PolitikaSiyaset

Terörsüz Türkiye Yolundaki Mayınlar – 1

Liderlerin Gölgesinde Barış: Kurumsal Zemin Olmadan Yürüyen Süreç

Türkiye son bir yıldır ilginç bir ruh hâli içinde yaşıyor. Siyasetin uzun zamandır birbirine değmeyen yüzeyleri aniden temas ediyor, toplumsal imgelemde “barış” yeniden telaffuz ediliyor, televizyon ekranlarında yıllardır duyulmayan cümleler söyleniyor. Fakat bu yeni iyimserlik kırılgan bir zemin üzerinde duruyor. Bir sabah umut doğarken akşam üzeri gölgeler uzuyor. Sürecin duygusal ritmi bir kuruma değil, birkaç liderin jestlerine, ima ettiği yönelimlere ve bazen tek bir cümlesine bağlı görünüyor.

Bu yazı “Terörsüz Türkiye Yolundaki Mayınlar” başlıklı dizinin ilk halkası. Dizide amaç, devam eden sürecin savunuculuğunu ya da karşıtlığını yapmak değil. Türkiye’de bugün “terörsüz Türkiye” diye adlandırılan ihtimalin önündeki psikolojik riskleri, yani mayınları görünür kılmak. Bunu yaparken hem Türk hem Kürt toplumsal hafızasının taşıdığı yükleri, hem de devletin ve örgütlerin bilinçdışı dinamiklerini tartışacağız. Bu ilk yazının odağı, barış fikrinin kurumsal bir zemine değil, dar bir lider koalisyonunun kişisel tutumlarına yaslanmasının yarattığı kırılganlık.

Türkiye’nin her zaman alışık olduğu belirsizlik, çoğu zaman terörle mücadelenin kendisiyle ilgiliydi. Bugünkü belirsizlik ise barışın kendisinden kaynaklanıyor. Daha doğrusu barış fikrinin kurumlar yerine liderlerin psikolojik ve siyasal salınımlarına bağlanması bu kırılganlığı üretiyor. Yapısal çerçeveden yoksun olan dönüşümler genellikle kişisel rüzgârlar tarafından şekillenir. Bu durum barış sürecini, iki direğe yaslanan ama kazıkları gevşek çakılmış bir çadır gibi savunmasız bırakır.

Bu yazıda “Terörsüz Türkiye Süreci”nin ilk önemli mayınını ele alıyorum: lider merkezliliğin kırılganlığı. Kurumsal bir barış mimarisinin yokluğunda umut da kaygı da liderlerin gölgelerine göre büyüyor ve küçülüyor.

Barışın Lider İnisiyatifiyle Başlaması

1 Ekim 2024 günü TBMM’nin açılış oturumunda MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin DEM Parti sıralarına gidip tokalaşması, siyasetin anlam evreninde ansızın bir yarık açtı. Bu hareket, MHP’nin yıllardır sürdürdüğü sert terör söyleminden keskin bir kopuştu. Türkiye kamuoyu bu tür yön değişimlerine yabancı değil, ancak bu kez hareketin yarattığı etki farklıydı. Jest yalnızca bir taktik manevra değil, milliyetçi bir partinin barış sürecinde rol alma ihtimalini ima eden bir “yön değiştirme” olarak okundu.

Ardından 22 Ekim’de Bahçeli’nin “Öcalan TBMM’de konuşsun, terörün bittiğini haykırsın” çağrısı geldi. MHP’nin geçmiş çizgisi düşünüldüğünde bu cümle daha da sarsıcıydı. Türkiye’nin siyasal hafızasında böyle ani dönüşler her zaman bir gerginlik yaratır. Değişim kimi zaman umut uyandırır, kimi zaman belirsizlik doğurur. Bu kez belirsizliği artıran unsur, hamlenin bir parti kurumsallığına değil, tek bir liderin ani kararına dayanıyor gibi görünmesiydi.

Cumhur İttifakı bu noktada belirleyici çerçeveyi oluşturuyor. Türkiye’de son yıllarda muhafazakâr–milliyetçi büyük grup kimliğinin ana direği Cumhurbaşkanı Erdoğan’dır. Bahçeli ise bu büyük grubun içindeki daha dar ama yüksek sesli milliyetçi damarın lideridir. Oy oranı Erdoğan’dan çok daha düşük olsa da, özellikle “terör, beka, iç düşman” gibi başlıklarda milliyetçi duyguların tonunu belirleyen kişi konumundadır. İttifak mimarisi nedeniyle, bu ton belirleme gücü siyasal ağırlığını oy oranının üstüne taşıyor. Bu yüzden de Bahçeli’nin bir cümlesi, barış süreci açısından beklenenden çok daha geniş bir yankı üretebiliyor.


Volkan’ın Büyük Grup Çadırı ve İki Direk

Kıbrıslı Türk psikanalist Vamık Volkan, büyük grup psikolojisi literatüründe toplumların karmaşık kaygılarını ve beklentilerini çoğu zaman bir veya birkaç liderin üzerinde cisimleştirdiğini anlatır. Çadır metaforu bu düşüncenin önemli araçlarından biridir. Çadırın direği liderleri, bez büyük grup kimliğini, kazıklar ise kurumları ve mutabakat mekanizmalarını temsil eder. Bezin gerildiği, yırtıkların arttığı dönemlerde toplum direklere daha fazla yaslanır. Bugünkü tabloda çadır tek direkli değil. Cumhur İttifakı iki direkli bir yapı gibi işliyor. Erdoğan kitlesel meşruiyetin ve yürütme gücünün ana direği. Bahçeli ise bu çadırın milliyetçi gerilimini tayin eden ikinci direk, hatta kimi zaman sert bir payanda gibi. Direklerden birinin hafifçe oynaması, bezi bütünüyle sarsabiliyor. Milliyetçi tonun yıllarca sert tutulmasının ardından aynı liderin barışa işaret eden cümleler kurması, çadırın gerginliğini bir anda başka yöne taşıyor.
Sorun şu ki, bu iki direğin hareketi kurumsal bir çerçeveyle sınırlandırılmış değil. Volkan’ın çadır metaforunu Türkiye bağlamına uyarladığımızda, kazıkların yani kurumların zayıf olduğu görülüyor. TBMM, bakanlıklar, müzakereyi yürüten sivil ya da teknik komisyonlar sürecin gövdesine henüz ağırlık koymuş durumda değil. Bu nedenle direklerdeki her küçük oynama, çadırın bütünü üzerinde abartılı bir etki yaratıyor. Liderdeki duygusal ve siyasal salınımlar, sürecin seyrini bire bir belirliyormuş gibi algılanıyor.

Erdoğan’ın Geri Planda Kalması ve Bahçeli’nin Öne Çıkışı

Sürecin ikinci önemli boyutu Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın görece “geride duran profil” tutumudur. 30 Ağustos 2024 sonrası “iç cepheyi tahkim etme” söylemi öne çıkarken, barışla ilgili net ve kapsamlı bir çerçeve ilan edilmedi. “İç cepheyi tahkim” ifadesi yüz yıl önceki işgal dönemi anlatılarıyla iç içe geçmiş bir sembolik yük taşıyor. Bu söylem, devletin hafızasında “iç düşman” kaygısını yeniden harekete geçiriyor. Barış söylemiyle eş zamanlı kullanılması, bir yandan topluma “çözüm arıyoruz” denirken, diğer yandan “tetikte olun” mesajı verilmesine yol açıyor.
Erdoğan’ın barış konusunda net bir ana çerçeve çizmemesi, sürecin sembolik ağırlığını fiilen Bahçeli’ye bırakmış gibi bir görüntü oluşturdu. Volkan’ın kuramında lider, grubun psikolojik ihtiyaçlarının yansıtıldığı bir aktarım nesnesidir. Lider bu rolden geri çekildiğinde veya belirsiz kaldığında, toplumda bir boşluk duygusu oluşur. Bu boşluk çoğu zaman başka bir liderin daha belirgin hale gelmesiyle doldurulur. Son bir yılda yaşanan da kısmen budur. Cumhurbaşkanı stratejik sessizliği tercih ettikçe, barış–güvenlik eksenli tartışmanın duygusal merkezi Bahçeli’ye kaymıştır.

Bu kayma ilginç bir psikolojik iş bölümü yarattı. Bahçeli sürecin “hızlandırıcı” rolünü üstlendi. En son “Kimse gitmezse İmralı’ya ben giderim” cümlesiyle sürecin hız kazanması gerektiğini vurguladı. Bahçeli’nin çıkışları süreç karşıtı değil, tam tersi süreci ivmelendirmeye yönelikti. “Hemen sonuç alalım, gerekirse bizzat ben gidip görüşeyim” mesajı, milliyetçi tabanın itirazlarını sırtlayarak süreci ilerletmeye çalışan bir lider görüntüsü veriyordu. Erdoğan ise daha temkinli bir konumda kaldı. Bahçeli’nin çıkışlarını onayladı, “Cumhur İttifakı’nın uzattığı elin değerinin anlaşılmasını ümit ediyoruz” diyerek sürece sahip çıktı, ancak doğrudan ve cesur söylemler hep Bahçeli’den geldi.

Bu iş bölümünün siyasal bir mantığı var. Erdoğan geniş bir tabanı temsil ediyor ve barış gibi hassas bir konuda erken görünür olmak, muhafazakâr tabanın bir kesimini rahatsız edebilir. Bahçeli ise zaten milliyetçi damarın lideri olduğu için, onun barışa işaret etmesi daha güçlü bir sinyal olarak okunuyor. “Bahçeli bile barış diyorsa, demek ki artık zamanı geldi” algısı oluşuyor. Ancak bu dinamik büyük bir risk taşıyor. Süreç Bahçeli’nin söylemsel cesaretine yaslanıyor. Eğer Bahçeli bir sabah “bu iş olmadı” derse, süreç büyük olasılıkla duracak. Erdoğan’ın sahiplenme düzeyi henüz sürecin Bahçeli’siz yürüyebileceği seviyeye ulaşmadı. Dolayısıyla süreç, ittifakın ana direği olmayan ama ton belirleyen figürün psikolojik ve siyasal ritmine bağımlı hale geldi.

Kurumsal Vizyon ve Devamlılık Eksikliği

Lider psikolojisi perspektifinden bakıldığında, barış sürecinin kurumlar yerine birkaç siyasi figürün inisiyatifine kalması önemli riskler taşır. Jerrold Post gibi politik psikiyatristler, liderlerin kişisel motivasyon ve algılarının politika yönelimlerini derinden etkileyebileceğini vurgular. Nitekim Cumhur İttifakı’nın barış hamlesi, büyük ölçüde Bahçeli’nin şaşırtıcı politika değişikliği sayesinde mümkün oldu. Ancak bu hamlenin stratejik vizyonu ve sürdürülebilirliği belirsiz kaldı.

Sürecin başında ne hükümet tarafından kapsamlı bir eylem planı açıklandı ne de Meclis’te resmi bir müzakere komisyonu kuruldu. Bu ancak sonradan, örgütün silah bırakma aşamasında gündeme gelebildi. Bahçeli’nin söylemi “iç cepheyi güçlendirme” projesine atıf yapıyordu. Yani barış hamlesi, bir barış ideali kadar, dış tehditlere karşı içeride birlik sağlama amacına matuftu. Bu durumda barış süreci, uzun vadeli bir toplumsal uzlaşma vizyonundan ziyade, konjonktürel güvenlik kaygılarına dayalı kalmış görünmektedir.

Sürecin belirsizliğini artıran bir diğer unsur, müzakere gündeminin netleşmemesidir. PKK’nın silah bırakma koşulları, DEM Parti’nin anayasal talepleri, devletin sunduğu güvenceler kamuoyuna yeterince açık değil. Kimi zaman “af yasası” tartışılıyor, kimi zaman “umut hakkı” konuşuluyor, kimi zaman da “demokratikleşme paketi” gündeme geliyor. Ancak bu başlıklar arasında tutarlı bir çerçeve yok. PKK dağdan inecek kadroların hukuki güvencesini istiyor, DEM Parti yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ve kültürel hakların tanınmasını vurguluyor, devlet ise “önce silah bırakın” diyor. Fakat bu talep ve vaatlerin nasıl eşleştirileceğine dair somut bir yol haritası açıklanmadı.

Kolombiya, elli yılı aşan FARC çatışmasını çözmeye çalışırken, toplumun güven duyması için önce sürecin ne olduğunu açıkça tarif etti. Ülkede 220 binden fazla kişinin hayatını kaybettiği, milyonlarca kişinin yerinden edildiği bu çatışma ancak devlet ile FARC arasında kurulan şeffaf bir müzakere mimarisiyle yönetilebildi. Taraflar masaya oturmadan önce kamuoyuna açık altı maddelik bir müzakere gündemi ilan ettiler: toprak reformu, siyasi katılım, çatışma mağdurlarının hakları, uyuşturucu ekonomisiyle mücadele, silahsızlanma ve uygulama takvimi. Bu çerçeve toplumun süreci adım adım izlemesine imkân verdi; devlet ile örgüt arasındaki her temasın nereye gittiği baştan belliydi. Şeffaf ve adımları belirlenmiş bu yöntem, liderlerin o günkü siyasi ihtiyaçlarından bağımsız olarak süreci kurumsal bir raya oturttu.

Bizde de Kolombiya barış sürecinde olduğu gibi altı maddelik bir gündem kamuoyuyla paylaşılsaydı, toplum sürecin nereye gittiğini daha iyi görebilirdi. Bugün ise toplum sürecin içeriğinden çok, liderlerin söylemlerindeki iniş çıkışları izliyor.

Bugün yaşanan lider merkezliliğin, 2013–2015 Çözüm Süreci’nde görülen zaaflarla benzerlik taşıdığı açık. Liderlerin değişen siyasi ihtiyaçları veya ruh halleri, kurumsal güvenceye bağlanmamış süreci her an yön değiştirebilir hale getiriyor.

Lider Psikolojisinin Getirdiği Riskler

Vamık Volkan’ın büyük grup psikolojisi çalışmalarında belirttiği üzere, topluluklar bazen tüm umut ve korkularını lidere yansıtır ve lideri adeta kurtarıcı olarak sembolize ederler. Bahçeli’nin bir anda bazı çevrelerde “yerli De Klerk” benzetmeleriyle anılması, bir kesimin barış umudunu tamamen onun tavrına bağladığını gösteriyor. Ancak lidere atfedilen bu misyon, liderin insani zaafları ve siyasi hesaplarıyla çelişebilir. Örneğin Bahçeli bir yandan İmralı ile teması savunurken diğer yandan geçmişte çözüm sürecinin baş aktörü HDP’nin kapatılmasını ısrarla talep etmekteydi. Bu tutarsızlık, liderlerin söylem ve eylemlerinin değişken olabileceğini ve kurumsal denetime alınmamış bir barış sürecinin bu dalgalanmalardan ciddi zarar görebileceğini gösteriyor.

Lider merkezli barış süreçleri birkaç düzeyde risk üretir. İlk risk, kişiselleşmiş umudun kişiselleşmiş hayal kırıklığına dönüşmesidir. Barış kuruma değil kişiye bağlanırsa, hayal kırıklığı da kişiye yönelir. Bu durum toplumsal kutuplaşmayı derinleştirebilir. 2015’te Çözüm Süreci çöktüğünde Kürt tarafından Erdoğan’a yönelen öfke bunun somut bir örneğiydi. Sürecin mimarı olarak görülen kişi, çöküşün de sorumlusu olarak algılandı. Süreç tamamen liderlerin başarısı veya başarısızlığı üzerinden algılandığı için, olası bir aksilikte bütün suç da tek bir kişiye yüklenerek toplumsal tepkiye dönüşebilir.

İkinci risk, sürecin liderlerin psikolojik ihtiyaçlarına bağlanmasıdır. CIA’de yıllarca lider profilleri üzerine çalışmış bir psikiyatrist olan Jerrold Post’un geliştirdiği “başarının tehdidi” kavramı bu durumu açıklar. Post’a göre örgütler veya liderler amacına yaklaştıkça, başarının kendisi bir tehdit haline gelebilir, çünkü varoluş nedenleri ortadan kalkar. Bu kavram genellikle silahlı örgütlere uygulanır, ancak devlet liderleri için de geçerlidir. Süreç ilerledikçe, liderin kendi güç konumu, ittifak dengeleri veya siyasi kimliği tehlikede hissedilebilir. Bahçeli’nin yıllardır milliyetçi sertlik üzerine kurduğu siyasi kimliğin, barış sürecinin başarısıyla nasıl bir dönüşüm geçireceği, bu riskin somut bir ifadesidir. Benzer biçimde Erdoğan açısından da barışın iktidar dengelerini nasıl etkileyeceği sorusu, süreci yönlendiren bilinçdışı bir hesap haline gelebilir.

Üçüncü risk, geri dönüş maliyetinin yükselmesidir. Kurumsal destek yoksa süreç çökerse kimse hesap vermez, çünkü ortada sahiplenilmiş mekanizmalar değil, esnek niyet beyanları vardır. Halbuki, barışı kalıcı kılmak için lider karizmasının ötesinde, kuralları, takvimi ve tarafları net belirlenmiş kurumsal çerçevelere ihtiyaç vardır.


2013-2015 Çözüm Süreci’nin Gösterdiği Boşluk

Bu dinamik aslında Türkiye için yeni değil. 2013-2015 Çözüm Süreci de benzer biçimde lider merkezli yürümüştü. O dönemde süreç MİT ve hükümet temsilcileri ile HDP heyeti arasında yürütülmüş, Akil İnsanlar Heyeti gibi mekanizmalar kurulmuştu. Ancak bu mekanizmalar kalıcı kurumsal yapılara dönüşmedi. Sürecin asıl yönü, Erdoğan ile İmralı arasında kurulan dolaylı iletişime bağlı kaldı. Süreç çöktüğünde ortada hesap verecek güçlü kurumlar yoktu, çünkü süreç zaten kurumsal bir mimariye oturtulmamıştı.

Nitekim 2015’te Çözüm Süreci’nin bitişinde, seçim atmosferinde yaşanan lider strateji değişimi belirleyici olmuştu. Erdoğan, Dolmabahçe Mutabakatı’nı reddederek süreci sonlandırma sinyali vermiş ve çatışmalar yeniden başlamıştı. Bugün yaşanan lider merkezliliğin, o dönemden yeterince ders çıkarılmadığını gösterdiğini söylemek mümkün. Çatışmanın ağır faturası topluma mal edilirken, sürecin çöküşü kurumsal bir soruşturmanın konusu olmadı. Meclis kapsamlı bir değerlendirme yapmadı, arşiv niteliğinde raporlar üretilmedi, topluma “neden olmadı?” sorusuna açık bir cevap verilmedi. Sonuçta hafızada “denedik ve olmadı” cümlesi kaldı, fakat “neden olmadı?” sorusu boşlukta asılı kaldı.

Toplum Kurum Bekliyor

Süreğen çatışma psikolojisi üzerine yapılan çalışmalarda önemli bir bulgu var. Çözüm sürecine geçiş anları toplumların zihninde kontrol kaybı duygusu yaratır. Çatışma paradoksal biçimde tanıdık ve öngörülebilirdir, barış ise bilinmezdir. Volkan’ın “akordeon fenomeni” dediği ritimde toplum bazen barışa yaklaşır, bazen geriye çekilir. Toplumun ritmi bu şekilde salınıyorsa, liderin söylemindeki her iniş çıkış akordeonun ne kadar açılıp kapandığını belirler.
Türkiye’de son bir yılda tam da bu yaşandı. Erdoğan’ın temkinli sessizliği ile Bahçeli’nin salınımları birleşince, toplumun barışa yaklaşma mesafesi sürekli değişti. Tam bu noktada kurumlar devreye girebilirdi. Meclis komisyonu daha erken kurulsa, İçişleri ve Adalet bakanlıkları sürecin ana başlıklarına dair bir yol haritası açıklasa, müzakere takvimi ve çerçevesi daha net ilan edilse psikolojik belirsizlik azalabilirdi.


Birinci Mayının Yeri

Bu yazı dizisinin amacı süreci sabote edebilecek mayınları görünür kılmak. İlk mayın açıkça ortadadır. Kurumsal zemin olmadan yürüyen barış süreci, dar bir lider koalisyonunun kişisel yönelimlerine bağımlı hale gelir. Bu bağımlılık süreci kırılgan, öngörüsüz ve kolay manipüle edilebilir kılar. Direklerin yerini ayarlayan kazıklar zayıfsa, çadırın altındaki herkes kendini rüzgâra teslim olmuş gibi hisseder.

Türkiye’de barış hâlâ mümkündür. Toplumsal hafızada 2013-2015 sürecinin izleri “bir daha umutlanırsak yine hayal kırıklığı yaşar mıyız?” sorusunu canlı tutsa da, aynı hafızada çözümün mümkün olduğuna dair deneysel bir veri de mevcuttur. Fakat bir gerçek değişmedi. Barış süreçleri kişisel iradeye değil, kurumsal yapıya yaslanırsa güçlenir. Bu nedenle sürecin takvimi ve ana başlıkları şeffaf biçimde açıklanmalıdır. TBMM’de kurulan komisyon işlevsel hale getirilmeli, uzman gruplar ve sivil toplumla ilişkisi netleştirilmelidir. Liderler sürecin sembolik taşıyıcıları olabilir, fakat süreç onlardan bağımsız biçimde sürdürülebilir olmalıdır. Direklerin varlığı önemlidir, ancak çadırın sağlamlığını son tahlilde bezin ve kazıkların dayanıklılığı belirler. Bez kurumlar, kazıklar ise mutabakat mekanizmalarıdır. Direk ne kadar güçlü olursa olsun, yırtık bir çadırın altında kimse uzun süre kalamaz.

Liderlerin gölgesinde yürüyen süreç yalnız bugünün siyasi hesaplarıyla değil, yüzyıllık korkular ve yarım kalmış yaslarla da şekilleniyor. Bir sonraki yazıda bu tarihsel hayaletleri, yani seçilmiş travmaları ve zamanın nasıl çöktüğünü ele alacağız.

Visited 251 times, 1 visit(s) today

Close