EdebiyatSiyaset

Bir 12 Eylül Romanı: Gündüz Bey’in Derviş Militanları

Erdoğan Aktaş nam-ı diğer Cabbar abi, 12 Eylül temalı, ülkücü harekete dair bir grubun adeta romanlaşmış bir anlatısını “Gündüz Bey’in Derviş Militanları” isimli kitabıyla birkaç yıl önce yayın hayatına taşıdı.

Eserde edebiyatın büyüleyici yönüyle tekrar karşılaşıyoruz. Okuyucular bu görkemli anlatıya sade bir yurttaş olarak tanıklık ederken; roman kahramanlar aracılığıyla bireysel psikolojiye, grup dinamikleri üzerinden toplumsal hareketlere, siyasi örgütlenmeler yoluyla politik iklime dair okuyucunun bu sade tanıklığını çok yönlü hale getiriyor.

“Gündüz Bey’in Derviş Militanları” romanı, yalnızca bir dönemin politik panoramasını resmetmekle kalmıyor, aynı zamanda insan ruhunun ve toplumsal bilinçdışının karanlık katmanlarını da açığa çıkarıyor. İlk bakışta siyasi bir örgütlenmenin ve militarize bir disiplinin hikâyesi gibi görünse de, satırların arasına sinmiş olan gerilim bana Carl Gustav Jung’u hatırlattı.

Carl Gustav Jung

Jung arketip kuramıyla birlikte bilinçte ortaya çıkan hallerimizin bilinçdışındaki hikayesine bizi çağırır. Her arketipin bireysel ve kolektif bir bilinçdışı hikayesi kişilerde görünmez biçimde saklı durur. Bu durum kişideki görünen persona ile görünmeyen gölge ayrımına ve persona-gölge çatışmasına bizi götürür. Persona topluma karşı inşa edilen maskeli hallerimizi, gölge ise bastırdığımız ve sakladığımız bilinçdışı hallerimize işaret eder. Yalnızca bireylerin değil grupların da personaları ve gölgeleri vardır. Tıpkı bireylerdeki persona gölge çatışmasının yarattığı bunaltı gibi, kolektif gruplardaki persona ve gölge de grup dinamiğindeki çatışmaların merkezini oluşturarak grup içi huzursuzluk yaratır.  Romanda gerek kahramanların gerekse kolektif grubun mevzu bahis bu persona gölge çatışmasıyla ve bilinçdışı arketipleriyle sık sık yüzleşiriz.

Romanın merkezinde duran figür Gündüz Bey, dışarıya bilge bir mürşid, yol gösterici bir lider olarak görünür; fakat bu persona, içerde gizlenen gölgenin üstünü örtmeye yetmez. Otorite arzusu, paranoya ve manipülasyon onun gölgesini belirler. Bu figür, Jung’un bilge ihtiyar arketipinin kararmış bir versiyonudur: Rehberliği hakikate değil, itaate yöneliktir. Etrafındaki derviş militanlar da benzer bir ikiliğin taşıyıcılarıdır. Onların topluma sundukları yüz, yani persona, teslimiyet, mistik edep ve disiplinle bezelidir; fakat içsel dünyalarında kabaran gölge, şiddet, iktidar arzusu ve korkudan oluşur. Roman boyunca bu çatışma derinleşir ve kaçınılmaz biçimde şiddet patlamalarına dönüşür.

Jung’un uyarısı burada doğrulanır: Gölgeyle yüzleşmeyen birey, sonunda gölge tarafından yutulur. Kolektif gruplar da tıpkı bireyler gibi personası gölgesi tarafından yutulduğunda dağılır.

Elias Canetti

Elias Canetti’nin “Kitle ve İktidar”da belirttiği gibi, birey kalabalığın içinde kendi ağırlığını kaybeder, sorumluluğunu kitlenin büyüsüne teslim eder. Derviş militanların hikâyesi adeta bu tespitin ete kemiğe bürünmüş hâlidir. Onlar bireysel gölgeleriyle yüzleşmek yerine, kitlenin gölgesine karışarak kendilerini unutur, kimlik ve güç kazanırlar. Oysa Canetti’nin işaret ettiği gibi, kitle içinde birey yalnızca geçici bir kurtuluş hissi yaşar; asıl olan sorumluluk ve özgürlük kaybıdır.

Roman boyunca derviş militanların kahramanlık arayışları, kitlenin şiddetiyle birleştiğinde bir tür kolektif gölgeye dönüşür. Bu gölge, bireyin karanlık yönlerinden daha güçlüdür; çünkü kitle içinde gölgeye sınır çizecek bilinç dağılmıştır. Gustave Le Bon “Kitleler Psikolojisi” kitabında bu sınırın kitleyle birlikte hareket ederken nasıl ortadan kalkarak kişileri regrese bir çocuğa dönüştürdüğünü derinlemesine anlatır.

Gündüz Bey’in otoritesi ise bu kitlesel gölgeyi yönlendiren, besleyen, manipüle eden bir merkez işlevi görür. Böylece roman, bireysel persona–gölge çatışmasını kitlesel bir iktidar ilişkisine taşır.

Terry Eagleton

Terry Eagleton ise edebiyatı her zaman ideolojinin bir sahnesi olarak okur. Ona göre ideoloji, yalnızca politik söylemde değil, edebî metinlerin dokusunda da gizlidir. “Gündüz Bey’in Derviş Militanları”na bu açıdan bakıldığında, ideolojinin edebiyata yön verdiği bir roman olarak görünür.

Derviş militanların personası, yani mistik dervişlik ile politik militanlığın birleşimi, aslında ideolojinin inşa ettiği bir maskedir. Bu maskeyle birlikte, romanın karakterleri kendilerini hakikate ulaşan, aşkın bir davaya adanmış kişiler gibi hissederler; fakat bu persona, gölgeyi bastırmaya yetmez. Eagleton’un işaret ettiği gibi, ideoloji bireye bir kimlik sunar ama bu kimlik her zaman çelişkiyle yüklüdür. Romanın çarpıcı yanı, bu çelişkinin şiddetle patlamasıdır. İdeolojinin parlattığı adanmış ve fedakâr persona, gölgedeki hırsın kabarmasına engel olamaz; aksine gölgeyi daha da derinleştirir.

Romandaki kadın-anne figürler bu ideolojik maskenin dışında bırakılmıştır. Onlar erkeklerin bilinçdışında anima olarak beliren ama toplumsal düzeyde bastırılmış olan bir potansiyeli temsil eder. Jung’a göre anima, erkeğin ruhundaki dengeleyici unsurdur; fakat bastırıldığında gölgeye dönüşür. Roman boyunca kadın figürlerin varlığı sadece sabır ve destekle gölgelenmiştir. Bu durum, Eagleton’un kültürel eleştirilerinde vurguladığı gibi, ideolojinin toplumsal cinsiyet üzerinden de işlediğini gösterir. İdeoloji yalnızca politik maskeler değil, aynı zamanda cinsiyete dayalı personalar da üretir. Kadınların susturulması, erkeklerin anima’sını kaybetmesine, dolayısıyla derviş militanların gölgeye daha kolay teslim olmasına yol açar.

Romanın atmosferi sürekli bir apokaliptik gerilimle örülüdür. Sokakların uğultusu, tekkelerin puslu havası, gizli toplantıların sıkışmışlığı, bireylerin içsel monologları. Bütün bu öğeler hem Jung’un gölge kavramını, hem Canetti ve Le Bon’un kitle psikolojisini, hem de Eagleton’un ideoloji eleştirisini yankılar. Birey personasını parlatmaya çalıştıkça, kitle gölgesini büyütür; ideoloji bireylere kimlik sunmaya çalıştıkça, gölge bu kimliği sabote eder. Roman bu döngüyü sarsıcı bir edebî yoğunlukla aktarır.

“Gündüz Bey’in Derviş Militanları” böylece, bireyin içsel çatışmasının kolektif bir trajediye dönüşmesinin romanıdır. Jung’un arketipleri bu çatışmayı ruhsal düzlemde anlamamıza yardımcı olurken, Canetti kitle psikolojisiyle bu çatışmanın toplumsal boyutunu açar, Eagleton ise ideolojinin maskelerini görünür kılar.

Roman bize şunu hatırlatır: Birey gölgesiyle yüzleşmediğinde kitleye sığınır, kitle gölgesini büyüttüğünde ideoloji kolektif personaya dayalı maskeler sunar fakat hiçbir maske gölgenin kabarmasını engelleyemez. Gündüz Bey’in hikâyesi, yalnızca bir liderin değil, bir toplumun da kendi gölgesine yenilişidir. Derviş militanların trajedisi, yalnızca onların değil, hepimizin tekrar eden yazgısıdır. Çünkü Jung’un dediği gibi, insan gölgesini tanımadan özgürleşemez; Canetti’nin gösterdiği gibi, kitle gölgesini tanımadan toplum kurtulamaz; Eagleton’un uyardığı gibi, ideolojinin maskelerini görmeden hakikat aranamaz.

Roman Elias Canetti’nin kitle çözümlemelerini ve Terry Eagleton’un ideoloji eleştirilerini çağırır. Bu nedenle, bireysel bilinçdışından kolektif psikolojiye, politik ideolojiden edebî sembollere kadar çok katmanlı bir okuma imkânı sunar. Her karakter, her olay, her atmosfer hem Jungcu bir arketipin hem de Canetti’nin kitle dinamiklerinin ve Eagleton’un ideoloji kavramının yankılarını taşır.

Erdoğan Cabbar abiye gelecek olursak… 12 Eylül’den sonra uzun süre türlü çilelerle yurtdışında yaşamış protest, asi hatta devrimci bir ülkücü olarak bilinir. Sürgünde küçük bir kulübede tambur çalarak ve şiirler okuyarak çilesini doldurmuş, geçimini ormanda odun keserek geçici gündelik yevmiyeli işlerle sağlamaya çalışmıştır. Uzun zaman sonra davasının düşmesiyle birlikte memleketine dönmüş, evlenerek geç de olsa çoluk çocuğa karışmıştır. O, Gündüz Bey’in derviş bir militanıdır. Sufi meşrep bir diğergamlıkla cansiperane bir mücadelenin toplamıdır. Bugünlerde alzheimer hastalığıyla boğuşuyor ve geçmişe dair pek çok şeyi hatırlamıyor.

Visited 84 times, 1 visit(s) today

Close