Kültür-Sanat

Zihnimin Bir Köşesinde Duran Şair Ahmet Telli

1998 yılında bir arkadaşım bana Ahmet Telli’nin Su Çürüdü kitabını hediye etmişti. Sonra merak edip iki kitabını daha almıştım; bir de kendi sesinden şiirlerin yer aldığı bir kaset edindiğimi hatırlıyorum. Bütün bunlar on sekizle yirmi yaşlarım arasındaki iki seneye sığmıştı.

Ben şiir okumaya akranlarıma göre biraz farklı bir yerden başlamıştım. Şiir anlayışım hececilerin, kafiyeyi ve ölçüyü önemseyenlerin şiirleriyle şekilleniyordu. Necip Fazıl’ın ölçü ve kafiyedeki ustalığını seçtiği mistik, metafizik, varoluşsal temalarla birleştirmesine hayrandım. Faruk Nafiz’in pek çok şiirini ezbere bilirdim. Divan edebiyatına da merakım vardı; Bâkî ve Fuzûlî’nin yanında daha az bilinen Bahâyî Efendi, Şeyhülislam Yahya, Nâilî-i Kadîm gibi şairlerin gazellerini rahat anlayabilmek için kelime haznemi geliştirmeye özel zaman ayırırdım. Tanzimat sonrasından da Tevfik Fikret, Cenab Şehabeddin ve Ahmet Haşim beni cezbeden isimlerdi. Serbest şiire, Garip’e, Nâzım’a, taktığı şapkaların benzerlerini bulmaya çalışacak bir hayranlıkla okuyacağım Attilâ İlhan’a ve o büyük nehrin havzasında yetişen öteki çınarlara daha sonra yaklaşacaktım.

Telli ile tanışmam bu yüzden biraz tereddütlü oldu. Yeni bir tada temkinli yaklaşmak gibiydi bu. Bilmediği bir yemeği tadarken iyi olacağına değil de kötü olacağına dair bir ön yargıyla çatalı ağzına götüren biri gibiydim.

Su Çürüdü, gerek okurken gerek dinlerken zihnimde hemen eleştiri cümleleri doğurdu. İlk yorumum, fotoğraf kadrajına çok şey sığdırmaya çalıştığı yönündeydi. Güzel imgeler vardı, çarpıcı sözler vardı, ama bir mısraya bu kadar yük fazla değil miydi? Bazen düzyazının şiirleştirilmiş hali gibi hissettiğim de oluyordu. Nitekim kitaba adını veren şiir de düzyazıya yaklaşan bir biçimde kurulmuştu. Yetmiş iki gündür bir dolaba kilitlenmiş bir adam konuşuyordu orada; belleğindekileri kendi eliyle yok etmiş, geriye tek bir cümle kalmıştı. Yedi bölümün her biri aynı dizeyle bitiyordu:

Adımdan gayrısını bilmiyorum.

Kalabalık dediğim satırların arasından işte bu çıplak cümle çıkıp beni yakalıyordu. Ne bağırıyordu ne suçluyordu; adına indirgenmiş bir insanın sesiydi yalnızca. Şiirin sonunda su bile dayanamıyordu bu daralmaya:

Küstü, öldürdü kendini su…

Su çürüdü…

Demek ki hoşuma gitmeyen biçimsel taraflar olsa da bir söz çıkıyor, hayallerimi elinden tutup başka bir yere götürüyordu.

Bir de baktım ki günlük hayatta olur olmaz yerlerde ondan bir ifadeyi kullanmak istiyorum. Biriyle konuşurken içimden şu dizeler geçiyordu:

Kötü bir anlatıcıyım oysa ben ve ne zaman

Birisi adres sorsa önce silaha davranıyorum

Bu, sadece şiirden hatırlanan bir mısra değildi artık. Kendi içimdeki mahcubiyetin, kekemeliğin, gençliğin acemi öfkesinin dili olmuştu. Zaten aynı şiirde “Kekemeyim en az kasabalı aşklar kadar mahçup” da diyordu; sanki benim yerime söylüyordu.

Bir de “Çocuksun Sen” vardı. Benim de bir sevdiğim vardı; delikanlıydım. Onunla konuşurken bazı mısralar aklıma düşerdi:

Çocuksun sen sesindeki tipiye tutulduğum

O şiirin içinden geçen kar, tipi, uçurum, çağlayan, ayrılık ve çocukluk, gençliğimin bazı cümlelerine sürtünerek karıştı. O yıllar coşkudan ziyade hüzünle boyanıyordu belki. Ama bu hüzün miskin bir hüzün değildi; içinde bir direnç, bir incinmişlik, bir dünyaya sığamama duygusu vardı. Telli’nin “bu dünya sana göre değil” diyebilen sesi, genç bir insanın hem sevdiğine hem kendine söyleyebileceği bir cümleye dönüşüyordu.

Sonra ön yargılar silinip gitti. Büyük hayranı olmadım Telli’nin; sonraki bütün ürünlerini takip ettiğimi de söyleyemem. Ama sevdiğiniz bir müzik albümü olur; dinlersiniz, sonra bir kenara kaldırırsınız. Güzeldir, beğenmişsinizdir, ama her gün dinlemezsiniz. Fakat bazı zamanlar gelir, albüm sadece aklınıza düşmez, içinizde bir rüzgâr eser, gider sakladığınız yerden çıkarır, tekrar dinlersiniz. Telli benim için böyle biriydi. Zaman zaman onu meydana, masanın üzerine çağırıp yeniden gözden geçirdim.

Kaset çalan cihazlar artık pek yok. Bende de yok; o yüzden eski kasetleri elimden çıkardım. Bugün istediğimde onun sesine başka yollardan ulaşabiliyorum. Ama kasetin maddesi gitse de sesin kendisi gitmemiş demek ki. Bazı sesler eşyaya bağlı kalmıyor; insanın içinde kendine başka bir ses cihazı buluyor.

Sesini bunca içimde taşımama rağmen Ahmet Telli’nin hayatını çok bildiğimi söyleyemem. Çok bilmek de istemedim belki. Onunla arama, zihnimin onu konumlandırma sürecine şiirin dışındaki gündelik siyasal tartışmalar fazla karışsın istemedim. Elbette hangi siyasal damardan geldiğini, ne tür bedeller ödediğini biliyordum. Ama onun şiirindeki isyan bana hırçın bir bağırıştan çok cesur bir hüzün gibi görünmüştü. Ben onu biyografisinin sert başlıklarıyla değil, gençliğime sızan sesiyle tanımak istedim. Bu iyi mi oldu? Belki sudan sebeplerle kızacaktım ona, belki şiiri dışındaki sebeplerle onu gereğinden fazla yüceltecektim. Bilmiyorum, ama o böylece zihnimde yalnızca şair olarak kaldı.

Sonraki yıllarda onun yeni şiirlerine de rastladım, okudum. Yine zihnimi küçük bir çocuğu elinden tutup dışarı çıkarır gibi alıp götürdüğü zamanlar oldu. Bazı dizeleri beni, gerçekliğine fazlaca saplandığım hayattan kısa süreliğine de olsa çıkarmayı başardı. Bazen de mısralarını yine kalabalık buldum; o kalabalığın içinde kendi imgemi iliştirecek küçük bir boşluk bulamadığım için ona sitem ettiğim oldu. Ama ne olursa olsun şairdi, iyi şairdi. Hüznü edilgenlikten çıkaran, aşkı yalnız iki kişi arasında bırakmayan, kenti sevgili gibi, sevgiliyi kent gibi konuşturabilen bir şairdi.

Gidersen yıkılır bu kent, kuşlar da gider

dediğinde giden yalnız sevgili değildi; kuşlar da gidiyor, fesleğenler sahipsiz kalıyor, kent içten içe çözülüyordu. Aynı şiirde sevgilinin adını bütün otobüs duraklarına yazan el ile faili meçhul cinayetleri sayan el aynı eldi. Onda aşk ile memleket iki ayrı oda değildi; aynı odada oturur, aynı pencereden bakarlardı. Poetikasının özeti de galiba yine o şiirdeki iki dizeydi:

Bu kentin künyesi bellidir artık ve susuşun

İsyan olur milyon kere, hiç bilmez miyim

Susuş, onda hep isyana dönüşüyordu. Kitaplarından birine Hüznün İsyan Olur adını veren adam, bunu bir slogan olarak değil, bir mizaç olarak taşıyordu.

Bu yazıyı yazarken içimde küçük, küçücük bir pişmanlık var. Onu sağlığında yeterince merak etmemiş olmanın pişmanlığı. Bir yanım “İyi oldu böyle, zihnimde müstesna köşedeki şairlerle birlikte oturuyor şimdi” diyor. Bir yanım ise “Neden bu kadar uzak kaldım bu şairden?” diye soruyor.

Ama sadece ondan mı uzak kaldım? Yaşadıkça, büyüdükçe ne çok şeyden uzak kalıyoruz istemeden. Yirmili yaşlardan sonra sadece Telli’den değil, şiirden de uzak kaldım. Şimdi yaşım elliye yaklaşırken zihnim yeniden şiire doğru meylediyor. İnsanın zihninin sarkaç gibi olduğu alanlar var; gidip geliyor, uzaklaşıyor, sonra geri dönüyor. Bu yazıyı yazarken fark ettim ki bu imge bile benim değil. “Çocuksun Sen”in ikinci bölümünde şöyle diyordu:

Sallanıp durmaktayım bir saatin sarkacı

Nasıl gidip geliyor gidip geliyorsa öyle

Ondan uzaklaştığımı anlatmak için seçtiğim kelimeler bile ona aitmiş. Şairler ölmez, unutulmadıkça ölmez derler ya, kastedilen galiba tam da bu. Bir şair, ondan uzak kaldığınız yılları bile size kendi diliyle söyletebiliyorsa ölmemiştir.

Bazı şairler hayatımızın ana caddesinde durmaz. Bir ara sokakta, bir eski albümde, unutulmuş bir kasette, birden hatırlanan bir mısrada bekler. Onun şiir akademisinde bazı derslere hiç girmemiş devamsız bir öğrenci gibiyim belki. Ama “Hangi duvar yıkılmaz sorular doğruysa / bir gün gelirsek hangi kent güzelleşmez” diyen adam, devamsızları da beklemeyi bilirdi herhalde. Bekleyene söylenecek sözü de yine ondan, bir kitabının adından ödünç alıyorum. “Belki yine gelirim.”

 Güle güle, zihnimde incinmemiş bir yerde duran insan.

Güle güle güzel şair.Güle güle, hüznü dilbazlaştıran güzel isyan.

Visited 36 times, 36 visit(s) today

Close