Kültür-SanatSosyoloji

Altın Varaklı Tevazu: Telafi Psikolojisi ve Yeni Dindarlık

Ihlamur Kasrı’nda altın varaklı bir salonda yapılan mevlit. Kırk günlük bebeğe tektaş yüzük. “After Umre” partisi. Tesettürlü kadınların yat partilerinde konken oynaması. Alkolsüz şampanyayla kadeh kaldırma merasimi. Bu cümleler tek tek söylendiğinde “uç örnek” gibi durabilir. Yan yana geldiklerinde ise daha büyük bir şeyi gösteriyorlar: Yeni bir zenginlik dili kuruluyor ve bu dil, dindarlığın eski sade sesini bastıracak kadar gür.

Son çeyrek asırda Türkiye’de yaşanan muhafazakâr dönüşüm, yalnızca ekonomik bir zenginleşme hikâyesi değil. Pierre Bourdieu’nün vurguladığı gibi, ekonomik sermaye hızla el değiştirebilir; kültürel sermaye, habitus ve görgü, zevk ve estetik anlayış aynı hızla yer değiştirmez. İşte bu gecikme, bugün gördüğümüz tablonun gerilimini üretir. Muhafazakâr kesim, orta sınıftan üst tabakaya kadar uzanan geniş bir yelpazede, bir zamanlar eleştirdiği seküler yaşam tarzının lüks kodlarını “helal” etiketiyle yeniden üretirken, kendine özgü melez bir form doğuyor.

Bu yazıda lüksün kendisini değil, lüksün meşrulaştırılma ve teşhir biçimini irdeliyorum. Mesele, birinin iyi bir evde oturması ya da iyi bir otelde tatil yapması değil. Mesele, bunun kimlik beyanına, gösteriye, sahnelenmiş bir “ben buradayım” cümlesine dönüşmesi.

Peki bu sahne neden bu kadar iştahlı kuruldu, neden bu kadar hızlı büyüdü? Burada kişisel zevklerden daha güçlü iki dinamik var. Birincisi telafi ve rövanş, ikincisi, habitusun gecikmesiyle birleşen teşhir ekonomisi. Yeni statü içeride sindirilemeyince dışarıda daha yüksek sesle ilan ediliyor.

Bu ilan ihtiyacının arka planında yakın geçmişin dili ve yaraları duruyor. Yıllarca “göbeğini kaşıyan adam” diye aşağılandılar. Başörtüleri yüzünden üniversite kapılarından döndüler. “Makbul vatandaş” olamamanın yüküyle kamusal alanda görünmez sayıldılar. Şimdi bir zamanlar erişilemez görünen statü sembollerini kullanıyor muhafazakârlar. “Biz de varız” demenin en hızlı yolu olarak satın almak, sergilemek, görünür olmak seçiliyor.

Burada bir telafi psikolojisi var. Telafi edilmeye çalışılan sadece maddi yoksunluk değil; yok sayılmışlığın yarattığı kolektif incinme. Veblen’in gösterişçi tüketim teorisi burada başka bir tonda işliyor. Zenginlik sadece zenginlik için değil, geçmişin rövanşı için sergileniyor. Her pahalı hediye, her büyük organizasyon, her abartılı sahne şunu söylüyor: Artık biz de buradayız.

Bunu bazen küçük ama öğretici bir sahnede yakalayabiliyoruz. Sosyal medyada fenomen diye bilinen muhafazakâr bir çiftin videosuna denk gelmiştim. Kadın mutfakta bir şeyler yapıyor. Adam elinde mücevher kutusunu andıran bir paketle geliyor. Kapak açılıyor, içinden bir yüzük ya da estetik bir takı çıkmıyor, bir külçe altın çıkıyor. Kadın şaşkınlıkla ellerini ağzına götürüyor. Adam da “Karım ister de ben almaz mıyım” minvalinde bir cümle kuruyor.

Bu sahneyi ilginç yapan şey hediyenin pahası değil. Şaşkınlığın mantığı. Bir kutu açıldığında duyulan hayret, çoğu zaman ya manevi bir işaretle ilgilidir, bir teklifin işareti olması gibi, ya da estetik değerle ilgilidir, insanı gerçekten etkileyen bir güzellik gibi. Külçe altın ise kasadaki paranın başka bir metaya çevrilmesinden ibaret. Estetik bir varlık değil, ham değer. Bu nedenle buradaki hayret “ne kadar güzel”e değil, “ne kadar büyük”e yönelik bir hayret.

Böyle bir sahnede romantik sembolün yerini değişim değeri alıyor. Yüzük bağlanmayı ima eder, külçe altın ise nakde yakın bir güç ifadesidir. Jest, ilişkiyi romantik bir bağlamdan çıkarıp ticari bir işleme yaklaştırıyor. Hediye incelikle değil, ağırlıkla konuşuyor.

Elbette bu ve benzeri sahneler herkes için geçerli değil. Fakat görünürlüğü belirleyenler çoğu zaman vitrin kurabilen kesimdir. Bu yüzden tartıştığımız şey nicelik değil, sembolün etkisi.

Telafinin trajik ironisi burada belirginleşiyor. Eleştirilen yaşam tarzının biçimlerine duyulan gizli hayranlık neden? Neden özgün bir estetik yavaş gelişiyor? Birinci neden basit: Zevk grameri nesiller boyunca şekillenir. “Sınıf atlamak” bir anda olabilir, ama “sınıfın dili” bir anda kurulmaz. Para gelir ama onu taşıyacak ölçü, incelik ve estetik zaman ister.

İkinci neden daha yapısal. Organizasyon endüstrisi, sosyal medya ekonomisi ve algoritmalar gösterişi ödüllendiriyor. Profesyonel çekimler, sponsorluklar, etkileşim yarışı, “maşallah” yorumları… Sadelik bu zeminde erdem olmaktan çıkıp görünmezliğe dönüşebiliyor.

Bu noktada “Rabbimin nimetini gizlemem” söylemi devreye giriyor. Duha Suresi’ndeki “Rabbinin nimetini anlat” ayeti, tarih boyunca Allah’ın lütuflarını hatırlama ve şükür bağlamında yorumlandı. Bugünse gösterişli bir anın altına yazılan “Elhamdülillah” ifadesi, sahnenin meşrulaştırıcısı gibi çalışabiliyor. Ayet tartışılmaz; tartışılması gereken, ayetin bir vitrin etiketine çevrilmesi.

Şükür, vitrin kurmaz. Vitrin kuruyorsa, adı artık şükür değildir.

Burada güçlü bir psikolojik hareket var. İnsan kendisini başkasına olduğu kadar kendisine de haklı göstermek ister. Şatafatın üstüne “şükür” yazıldığında, vicdanın sesi kısılır. Gösterinin içine “hamd” yerleştirildiğinde, eleştiri kaba bir saldırı gibi duyulur.

Max Weber, Protestan ahlakında sermaye birikiminin çileci karakterini vurgularken, burada tersine işleyen bir süreç görüyoruz. Orada ahlak biriktirmeyi meşrulaştırıyordu; burada ahlak, gösteriyi meşrulaştırabiliyor. Orada çilecilik ibadetti, burada gösteriş şükür sayılabiliyor.

Mahallenin içinden yükselen uyarılar da var. 2019’da vefat eden gazeteci ve köşe yazarı Mehmet Şevket Eygi, yıllar boyunca, bazı insanların “zekâtımı verdim” diyerek tüketimde ölçüyü kaybetmeyi kendine hak gördüğünü yazdı. Sertliği bir yana, işaret ettiği nokta güçlü: İbadet vicdani sigorta değildir. Zekât vermek israfı aklamaz, hac yapmak şatafatı mübah kılmaz. Fakat teşhir ekonomisi, ibadeti bile bir “rahatlama mekanizması”na çevirebiliyor.

“Helal” etiketi de bu dönüşümde merkezi bir rol oynuyor. Alkolsüz şampanya, abdeste mâni olmayan oje, muhafazakâr tatil köyleri. Burada çoğu okuma “özenme”ye takılıyor. Oysa bazen özenmeden daha sert bir şey var: ispat etme ihtiyacı.

Uzun yıllar muhafazakâr Müslüman gruplara “yaşamayı bilmiyorlar”, “eğlenmiyorlar”, “hayatları renksiz” denildi. Kimi din karşıtı çevreler, dinin yaşantıyı hapsettiğini ima etti. Bugünkü şatafatın bir kısmında şu manifesto okunuyor: Biz Müslümanız ama sizin zannettiğiniz gibi sıkıcı değiliz.

Sadece bu da değil. Bu ispat ihtiyacının başka bir boyutu daha var: Küresel ve yerel önyargılara karşı bir savunma mekanizması. Radikal grupların ürettiği karanlık imgeler ve İslamofobik çağrışımlar, bazı dindar zihinlerde “korkutucu değiliz” deme ihtiyacını büyütüyor olabilir. “Bakın elimizde kılıçla, zihnimizde hınçla yaşamıyoruz. Biz de çağdaşız, biz de mutluyuz” mesajı.

İspatın en kısa yolu, karşı tarafın kültürel kodlarıyla konuşmaktır. Kadeh tokuşturma jesti var, ama alkolsüz şampanyayla. Oje var, ama abdeste engel olmayan oje. Deniz kenarı tatili var, ama “İslami otelde”. Böylece aynı karede iki mesaj taşınır: Modern ritüeli yapabiliyorum, dindar kimliğimi de koruyorum.

Baudrillard’ın gösterge değeri ve simülasyon (gerçeğin yerine gerçeğe benzeyen bir “gösteri kopyası”nın geçmesi) kavramları burada işe yarıyor. Mesele içerik değil, simgesel anlam. Kadehler havaya kalkıyor, bardaklar tokuşuyor, kamera yakın plan alıyor. Asıl tüketilen içecek değil, jestin kendisi.

Bu simülasyonun edebî hafızamızda tanıdık bir karşılığı var. Üstelik tersinden bir okumayla karşımıza çıkıyor: Bihruz Bey. Recaizade Mahmut Ekrem’in Araba Sevdası romanındaki bu karakter, şekilci Batılılaşmanın trajikomik tipidir. Biçimleri alır ama anlamı kavrayamaz.

İroni şu ki, muhafazakâr kanat on yıllar boyunca bu şekilciliği eleştirdi. Seküler kesimin dış kabuğu taklit ettiğini, özü ıskaladığını söyledi. Bugün aynı tiplemeyi, bu kez muhafazakâr kesimin vitrin kurabilen bölümünü anlamak için kullanmak, tarihin acı bir dönüşü. Dün taklide itiraz edenlerin, bugün taklidi “helal” bir çerçeveyle yeniden üretmesi, bu dönüşümün en çarpıcı işaretlerinden biri.

Burada Bourdieu’nün “habitus clivé” (yarılmış habitus, yani kişinin içinde iki ayrı yaşam tarzı ve zevk düzeninin çatışması) dediği durum belirginleşiyor. Bir yan geleneksel mahallenin dilini konuşuyor, öteki yan algoritmanın diline uyum sağlıyor. Bu yarılma en görünür biçimde sosyal medyada açığa çıkıyor. Paylaşım, sadece hatıra değil; statü anlatısı.

“After Umre” partileri bu dönüşümün çarpıcı sembollerinden biri. Dönüşte mütevazı bir “eve buyurun” daveti yerine, otel salonunda ışıklı arka fon, profesyonel kamera, masalarda isim kartları… Sunucu “hoş geldiniz” diyor, fotoğrafçı “buraya bakar mısınız” diye sesleniyor. Manevi bir eylem, sosyal bir etkinliğe çevriliyor. “Party değil organizasyon” deniyor. Sanki kelime değişince içerik değişecek.

“Gardırop modernleşti” dendiğinde işaret edilen eksiklik de burada. Dış görünüş değişiyor, ekonomik güç el değiştiriyor; habitus daha yavaş dönüşüyor. Bu bir suç değil, sosyolojik bir gerçeklik. Bedeli ise şu: Özgünlük gecikince gösteri büyüyor, gösteri büyüdükçe vicdan daha çok savunma üretiyor.

Muhafazakâr camianın etkili yazarlarından biri olan Abdurrahman Dilipak’ın “İnandığımız gibi yaşamayınca, yaşadığımız gibi inanmaya başladık” tespiti bu dönemin veciz bir özeti. Altın varaklı salonlarda yapılan mevlitler, helal konseptli lüks oteller, marka logolu tesettürler. Bunlar yeni bir yaşam tarzının sembolleri mi, yoksa kaybolan bir özün telafisi mi?

İşte altın varaklı tevazu tam da bu: Ne sade ne gösterişli olabilen, ikisi arasında sıkışmış bir hâl. Altın varak parlıyor ama ince ve kırılgan. Tevazu var görünüyor ama üstü örtülmüş.

Sonunda mesele şuraya geliyor: Şatafat, bu hikâyede sadece zevkin dili mi, yoksa telafinin ve savunmanın dili mi? “Helal” etiketiyle makyajlanan her ritüel, gerçekten bir rahatlık mı veriyor, yoksa rahatlığın kılığına girmiş bir gerginlik mi taşıyor?

Bu metin bir hüküm cümlesiyle bitmesin. Çünkü hükmü verecek olan ben değilim. Kimin neyi neden sergilediğini, kimin neyi neden sakladığını, en sonunda herkes kendi içinde duyacak.

Visited 77 times, 77 visit(s) today

Close