Geçenlerde bir haber gördüm. Birkaç yaban domuzu şehre inmiş; çöp konteynerlerini karıştırıyor, yiyecek bir şeyler arıyorlardı. İnsanlar hem korkuyor hem de hayvanları kovalıyordu. Ahalide genel bir şaşkınlık, şaşkınlığın yanı sıra bir tedirginlik vardı; sanki bir sınır çiğnenmiş, orman kente karışmıştı. Habere yorum yapanlar ise hayvanları mazur görür gibiydi: Galiba aç kalmışlardı, o yüzden inmişlerdi. Bu “şehre inme” ifadesi bana Necati Cumalı’nın bir hikâyesini, bir öykü kitabına da adını veren “Kente İnen Kaplanlar”ı hatırlattı.1
1975’te yazılan bu hikâyede anlatıcı, kentin olur olmaz yerlerinde, farklı kılıklar içinde hep aynı yüz tipiyle karşılaşır; her karşılaşmada da aynı şeyi duyar: sırtından geçen bir ürperme. Kırmızı ışıkta bekleyen yayaların üzerine arabasını süren adamda, gençlerin toplantısını gözetleyen güvenlik görevlisinde, onunla bakışıp anlaşan kalantor kılıklı iki sivilde, meyhanede hangi masaya oturursa otursun hep yan masaya kulağını verip orayı dinleyen adamda, makamında gülmeyi unutmuş genel müdürde, kirayı artırırken azı dişlerinin arasında “çiğ bir et parçası” görünen mülk sahibinde, tartıyı her gün biraz daha eksilten kasapla bakkalda aynı çizgiler belirir: basık kafatası, “geniş bir yarık gibi uzayan” ağız, “camdanmış gibi” pırıltılar yansıtan boş gözler, dudak kenarlarında “ince birer kan çizgisi” ve “açığa vurmaktan çekinmedikleri bir iştiha”. Anlatıcı bu yüzlerin kime ait olduğunu, hikâyede düşle gerçeğin birbirine karıştığı bir sahnede öğrenir. Bir akşam evinde gazetesini okurken, yanı başında on yıl önce ölmüş babasının sesini duyar. Ölü baba, oğlunun bir bir hatırladığı bütün o karşılaşmaların üzerinden geçer ve sırrı açıklar: Bunlar kaplandır. Ormanlar yok oldukça önce köylere inmişler, ciddi bir dirençle karşılaşmadıkça kasabalara, oradan kentlere sokulmuşlardır. Babanın hükmü kesindir: “Güçlüler güçsüzlerle besleniyor.” Yönetenler, sirklerdeki eğiticiler gibi bu yırtıcıları yok etmeye değil, tok tutmaya çalışır. Yurttaşlar bu düzeni kaçınılmaz sayar, dahası çocuklarını kaplan gibi yetiştirmeye uğraşırlar.
Babanın döktüğü liste ise dönemin gazete sayfalarının özeti gibidir: “Gün geçmez bir delikanlı öldürülür, bir kadın kaçırılır, bir genç kız kirletilir.” Ve öldürenler, kaçıranlar, kirletenler, yakanlar ortaya çıkmaz.
Hikâyeyi yazılışından yarım yüzyıl sonra okuyan kişi, anlatıcının o ürpermesini bugün de duyuyor; ne var ki ürpermenin kaynağı artık yalnızca metin değil. Cumalı’nın anlattığı dünya geride kalmak şöyle dursun daha da belirginleşmiş görünüyor. Kaplanlar kente yeni inmiş değil, çoktan yerleşmiş, çoğalmış, kentin düzenini kendilerine göre yeniden kurmuşlar.
Teşhis bu kadar yerindeyken beni asıl durduran, seçilen hayvan oldu. Neden kaplan? Kültürel hafızamızda kaplanın bütünüyle olumsuz bir çağrışımı yoktur; gücü, cesareti, heybetiyle anılır. Birine “kaplan gibi” demek çoğu zaman övgüdür. Fakat hikâyedeki tipler hayranlık uyandıran güçlü yaratıklar değil; fırsatçı, açgözlü ve ancak sürü hâlindeyken cesaretlenen kimselerdir. Kaplan yalnız avlanan, gücünü doğrudan kullanan bir hayvandır. Hikâyedeki yırtıcılar ise birbirlerini tanır, korur, kollar. Güvenlik görevlisiyle kalantor, iş adamıyla yönetici, fırsatçıyla zorba arasında sessiz bir anlaşma vardır. Bu tabiat kaplandan çok, başkasının yaraladığı bedene sürüyle üşüşen sırtlanı andırır. Bu anlatıda kaplan yerine, kaba kuvveti anlatmak için ayı, oburluk için domuz, fırsatçılık için çakal daha uygun düşmez miydi?
İtirazımı evirip çevirdikçe kaplan seçiminin asıl anlamı kafamda belirmeye başladı. İnsan sırtlandan iğrenir, çakaldan nefret eder, domuza benzetilmekten utanır; kaplandan ise hem korkar hem de ona hayran olabilir. İğrenme taklit doğurmaz; taklidi doğuran hayranlıktır. Hiç kimse çocuğunu sırtlan olarak yetiştirmek istemez; ama güçlü, korkulan, önünde durulamayan bir kaplan olmasını isteyebilir. Cumalı’nın, yurttaşların çocuklarını kaplan gibi yetiştirmeye çalıştıkları yolundaki tespiti ürkütücü derinliğini bu olumlu çağrışımdan alır.
O hâlde bu tipler belki de gerçekten kaplan değildir; kaplan postuna bürünmüş sırtlanlardır. Post, dışarıdan bakana güç, kudret ve başarı izlenimi verir; sırtlanın doğrudan uyandıracağı tiksintinin ortaya çıkmasını engeller. Toplum böylece onların gerçekte ne yaptığını görmekte zorlanır. Açgözlülük “başarı”, acımasızlık “kararlılık”, kuralsızlık “işini bilmek”, dokunulmazlık “kudret” diye sunulur. Sözcükler değiştikçe fiiller aklanır.
Hikâyenin en ürpertici ayrıntısı da bu ışıkta anlam kazanıyor. Yaya geçidinde ezilmekten son anda kurtulan kalabalıktan biri, araba vahşice gelip geçtikten sonra “iyi ki toktu” der. Hikâyenin o noktasında baba henüz konuşmamış, kaplan sözcüğü henüz söylenmemiştir; ama halk yırtıcıyla bir arada yaşadığını, canını onun tokluğuna borçlu olduğunu bilmektedir. Cumalı’nın asıl teşhisi belki de budur: kavramdan önce gelen, kanıksanmış bir bilgi. Şehre inen domuzları açlıkla mazur gören yorumcular da aslında aynı bilgiyi dile getiriyordu: Yırtıcı doyunca çekilir gider. Cumalı’nın kaplanları ise gitmez. Yayaların üstüne arabasını süren kaplan toktur sözgelimi; ama saldırganlığı, küstahlığı, başkalarını yok saymayı sürdürür. Yayalar, daha fazla zarar görmemelerini kaplanın tokluğuna borçludur. Zaten kent onları sürekli tok tutacak biçimde örgütlenmiştir.
Bu kanıksamanın bir adım ötesinde, psikanalizin “saldırganla özdeşleşme” adını verdiği mekanizma işler. İnsan kendisini ezenden yalnızca nefret etmez; bazen onun gücüne hayran olur ve ezilmekten kurtuluşu ona benzemekte arar. Yıllarca amirinin kahrını çeken memurun, eline yetki geçtiğinde o amirin beğenmediği davranışlarını taklit ederek altındakilere çile çektirmesi bundandır. Ezilen, kurtuluşu çoğu kez ezme sırasının kendisine gelmesinde bulur. Kaplan postu mağdura da bir hayal sunar: Yeterince güçlü olursan av olmaktan kurtulursun. Böylece düzeni değiştirme arzusu, düzenin tepesine çıkma arzusuna dönüşür. İnsan kaplanlardan kurtulmayı düşünmek yerine kendi çocuğuna bir kaplan postu biçmeye koyulur.
Bugün durumun Cumalı’nın anlattığından daha sert görünmesinin nedeni belki budur. Kaplanlar artık yalnızca geçit başlarını değil, toplumsal hayal gücünü de tutuyor. Yırtıcılık yalnız zor kullanarak değil; görünürlük, itibar ve başarı hikâyeleri aracılığıyla da yayılıyor. Nasıl kazanıldığı sorulmayan servetler ekranlarda gezdiriliyor; acımasızlık “kazanan zihniyeti” adıyla kitaplaştırılıp kurslarda satılıyor; başarı hikâyesi anlatmak başlı başına bir sektöre dönüşmüş durumda. İnsanların yalnız parası ve emeği değil; zamanı, dikkati, mahremiyeti, hakikat duygusu ve gelecek umudu da tüketiliyor. Postu parlatan cila ise her gün yenileniyor: medya, siyaset, gösteri kültürü, servet.
Bir toplumun medeniyet düzeyi, içinde yırtıcı insan bulunup bulunmamasıyla ölçülemez; açgözlülük, saldırganlık, sömürücülük her toplumda görülebilir. Asıl soru, toplumun bu eğilimleri taşıyanları hayranlık nesnesine mi dönüştürdüğü, tok tutarak mı idare ettiği, yoksa hukukla ve kurumlarla gerçekten sınırlandırdığı mıdır. Buradaki sınırlandırma keyfî sertlik anlamına gelmez; keyfî güç çoğu zaman yeni kaplanların eline geçen yeni bir pençedir. Medeniyet, kuralların güçlüler karşısında da işlemesi, yetki arttıkça denetimin sıkılaşması, mağdurun korunması, suçun kazançlı olmaktan çıkarılması ve yırtıcılığın itibarsızlaştırılmasıdır. Kısacası, pençenin işe yaramadığı, postun prim yapmadığı düzenin adıdır medeniyet. Kaplana hayran olan ve onu besleyen toplum ilkelliğinden ve korkusundan kurtulamamıştır. Sırtlanlarına kaplan postu giydirip başarı timsali diye sunan toplum ise çürümenin eşiğindedir.
Cumalı’nın hikâyesi bugün bize yalnızca kaplanları nasıl tanıyacağımızı öğretmiyor; onları gördüğümüzde ne yaptığımızı soruyor. Korkuyla yol mu veriyoruz, gizlice özeniyor muyuz, çocuklarımızı onlara benzemeye mi hazırlıyoruz? Hikâyenin sonunda anlatıcının “Biz kaplanların dişlerinden nasıl kurtulacağız?” sorusu yanıtsız kalır; babanın, kapıdan giren rüzgârda “onun yolunu kendiniz bulacaksınız” dediği duyulur yalnızca. Cumalı hayvanı yanlış seçmemişti; toplumun trajedisini tam kalbinden yakalamıştı. Çünkü karşımızdakiler çıplak sırtlanlar olsaydı onları hemen tanır, kentten uzaklaştırmak isterdik. Asıl tehlike, sırtlanların kaplan postuyla dolaşması ve bizim o posta bakıp büyülenmemizdir.Şehre inen domuzlardan korkmamalı; onlar aç kaldıkları için iner, doyunca dağlarına dönerler. Korkulması gerekenler, inmekle kalmayıp yerleşenler, bir türlü de doymayanlardır. Yolu kendimiz bulacaksak ilk adım, sanıldığının aksine postu görmek değil; postun altındakini çoğumuz zaten seziyoruz. Adımların en zoru, o posta imrenmekten vazgeçmektir. Aldanan yalnızca kurbandır; imrenen, farkına varmadan ortağa dönüşür. Çünkü postu ayakta tutan, aldananlar değil imrenenlerdir.
- “Kente İnen Kaplanlar” kitap olarak ilk kez 1976’da Sander Yayınları’ndan çıktı. Kitap bugün bu adla yayımlanmıyor; Cumhuriyet Kitapları basımında, dördüncü baskısından bu yana, Cumalı’nın ilk öykü kitabı “Yalnız Kadın” (1955) ile birleştirilmiş olarak “Yalnız Kadın” adı altında yer alıyor. ↩︎







Hikaye seçimi, zamanlaması, çözümlemesi mükemmel. Okur olarak çok teşekkür ederim. Domuzlar girişini yanlış benzetme diye düşündüm; ancak yazının sonunda doğru bağlanarak bitirildiğini gördüm. Baştaki sorun benim için şuydu: Bizim kasabaya domuzlar sürekli geliyor ve mahallenin uysal köpekleri muamelesi görüyor, halk alışkın, sürü halinde çöplerde beslenip gidiyorlar. Kimse korkmuyor. Onlardan biri bu hikaye girişini okusa yanlış haber diye okumaya devam etmeyebilir diye düşündüm.
Necati Cumalı’ya ve Murat Beyazyüz’e teşekkür ederim.
Esen Özgündüz Yayın