Toplumların kendilerini anlamak için geliştirdikleri araçlar arasında edebiyatın konumu aslında sanılandan çok daha belirleyicidir. Çünkü edebiyat yalnızca bireysel ve toplumsal hikâyeleri anlatan bir estetik alan değil, aynı zamanda insanların davranışlarındaki detayları, dinamikleri, henüz adı konmamış toplumsal kırılmaları ve gelecekte büyüyecek çatlakları sezme gücüne sahip bir duyarlılık alanıdır. Sosyal bilimlerin, olayları kavramsallaştırarak yakalayıp ele aldığı bir gerçek. Fakat toplumların en kırılgan anları çoğu kez kavramların henüz yetişemediği, duyguların ise henüz ifade edilmediği bölgelerde ortaya çıkar. İşte edebiyat tam da bu bölgede çalışır. Toplum kendine bakamadığında onun adına bakar, toplum söyleyemediğinde onun adına sezdirir, toplumun kolektif algısındaki kararmaları henüz görünür olmadan önce sezer. Bu nedenle büyük edebi eserler, yalnızca yaşandığı dönemi anlatmakla kalmaz; o dönemin kör noktalarını, ileride toplumsal çatışmaya dönüşecek duyusal zayıflıkları ve henüz kimsenin tarif edemediği karanlık alanları içinde taşır. Geçtiğimiz 16 Kasım’da 103. doğum yıldönümünde andığımız Portekizli yazar Jose Saramago’nun, 1995 yılında yayınlanan ve dünyada çok büyük toplumsal yankılar uyandıran Körlük (Ensaio sobre a cegueira) romanı tam da bu açıdan, herkesin, küçük bir yanılmayla ifade ettiği distopik bir felaket alegorisinden ziyade, toplumların hakikati nasıl ağırlaştırdığını, algının nasıl köreldiğini ve insanın kendi karanlığıyla yüzleşmekten nasıl kaçındığını bize gösteren bir epistemik alan açar. Körlük, romanda bir anda beliren bir felaket değil, uzun süredir devam eden bir algısal gevşemenin görünür hâle gelişidir. Türkiye’nin bugünkü toplumsal atmosferine baktığımızda hissedilen kavramsal bulanıklık, gürültü artışı ve gerçeklikle kurulan ilişkinin yüzeyselleşmesi de benzer biçimde, uzun zamandır içten içe biriken bir körleşmenin dışa vurumudur.
Cemiyetlerin en derin krizleri, ekonomik, siyasal ya da kurumsal çöküşlerin yanısıra esasen görme biçimlerinin bozulmasıyla başlar. Gözün baktığı ama göremediği ile zihnin kabul ettiği ya da etmesi gerektiği arasındaki mesafe açıldıkça, hakikatle kurulan bağ incelir ve sonunda kopar. Saramago’nun Körlük’ü, tam da bu kopuş ânının alegorik bir tasviridir. Romanda insanlar bir anda ışığın patlamasıyla görme yetilerini kaybeder; fakat sezgisel olarak biliriz ki bu kayıp, anlık bir felaket değil, uzun zamandır içten içe süren bir körleşme sürecinin eşiğe gelmiş hâlidir. Okura metaforik bir düzlemde sunulan umûmî körlük hali, söz konusu toplum için bir başlangıç değil, bir sonuçtur aslında. İşte bu noktada Körlük bir roman olmaktan çıkar ve epistemik bir uyarıya dönüşür. Kurgudaki karanlık, yalnızca gör(e)meme durumunu değil, hakikatin artık talep edilmediği bir sosyal düzeyin karşılığıdır. Türkiye’de de son yıllarda yaşanan yoğun siyasal kutuplaşmalar, her olayın tarafsal bir çerçeveye sıkıştırılması, hakikatin yerini duygusal konforun alması tam da bu tarz bir körleşmenin işaretleridir. Çünkü bu tarz bir körleşme içerisinde fertler, olayların ne olduğundan çok, kendilerini hangi duygusal çizgide hizaladıklarına bakarak pozisyon alırlar. Gerçeklik, doğruluk ve yanlışlık ölçütleri üzerinden değil, “bizden” ve “bizden değil” ayrımı üzerinden algılanır. Böyle bir ortamda göz, artık hakikati görmek üzere değil, ait olduğu kampın duygusal güvenliğini teyit etmek üzere çalışır. Saramago’nun karakterleri nasıl ki ışığın içinde kaybolurken, Türk toplumu da adeta sürekli maruz kaldığı bilgi, görüntü, yorum ve gürültü bombardımanı içinde algısal bir beyaz gürültüye teslim olmuştur. Her şey fazlasıyla görünürdür fakat hiçbir şey gerçekten görülmez. Biraz daha detaylandıralım:
Bu görme biçimindeki bozulma, yalnızca siyasal alanı değil, toplumsal dokunun en ince yerlerini de etkiler. Toplum, artık basit bir şekilde “bilgisiz” değildir; tam tersine, yanlış biçimde bilgilidir. Yanlış bilginin, eksik bağlamın, parçalanmış hakikatlerin, manipülatif anlatıların bir aradalığı, bir süre sonra gerçekliği bütünüyle deformasyona uğratır. Bu manzara Berger ve Luckmann’ın gerçekliğin toplumsal inşası dediği sürecin ta kendisidir. Bu süreç Türkiye’de giderek daha çok fragmanlara ayrılmış hakikatlerin çatışması üzerinden işlemektedir. Cemiyetimizde her grup kendi mikro-hakikatini üretirken bu mikro-dünyaların birbirini duyamadığını, birbirine temas edemediğini büyük bir umutsuzlukla temaşa ediyoruz. Körlük’teki karantina mekânı gibi, herkesin kendi zihinsel koğuşunda dolaştığı toplumumuzda söz konusu bu zihinsel körlük hali tahayyüle ve muhayyileye yerleştiğini görüyoruz. Ortak bir dünya tasavvurunun, ortak bir gerçeklik zemini kaybolduğu lanetli bir hâlet-i ruhiyedir bu.
Körleşmenin en sinsi pekiştireçlerinden biri, hafızanın bozulmasıdır. Roman dikkatle incelendiğinde karakterlerin yaşadığı dağılmanın, yalnızca mekânsal değil; diğer taraftan zamansal olduğu anlaşılır. Zaman kavramının silikleştiği, olaylar arasındaki bağların zayıfladığı, geçmişin taşıdığı anlamın çözüldüğü bu hal sadece bir felaket psikolojisi değil; belleğin erozyonudur aslında. Maalesef Türkiye’de de toplumun geneline sirayet eden ve gittikçe yayılan bu hafıza sorunu, benzer şekilde bütün bir toplumsal dokuyu etkileyen ve toplumu özne olmaktan çıkarıp nesneleştiren bir seviyede alarm vermektedir. Resmî tarih anlatılarının, siyasal söylemler değiştikçe pragmatik bir tavırla tekrar tekrar yeniden yorumlanması topluma ortak bir geçmiş bilincinden çok, parçalı ve çelişkili hafıza kümeleri bırakmaktadır.
Norbert Elias’ın uygarlık süreci üzerine yaptığı analizler, toplumsal hafızanın sadece olayların kaydı değil, duygusal süreklilik anlamına geldiğini göstermesi açısından oldukça önemli. Çünkü bir toplum ancak, acılarını, hatalarını, travmalarını bastırmadan hatırlayabildiği ölçüde daha olgun bir etik zemin kurabilir. Bugünün Türkiye’sinde “unutmak”, “unutturmak” ve “unutturulmak” bir savunma mekanizması olmaktan çıkmış, sistematik bir siyaset hâline gelmiştir. Toplumsal travmalar, sansasyonel vakalar, toplu felaketler, derin siyasal krizler, bir süre gündem işgal ettikten sonra, yeni bir gündemle bastırılmakta ve geriye yüzleşilmemiş bir acı tortusu bırakılmaktdır. Daha fenası derinlere gömülen bu tortunun, açığa çıkmadığı ya da çıkarılmadığı her an hem etik refleksleri hem de toplumsal dayanıklılığı içeriden kemirdiğine şahit oluyoruz. Şurası bir gerçek ki; hatırlamanın getireceği rahatsızlıktan ve sorumluluktan kaçınma güdüsü, uzun vadede çok daha ağır bir patolojiyi besler. Hafızasız bir toplumda etik sürekliliğin gelişmesi mümkün değildir.
“Unutma” hali işte tam da bu yüzden bu yüzden pasif değil, aksine tastamam aktiftir. Çoğu zaman kendi toplumumuz için “hafıza sorunu” şeklinde kullandığımız şeyi, toplumun kendini koruma refleksi olarak tanımlamak bizi bir yanılgıya götürmektedir. Bu durum olsa sorumluluktan kaçma biçimidir çünkü. Türkiye’de hafızanın bu şekildeki kırılganlığı, tam da bu yüzden Saramago’nun metaforize ettiği körlüğü besleyen, büyüten, yaygınlaştıran bir durumdur. Çünkü hatırlamayan göz, gördüğünü de anlamlandıramaz. Romandaki karakterlerin, gözleri açılmadan önce bile neyi görmeleri gerektiğini bilemez halleri, Türkiye’de de yaşanmışlıkların, tarihsel bağlamından kopuk bir “şimdi” içinde değerlendirilmesiyle çok rahat bir ilişkilendirilebilir. Toplum olarak maruz kaldığımız her türden krizi sanki ilk kez yaşanıyormuş algılamamızın sebebi tam olarak budur.
Bu bağlamda, hafızasızlığı yalnızca geçmişle ilgili değil, aynı zamanda gelecekle ilgili bir yoksullaşma olarak yorumlayabiliriz. Artık umudun dahi hafızasızlaştırıldığı toplumumuzda her yeni siyasal ya da toplumsal dönüşüm, “ilk kez oluyormuş” coşkusuyla ya da kederiyle karşılanırken kısa süre sonra aynı hayal kırıklığıyla sönümlenmektedir. Bu döngü, Saramago’nun kitabındaki kapanmış mekân psikolojisine tamamen benzeyen bir duyguyu üretir: Sürekli bir hareket, ama hiçbir yere varamayan bu devinim haline gayet aşinayız.
Saramago’nun metaforuyla devam edelim. Körleşmiş toplumlarda iktidar ilişkileri çıplak şiddetle değil, daha çok duygusal yönlendirmeler ve alışkanlıkların örgütlenmesi üzerinden işler. Körlük’te karantina mekânında hızla şekillenen hiyerarşiler, görmeyenlerin bile birbirleri üzerinde kurdukları tahakkümler ortaya çıkmaya başlar. Orada kimse “sistem teorisi” bilmez, siyaset bilimi okumuş değildir; ama güç, en zayıf koşullarda bile kendini yeniden üretmenin yolunu bulur. Türkiye’deki iktidar ilişkilerini anlamak için de bu tür bir mikro düzey duyarlılığa ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Zira iktidar yalnızca devlet aygıtında, resmî kurumlarda veya baskı mekanizmalarında değil; gündelik hayatın en sıradan ilişkilerinde, aile içindeki dilde, okulda, iş yerinde, sanal mecralardaki görünmez itaat kalıplarında dolaşır.
Foucault’nun, “iktidar”ın mantığını irdelerken kullandığı “kapiller bir güç” tarifi, Türkiye bağlamında özel bir açıklayıcılığa sahip. Zira Foucault’a göre bu tarz bir itaat, çoğu zaman açık zorlamayla değil, içselleştirilmiş korkuların ve arzuların yönetilmesiyle sağlanır. İnsanlar, kendilerini güvende hissettikleri söylemlere tutunarak, kendi özgürlüklerinden gönüllü fedakârlık yaparlar. Korku, yalnızca baskının değil, aidiyetin de malzemesi hâline gelmiştir. Kör(leşmiş) toplum, iktidara bu yüzden oldukça elverişlidir. Çünkü iktidar, bu bilişsel kademedeki topluma gerçeklik yerine duygusal güvenlik vaat eder. İnsanların görmekten kaçındığı şeyse tam olarak bu duygusal manipülasyonun kitlelerde haz uyandıran yapısıdır. Politik tercihlerin rasyonel temellerden ziyade korkulara, kırgınlıklara, kimlik yaralarına yaslanması, körlüğün en derin göstergelerinden biridir.
Şiddet de benzer biçimde form değiştirir. Fiziksel şiddet ve cebrin yanısıra daha yaygın olan, sembolik şiddettir burada. Fransız sosyolog Pierre Felix Bourdieu’nün kavramsallaştırdığı bu şiddet türü, hakaretler, dışlamalar, etiketlemeler, sosyal medya linçleri, itibarsızlaştırma kampanyaları, mahalle baskısı ve sessizleştirme pratikleri gibi gündelik hayatın içindeki görünmez mekanizmalarla işler. Bir entelektüelin, bir sanatçının, bir akademisyenin, bir yurttaşın sırf rahatsız edici hakikatleri dile getirdiği için hedef hâline gelmesi, şiddetin bu özel yeni formunun göstergesidir. Saramago’nun kitabında karantina mekânının karanlığında insanlar birbirlerine çıplak güçle saldırırken, bugünün Türkiye’sinde aynı saldırganlık çoğu zaman kavramlarla, etiketlerle, ironik paylaşımlarla, dışlayıcı mizahlarla ve dijital kalabalıkların “haklı öfkesiyle” kendini göstermektedir.
Bu tarz bir iktidar ve şiddet örgüsü, toplumun içsel ahlâkî pusulasını da bozarak, körlüğü kalıcılaştırır. İnsanlar bu sayede giderek daha fazla “bizimkiler yanlış yapmaz” kolaycılığına sığınır ve etik muhasebe yerini grup sadakatine bırakır. İtaat, korkuyla değil, aidiyetle meşrulaşır. Kitapta onca olan biten içerisinde dikkat edilmesi gereken bir nokta var: O da kimse tam olarak “neden bu hâle geldik” sorusunu sormuyor oluşudur. Çünkü herkes hayatta kalma telaşıyla meşguldür. Türkiye’de tam da bu motivasyonla işleyen benzer bir telaş kültürünün yaygınlaştı(rıl)ğını söylemek çok da yanlış olmayacaktır sanırım. Toplumumuzu oluşturan fertlerimizin, kendilerini güvende hissedecekleri bir tarafın parçası olmaya çalışmaları, hakikatin talebinden olan vazgeçişlerini de beraberinde getirmektedir. İşte bu vazgeçiş, körleşmemizin en kritik aşamasıdır. Zira buradan hakikati talep etmeyerek, hatta ondan konformist bir güdüyle kaçarak hakikatsiz kalmaya razı olduğumuzu anlıyorum. Körleşme, bir toplum için yalnızca bilişsel bir kusur değil, aynı zamanda etik bir arızadır. Saramago bize, “uygarlık”ın ince cilasının ne kadar hızla dökülebileceğini, insanların çok kısa bir süre içinde birbirine karşı nasıl acımasızlaşabileceğini çarpıcı bir şekilde gösterir. Romanda kimse “doğuştan kötü” değildir; fakat şartlar değiştikçe, insanlar hayatta kalma içgüdüsüyle, daha önce tahayyül bile edemeyecekleri eylemleri normalleştirmeye başlar.
Polonyalı toplumbilimci Zygmunt Bauman’ın modernliğin etik krizine dair yaptığı tespitler, bu noktada özellikle önem kazanıyor. Bauman’a göre çağdaş insan, karmaşık sistemler içinde sorumluluğunu dağıtarak, krizin bir parçası olduğunu fark etmeden yaşayabilir. Türk toplumunda aşikâr biçimde gözlenmenen bir sosyal eğilimdir bu. Başka bir deyişle sistemin işleyişine eklemlenirken, kendisini sorumluluktan azade sayma temayülü de diyebiliriz. “Ben değil, başkası yapsın”, “ben yapmasam bir başkası zaten yapardı” ya da “kimse yapmıyor; ben niye yapıyım” tarzı günlük, rutine dair ifadeler, aslında bireysel etik kırılmanın kolektif meşruiyet kazanmasına hizmet ediyor. Böylece sosyal kriz, ferdî niyetin olmasa bile, ihmalin ve kayıtsızlığın bir çıktısı haline geliyor.
Söz konusu etik çözülmenin bir başka boyutunu da toplumun giderek daha fazla duygusal tepkilere yaslanması olarak görebiliriz. Fakat “duygusallık”ı, burada masumane, empatik bir derinlik değil, ondan daha çok yüzeysel ve hızlı bir reaksiyon biçimi olarak anlamak lazım. İnsanların, derinlemesine düşünmek, bağlamı sorgulamak, farklı perspektifleri dinlemek yerine, anlık öfke ve hoşnutluk dalgalarına kapıldığı bir haldir bu ve hem siyasal tartışmalarda hem de gündelik ilişkilerde kendini ayan beyan gösterir. Duygusal toplum, düşünmeyi ağır bulan toplumdur; düşünmek yerine hissetmek ister, hissetmek yerine de örgütlenmiş duygulara teslim olmayı önceler. Körlükte insanlar karanlığın içinde birbirlerine fiziki olarak çarparken, Türkiye’de de duygusal yoğunlukların, hakikatin yerini alan psikolojik çarpmalara dönüştüğünü yaşayarak deneyimliyoruz.
Gelelim bu körleşme halinin en belirgin biçimlerinden biri, yani karşı tarafı görmeyi reddetme durumuna. Türkiye’de kutuplaşma, yalnızca siyasal tercihlerin farklılaşması değil; birbirine bakmayı reddeden, birbirini anlamaya çalışmayı zayıflık olarak gören, hakikati karşısındakini alt etme aracı olarak kullanan bir zihin iklimi üremiş durumda. Her grup, kendisini “gören”, diğerini “kör” ilan ederken, kimse fiilen yaşanan şeyin, işteşlik dâhilinde karşılıklı bir körleşme olduğunun farkında değil. Zira Saramago’nun romanında gözlemlenebilecek en kritik sezgilerden biri de hiçbir karakterin tam anlamıyla masum olmamasıdır. Herkes, bir şekilde, yaşanan felaketin parçasıdır. Buradan hareketle Türkiye’de iliklerimize kadar hissettiğimiz ve mağduru olduğumuz kutuplaşma ikliminin aslında taraflardan yalnızca birine ait bir sorun değil; karşılıklı beslenen, birbirini var eden ve kendi gerçekliğinde birbirini meşru kılarak güçlendiren bir patoloji olduğunu ifade etmeliyim. Bu patoloji, toplumsal gerçekliği algılama biçimlerini de bozmaktadır. Söz konusu manzara asla salt yorum farkı değildir. Bu manzara tam olarak algısal rejimlerin ayrışmasıdır. Her grup, kendi medyasını, kendi uzmanlarını, kendi entelektüellerini, kendi sanatçılarını, kendi tanıklarını üretmiş olduğundan ve bunlar arasındaki geçişkenlik de giderek azal(tıl)dığından, toplumumuzda ortak bir dil kurmak, neredeyse imkânsız hâle gelmiştir. İletişim, ortak bir düzlemde buluşma gayretini kaybetmiş, kendi tarafının duygusal tatminini sağlama çabasına dönüşmüştür. Türk toplumunun bugün gark olduğu bu vahim tablo, romanda, karantina içinde birbirinden kopan grupların, başkalarının karanlığını asla anlamak dahi istemeden kendi ışık algılarına kapıldıklarının anlatıldığı bölümün reel hayattaki pratik karşılığıdır adeta.
Bu karşılıklı körlüğün en dramatik sonucu ise maalesef ortak hakikat zeminini kaybetmektir. Ortak bir hakikatin bulunmadığı toplumda, etik tartışmalar da meşruiyetini yitirir; çünkü ahlâk, ancak üzerinde uzlaşılabilecek asgari gerçekler varsa konuşulabilir. Türkiye’de şu an tartıştığımız pek çok konu, aslında bu asgari zeminin kaybının göstergesi durumunda. Kimin acısı, sevinci, düşüncesi “haklı”, kiminkilerin “ikincil” olduğuna dair zaman zaman alenileşen tartışma ve ötekileştirmeler, o toplumda sessizce işleyen hiyerarşik bir duygu rejimi yaratır. Saramago’nun eserinde bazı figürlerin acısının görünmezleşmesi gibi, Türkiye’de de muhtelif kesimlerin yaşanmışlıkları, hisleri, hassasiyetleri çok kolay bir şekilde tali addedilmekte, ikinci plana düşürülmekte hatta görmezden gelinmektedir. Bu, toplumsal körleşmenin en acımasız biçimidir işte: başkasının acısına karşı seçici duyarsızlık…
Bütün bu karanlık tablo içinde beliren en zor, sorumluluğu en ağır figür kimdir diye sorarsanız, o figür, bunca görmeyenin içindeki “gören”dir. Romandaki karakterler arasında “doktorun karısı”, görme yetisini kaybetmeyen tek kişidir. Fakat bu özelliği ona bir ayrıcalık değil, ağır bir yük olarak döner. Çünkü “görmek” görme yetisini kaybetmiş o toplum için, bir “lanet”tir. Tıpkı bugün toplumumuzda olduğu gibi. Türkiye’de de hakikate bakma cesareti gösteren, ezberleri sorgulayan, hem kendi mahallesini hem de karşısındakini eleştirmeyi göze alan bir entelektüel profilin konforlu bir konumda olduğunu kimse söyleyemez. Entelektüel, Saramago’nun ifadesiyle, çoğu zaman çağının huzursuz tanığıdır. Ne tam içerdedir ne de tam olarak dışarıdadır. Ne tamamen kabul görür ne de tamamen reddedilir. Bu yüzden Edward Said’in entelektüeli “sürgün” olarak tarif eden o meşhur yaklaşımı, Türkiye bağlamında daha da çarpıcı bir anlam kazanıyor. Çünkü burada entelektüelin yalnızlığı sadece iktidar karşısında değil, çoğu kez kendi çevresi içinde de derinleşir. Körlüğe alışmış bir toplumda, “gören” elbette ki rahatsız edicidir. Onun varlığı bile suskunluk dengelerini bozar. Bu nedenle otoritelerin entelektüelden beklediği şey çoğu zaman hakikati söylemesi değil, kendisine biçilen rolü oynamasıdır. Bu role direnen, soruyu baştan soran, kavramları yeni baştan ele alan, rahatlatıcı söylemler üretmeyen bir entelektüel profil, kaçınılmaz biçimde yalnızlaşır. “Sürgün”, onun için mukadderatlaşır. Körlük ‘teki “gören” figürün ruhsal yükü, burada düşünsel ve duygusal bir yüke dönüşür.
Bu yalnızlık, her şeye rağmen bir vazgeçiş gerekçesi olmamalıdır. Çünkü “kör” bir toplumda, görmenin de vazgeçilmez, hayati bir etik sorumluluğu vardır. Çünkü entelektüel bilinç, toplumun “göz”lerini değil, toplumun vicdanını temsil eder. Vicdan ise hiçbir zaman çoğunluğun konforuna göre şekillenemeyeceğinden ötürü entelektüel kaygı, yalnızca teorik bir merak değil, gerçekliğin ağırlığını taşımaya dair bir irade olarak çıkar karşımıza. Böyle bir irade, Saramago’nun romanındaki karanlık atmosferi bize hatırlatan bir bilinç hâlini zorunlu kılar. Bu bilinç, dünyanın keyifli bir manzara sunmadığında dahi, önce birey sonra toplum olarak bakmayı ve görmeyi bırakmama haline duyulan ısrardır. Türkiye’nin bugün en çok ihtiyaç duyduğu ve hasretini çektiği eylemsel irade, görebilmek için devam ettirilen o ısrarlı bakış halidir.
Hakikate bakma sorumluluğumuzun farkına varıp karanlıkları aydınlattığımız günleri görme umuduyla…






