu hikaye ve etiketler, semboller ve yaftalamalar aslında bize ait değil; Batı dünyasının tarihi, kültürel, sosyal ve politik temsili ve izleklerini betimleyen hikayeler.

Müslüman Türkler olarak bizim hikayemiz bambaşka süreçlerle şekillenir; bize dair şu kadarını söylemek kafidir: Bizim dinamiklerimiz yarı göçer toplum olmamız, millet olma süreçlerimiz, kültürel etkileşimlerimiz, devletle ilişkilerimiz bağlamında gerek geleneksel hayatta gerek dini hayatta gerekse politik hayatta emin olun çok daha esnek, döngüsel ve adaptif süreçlerle hep varolageldi.

Bizdeki ortodoks gelenekte, hurafi sapmaları bir kenara bırakacak olursanız; inanç ile bilgi çatışmaz, akıl ile vahiy ayrışmaz, dünya ile uhra ayrılmaz, din ile bilim muhalif saflarda olmaz hatta bu anlamda millet ile devlet arasında dışlayıcı bir çatışma asla var olamaz ancak ve ancak kapsayıcı bir uzlaşma var olabilir. Bu uzlaşmaz ikilikler onlara ait dinamikler; bizde bunlar her daim uzlaşır ikiliklerdir ve birbirini ancak tahkim eder.

Kıta Avrupası gibi birbiriyle uzlaşmaz ikiliklerin şedit kavgası üzerine dışlayıcı, militan ve agresif biçimde temsil edilen bir laiklik değil; birbirini içeren uzlaşır ikiliklerin tahkimi üzerinden kapsayıcı ve kucaklayıcı bir laiklik bizde nihayet bugünlerde hakim olmuştur.

Bizde laiklik bu yüzden geldiği son nokta itibariyle devletin tüm kurumlarında hakkıyla doğru pozisyona oturmuştur. Hakkıyla türlü mücadelelerle geldiği yerden toplumsal azınlıkları ve onların inanç dünyalarını kapsayarak gelişerek gideceği yerler de elbette vardır.

Akademisyenlerin devlet bürokrasisine karşı yayımladığı laiklik bildirisi dolayısıyla artık anlamsızdır ve ideolojiktir hatta zihinlerinde sadece dışlayıcı, agresif ve militan bir laiklik şeması bulunan sözüm ona ilerici geçinenler için oldukça gerici bile sayılabilir ama gerçeklik öyle değil.

Tartışılan ilericilik gericilik meselesinin temeli ise ne geleneksel değerlere ne de modern anlatılara dayanır, ne inanç bilgi çatışmasında şekillenir, ne dini ne bilimsel, ne akli ne de nakli, ne dünyevi ne de uhrevi olmanızla belirlenir ki bizde zaten bu ayrımlar çatışan yapıları temsil etmez.

Tüm bu süreçte ilerici ya da gerici olduğunuzu belirleyen şey esasında doğrusal ve lineer bir tarihselliğe inanıp inanmayışınızdır. Doğrusal lineer tarihi anlatıya inanmıyorsanız aslında ilerici-gerici yaftasına da tabi olamazsınız.

Hatta bizatihi ilerici-gerici yaftasının temeli doğrusal lineer tarih anlatısına inananları bağlar ve fakat bu anlatının kendisi zaten oldukça ilkel bir zihniyeti ve yaftaları da ister ilerici ister gerici olsun benzer bir yobazlığı temsil eder.

Tarihin döngüsel olduğunu ve belirli bir kötülükten mutlak iyiliğe zaruri nedensel değerler ve mecburi çıkarlar çerçevesinde akmadığını bugün her aklı başında ilim irfan sahibi insan bilir; lineer tarih anlatısı ve mecburi belirlenimcilik bu yüzden anlamsız kalır ve aslında tam da bu yüzden ne bir gericilik ne bir ilericilik söz konusudur.

Söz konusu olan tek eleştiri bana kalırsa; düşünce dünyamızdan mimari estetiğimize, musiki geleneğimizden sanat anlayışımıza kadar varan lümpen bir arabesk etrafında yayılan varoşluk ve vasatlaşmadır.

Itrilerden Dede Efendilerden ve daha nicelerinden gelen Türk İslam musikisinin yüksek estetik geleneği bugün maalesef sokak bedevilerinin tefli arabesk tıngırtılarına ahali ve siyaset nezdinde kurban edilmiştir.

Umulur ki buralardan da yakın zamanda dönülür…

Visited 213 times, 1 visit(s) today

Close