John Berger’in Onların Emeklerine üçlemesi, ilk bakışta Avrupa köylülüğünün son büyük anlatılarından biri gibi okunabilir. Domuz Toprak, Bir Zamanlar EUROPA’da ve Leylak ve Bayrak, dağ köylerinden sanayi kasabalarına, oradan da Troy adlı acımasız metropole uzanan tarihsel bir kırılmayı anlatır.
Bu kitapları yalnızca köyün çözülüşü, tarımın makineleşmesi ya da kente göçün romanı olarak okumak yetersiz olur. Berger’in asıl meselesi, insanın toprağa, emeğe, ölüye, aileye ve belleğe yaslanarak kurduğu ruhsal bütünlüğün modern dünyada nasıl parçalandığıdır. Bu yüzden üçleme, köyden kente yapılmış bir yolculuktan çok, anlamdan yurtsuzluğa doğru ilerleyen bir insanlık hikâyesidir.
“Ötekiler emeklerini ortaya koydular ve sen onların emeğine nüfuz ettin.” Yuhanna 4:38 (Domuz Toprak, s. 5)
Üçlemenin ortak epigrafı olan bu söz, Berger’de yalnızca geçmiş kuşaklara duyulan minnet anlamına gelmez. İnsan, başkalarının emeğiyle inşa edilmiş bir dünyaya doğar. Evlerin taşlarında, tarlaların sınırlarında, kullanılan araç gereçte, meyve ağaçlarının gövdelerinde ve mezar taşlarında birikmiş bir emek vardır. Bu emek yalnızca ekonomik değildir; bellektir, yas biçimidir, dayanma ve direnme tarzıdır. Üçlemenin psikolojik çekirdeği burada belirir: insan kendi hikâyesinin içinde kalabilmek için kendisinden önce gelen emeğin sürekliliğine ihtiyaç duyar. Bu süreklilik kırıldığında yalnızca üretim biçimi değişmez, benlik de yerinden oynar.
Berger’in bu dünyaya yaklaşma biçimi, eserinin ahlaki konumunu da belirler. Domuz Toprak’ın başındaki ‘Bir Açıklama’ bölümünde Berger kendi konumunu açıkça belirtir: ‘Ben bir köylü değilim. Ben yazarım: yazılarım hem bir bağlantı hem de bir engel.” (Domuz Toprak, s. 16) Bu itiraf önemlidir. Berger köylüleri seyirlik bir folklor malzemesine dönüştürmez, onları idealleştirmez, yoksulluğu güzelleştirmez, doğayı masum bir sığınak gibi göstermez. Aksine toprağın sertliğini, bedenin yorgunluğunu, ölümün soğukluğunu ve emeğin nihayetsizliğini saklamadan anlatır. Ama bunu yaparken bu insanların yaşadığı dünyanın kendi içinde bir anlam düzeni taşıdığı gerçeğine sıkı sıkıya tutunur.
Onların Emeklerine, edebi tür açısından da kolay adlandırılamaz. Roman demek eksiktir, öykü toplamı demek de. İçinde şiir, masal, ağıt, politik deneme, etnografik tanıklık, köy hikâyesi ve modern kent anlatısı birlikte akar. Bu melezlik bir biçim oyunu değil, Berger için neredeyse bir mecburiyettir; çünkü anlattığı dünya tek bir türün içine sığmaz.
Sıvı Hayat ve “Varkalma”
Üçlemenin ilk kitabı olan Domuz Toprak bu sürekliliğin en sert ve en çıplak dünyasını gösterir. Kitap bir mezbaha sahnesiyle açılır. Bir ineğin gözlerine siyah deri bir maske geçirilir; hayvan kesime götürülür. Sahibi, onu neden şimdi kestirdiğini kendi içinde hesaplar. Doğurursa sütü sağılmayacaktır, doğumdan sonra kilo kaybedecektir, en uygun zaman şimdidir. Şehirli bir duyarlılık için bu, dayanılması güç bir şiddet anıdır. Berger de sahneyi yumuşatmaz. Kan akar, beden çözülür, az önce canlı olan hayvan yemeklik ete dönüşür.
“Hayat sıvıdır.” (Domuz Toprak, “Bir Yer Sorunu”, s. 12)
Bu cümle sahnenin bütün ağırlığını taşır. Süt de sıvıdır, kan da, ter de, doğum suyu da. Yaşam, katı sınırlarla ayrılmış temiz kategoriler halinde değil, birbirinin içinden geçen akışlar halinde vardır. Hayvanın ete dönüşmesi, köylü dünyasında yalnızca kayıp değildir; hayatın devam edebilmesi için ölümün gündelik hayata alınmasıdır. Berger’in köylüsü ölümü yenmeye çalışmaz; ölümü hayatın içine yerleştirerek onunla yaşar.
Bu yüzden Domuz Toprak’ta köylü psikolojisinin temelinde mutluluk değil, Berger’in kitabın sonundaki “Tarihsel Sonsöz” bölümünde ısrarla kullandığı sözcükle, varkalma vardır (s. 237 vd.). Çeviride de bitişik yazılan bu sözcük, yalnızca biyolojik hayatta kalmayı anlatmaz; toprağı, aileyi, belleği ve emeğin anlamını sürdürebilme çabasını da içerir. Berger’e göre köylü hayatı bütünüyle bu çabaya adanmıştır. Köylülük, dünyanın farklı coğrafyalarında farklı biçimler alsa da, her yerde varkalma etrafında şekillenen bir sınıf deneyimi olarak düşünülebilir. Köylü, bu yüzden ilerleme fikrinin öznesi olmaktan çok, tarihin ve doğanın değişen basınçları altında kendini sürdürebilmeye çalışan kişidir. Fırtına, vergi, hastalık, don vuran ekin, ölen hayvan ya da devletin uzak ama ağır eli, aynı mücadelenin farklı yüzleridir.
Köylünün tutuculuğu bu yüzden her zaman politik bir gerilik değildir; çoğu zaman anlamı koruma çabasıdır. Traktöre, borca, bankaya, dışarıdan gelen kolaylık vaadine karşı duyulan şüphe yalnızca teknoloji korkusu olarak görülemez. Bu şüphe, kolaylığın bazen bağımlılık getirdiğini, hızın bazen derde dönüştüğünü, yeniliğin bazen eski bilgiyi anlamsızlaştırdığını haber veren eski bir duyarlılıktan beslenir.
Berger’in büyüsel gerçekçiliğe yaklaşan yönelimi de bu ilk kitapta belirginleşir. Lucie Cabrol, yani Cocadrille, köyün içinde bile tam anlamıyla yer bulamayan, dışlanan, hor görülen, buna rağmen olağanüstü bir yaşama gücü taşıyan bir figürdür (Domuz Toprak, s. 133 vd.). Onun hikâyesi ölümden sonra da sürer. Berger bunu, Lucie’yi yalnızca geçmişte yaşamış bir kişi olarak anmakla yetinmeyerek gerçekleştirir. Lucie’nin sesi, anısı ve etkisi anlatının içinde varlığını korur; yaşayanların dünyasıyla ölülerin dünyası arasındaki sınır geçirgen hâle gelir. Böylece yaşarken kendisine doğru dürüst bir yer açılmayan Lucie’ye anlatı, ölümden sonra bir yer açar. Burada büyüsel olan, gerçeklikten kaçış değildir. Ölülerin konuşması, hayvanların ve nesnelerin insan ruhuna eşlik etmesi, dışlanmışların anlatıda yeniden belirmesi; eksik bırakılmış adaletin hikâye içinde telafi edilme biçimidir. Lucie bu yüzden yalnızca hatırlanan biri değildir; o hikâyenin içinde yaşamaya devam eder.
Geçişin Melankolisi
Bir Zamanlar EUROPA’da, bu sert ama anlamlı dünyanın çözülmeye başladığı geçiş halidir. Bu kitapta sanayi köyün uzağında, yalnızca dışarıdan seyredilen bir modernlik olarak durmaz; fabrikanın bacası, makinenin sesi, ücretli emeğin düzeni ve para ilişkileri köyün hemen dibine kurulan fabrikayla birlikte doğrudan köy alanına girer. Dağ köyü artık toprağın, hayvanın ve mevsimin belirlediği eski dünyayla sınırlı değildir. İnsan hâlâ tarlayı bilir, hayvanı tanır, mevsimi bekler; fakat gündelik hayatın ritmi fabrikanın, makinenin ve ücretli çalışmanın zamanıyla kesintiye uğrar. Makine yalnızca kas gücünü değiştirmez; birlikte yorulma, birlikte susma, birlikte bekleme ve birlikte hatırlama biçimlerini de dönüştürür.
Félix’in hikâyesi bu dönüşümün ekonomik sonuçlarından çok, insanların iç dünyasında bıraktığı izlere odaklanır. Kırk yaşına gelmiş, annesi Albertine’le yaşayan, düğünlerde akordeon çalan, evlenememiş bir köylüdür. Akordeon, onun elinde bir müzik aletinden fazlasına dönüşür; köyün birlikte eğlenme, toplanma ve birbirini tanıma biçimlerinden birinin sesini taşır. Ancak bu ses, eski topluluk düzenini ayakta tutmaya artık yetmez. Albertine oğlunun yalnız kalmasından korkar; çünkü korunmaya muhtaç, aldatılabilir ve yönlendirilebilir yanlarını görür. Félix, Delphine’le konuşurken “Müziğin nereden geldiğini bilirim” der (Bir Zamanlar EUROPA’da, s. 11). Bu söz, akordeon çalan bir adamın özgüvenini yansıtmaktan çok, giderek susturulan bir dünyanın içinden yükselen son seslerden biri gibi duyulur; annesinin sessiz korkusunu ve köyün çözülmekte olan topluluğunu da içinde taşır.
Annenin ölümü yaklaşırken akordeonun anlamı daha da değişir. Müzik, düğünlerin ve kalabalıkların neşesinden uzaklaşarak kaybolmakta olan bir yakınlığın yankısına dönüşür. Félix’in yalnızlığı da kişisel bir talihsizliğin ötesine geçer; çözülmekte olan köy dünyasında kırılgan insanların artık eskisi kadar korunamadığını ve taşınamadığını gösteren sessiz bir işaret hâline gelir (Bir Zamanlar EUROPA’da, s. 9 vd.).
Aynı kitapta fabrikanın varlığı, modernliğin yalnızca ekonomik değil, bedensel ve varoluşsal bir işgal olduğunu gösterir. Ferromangan fabrikasının bacası köy ufkunda zehirli bir varlık gibi yükselir. Odile’in hayatına giren Stepan Pirogov, bu dünyanın insan bedenini nasıl yuttuğunu gösteren en sarsıcı figürlerden biridir. Stepan fabrikada ölür; fakat ölümü, köy mezbahasındaki hayvanın ölümü gibi bedeniyle orada duran, nedeni bilinen, hayat döngüsü içinde yerine oturtulabilen bir ölüm değildir. Cesedi bile bulunamaz. Odile, şirketin karşısına Stepan’ın ardında kalan kadın ve onun çocuğunu taşıyan anne olarak çıkar; ama şirket onu eş olarak tanımaz. Hamileliği de, doğacak çocuğun Stepan’dan olduğu gerçeği de tazminat ve hukuk dili içinde karşılık bulmaz. Aşk, çocuk, beden ve ölüm, modern düzenin kayıtlarında birbirinden ayrılır. Sanayi burada soyut bir sistem değil, insanın bedeninde, aşkında ve belleğinde iz bırakan somut bir şiddettir (Bir Zamanlar EUROPA’da, s. 113 vd.).
Bu şiddet yalnızca mekânı değil, zamanı da değiştirir. Köylü dünyasında zaman, hayvan doğumunu beklemekle, mevsimin dönüşünü gözetmekle, bedenin yorulması ve dinlenmesiyle, ölünün ardından yas tutmakla akar. Fabrikanın zamanı ise başka türlüdür: vardiyayla, ücretle, üretim hızıyla, şirket kayıtlarıyla ve ilerleme fikriyle ölçülür. Bu yüzden kitapta bir yanda kozmonotların zamanı vardır: göğe doğru ilerleyen, hızı ve fethetmeyi kutsayan çizgisel zaman. Öte yanda hayvan doğumunu bekleyen, mevsimin ve bedenin ritmine bağlı köylü zamanı. Berger’in gücü, bu iki zamanı aynı yüzyılın içinde çarpıştırmasındadır. Köylü geri kalmış değildir sadece; aynı zamanda kendi zamanından kovulmaktadır.
Kentin İzsizliği
Leylak ve Bayrak‘ta artık dağ köyünün sertliği değil, metropolün belirsizliği vardır. Troy adlı kent, belirli bir şehirden çok modern metropolün ortak rüyası ve kâbusudur. Sıçantepe’deki barınaklar, çalınmış boyalar, katranlı muşambalar, tabakhane, fareler, beton, çimento tozu ve geçici işlerle örülü hayatlar, kökten kopmanın mekânsal karşılığıdır.
Köyde insanın iyi ya da kötü bir yeri vardır. Dedikodu bile bir aidiyet biçimidir; terk edenin de, ölenin de, kavga edenin de hikâyesi kalır. Kentte ise insan iz bırakmadan kaybolabilir. Zsuzsa’nın babasının kentler arası yollarda bir daha haber alınamayacak biçimde kaybolması, bu yeni dünyanın en ağır psikolojik gerçeğidir. Metropol insanı yalnızlaştırmaz sadece; onu kaydedilmemiş bir izsizliğe de itebilir.
Bu yüzden Leylak ve Bayrak‘ta kimlik, devralınan bir şey olmaktan çok icat edilen bir kabuğa dönüşür. Zsuzsa kendisine Leylak denmesini ister; Sucus da kendi lakabıyla yaşar. Bu adlar sağlam bir soyağacından değil, şehirde ayakta kalma zorunluluğundan doğar. İnsan kendisine bir ad seçerek, hiç olmazsa kısa bir süreliğine, yutucu kentin içinde kendine ait bir alan açmaya çalışır. Buradaki kimlik kaybı psikolojik bir bozukluk olarak değil, anlatı ve kişisel öykü kaybı olarak düşünülmelidir. Kişi kim olduğunu bilmemeye başladığında yalnızca adını değil, kendisini anlatabileceği zemini de kaybeder.
“Çıldıranlar dışardakiler.” (Leylak ve Bayrak, “Yiyecek”, s. 18)
Zsuzsa ile Sucus’un hapishane önündeki konuşmasında geçen bu söz, metropolün ters çevrilmiş aklını gösterir. Sucus, içeride uzun süre kalan birinin çıldıracağını düşünür. Zsuzsa ise bunu tersine çevirir. Hapishanenin sınırları bellidir; dışarıdaki hayat ise görünürde özgür, gerçekte sürekli tehditkâr, güvencesiz ve parçalıdır. Modern kent insanı çoğu zaman duvarların dışında yaşar, ama kendi hayatının içinde korunaksızdır. Berger’in psikolojik sezgisi burada çok derindir: kent insanı her zaman açıkça delirtmez, bazen daha kötüsünü yapar, onu belirsizliğe alıştırır.
Bütün bu karanlığın içinde Zsuzsa ve Sucus’un aşkı, romantik bir kurtuluş vaadi olarak değil, geçici ama gerçek bir sığınak olarak belirir. Onların birlikte kurdukları hayallerde, çalıntı malzemelerle yapılacak bir ev, bir yatak vardır. Hayalleri bile sıradan ve yoksul şeylerden kuruludur. Fakat asıl bu yüzden değerlidir. İki insanın birbirine bir yer açması, her şeyin alınıp satılabildiği bu dünyada başlı başına bir direniştir. Onların aşkı kentin bütün kirini temizlemez, yalnızca o kirin içinde iki kişilik bir sığınak açar.
Ölülerin Konuştuğu Yer
“Ölüler
doldurmuş bir kapı aralığını
ötenin manzarasıyla.”
(Leylak ve Bayrak, “Eski aşk şiiri”, s. 9)
Bu dizeler, Berger’in büyüsel gerçekçiliğini en kısa yoldan anlatır. Ölüm, onun metinlerinde hikâyenin başka bir düzleme geçmesidir. Ölüler yaşayanların arkasında durur, nesnelerin içinde kalır, toprağın, evin, kapı aralığının, hatırlamanın içine sızar. Bu yüzden Berger’de büyü, gerçeğin üstüne serpilmiş bir sisten ziyade gerçeğin fazla çıplak kaldığı yerde beliren bir hikâye ihtiyacıdır. İnsan, dünyada kendisine verilmemiş olan yeri bazen sadece anlatıda bulur.
Bu kadim ihtiyaç, farklı coğrafyalarda farklı biçimler alsa da özünde aynıdır. Türkiye okuru için bu üçleme bütünüyle uzak bir Avrupa hikâyesi değildir. Köyden kente göçü, toprağın çözülüşünü, bedenin emekle örselenmesini ve şehrin yabancılaştırıcı bakışını bilen bir edebiyat hafızamız var. Fakat bu tanıdıklık, aceleci bir özdeşleştirme riskini de beraberinde getirir. Berger’in anlattığı çözülüş Avrupa’nın kendi tarihsel güzergâhından doğar; Türkiye’de köy, kent, gurbet, mevsimlik emek ve sermaye başka ilişkiler içinde biçimlenmiştir. Berger’i Türkiye gözüyle okumak mümkündür ve verimlidir; ama bu okuma ancak Türk romanının kendi köy-kent arşivinden geçildikten sonra gerçek anlamını kazanır.
Onların Emeklerine, kaybolmuş bir köylü dünyasına tutulmuş nostaljik bir ayna olarak görülmemelidir. Berger geçmişi müzeye kaldırmaz; onu bugünün içine çağırır. Çünkü insan yalnızca yaşadıklarıyla değil, kendisinden önce emek verenlerin bıraktığı izlerle de kurulur. Toprak susar, kent izleri siler, beden yorulur, ama hikâye bütün bu kayıpların arasından bir ses daha çıkarır. Ölüler bu yüzden konuşur.
Bu yazıda yararlanılan baskılar:
Domuz Toprak, çev. Taciser Belge, İletişim Yayınları, 4. baskı, İstanbul, 2020
Bir Zamanlar EUROPA’da, çev. Murat Belge ve Taciser Belge, İletişim Yayınları, 4. baskı, İstanbul, 2021
Leylak ve Bayrak, çev. Murat Belge ve Taciser Belge, İletişim Yayınları, 3. baskı, İstanbul, 2020.






