İbrahim Kalın’ın Stratcom merkezli konuşması felsefeden kültüre, siyasetten güvenlik ve dış politikaya kadar birçok alanda özet mahiyetinde kalifiye bir entelektüel politik metin olarak birçok mecrada geniş bir yankı uyandırdı.
MİT başkanı olarak bu geniş perspektif onun hem derin, geniş ve güncel bir şekilde multidisipliner olarak entelektüel dünyayı birçok yönüyle takip ettiğini hem de siyaset, güvenlik ve dış politik merkezli tüm aktüel devlet işlerini bu entelektüel vizyonun gölgesinde şekillendirdiğini gösteriyor.
İbrahim Kalın’ı yıllar öncesinde Türkiye Günlüğü’nde Mustafa Çalık sohbetlerinin Cuma toplantılarında, sohbetin müdavimlerinden birisi olarak, bu vesile ile tanıdım.
Entelektüel alandaki çok yönlü yetkinliği ve yeterliliği ile siyasi alandaki geniş networku ve efektif başarısı dolayısıyla kendisini merak ve ilgiyle uzun zamandır gıyaben takip ettim. Yıllara varan gözlemlerim sonucunda edindiğim mütevazı kanaat; onun toplumun ana omurgasını teşkil eden islamcılık, muhafazakârlık ve milliyetçilikten türlü izler taşıyan ahvalidir. O bu akımların her birinin mutedil merkezine entelektüel olarak yakın ve her birinin siyasi makulüne bir diğeriyle iletişim kurabilecek mesafede olmuştur.
Konjonktüre göre geçmişte tüm bu ana akım ideolojilerin makul ve mutedil taraflarını liberalist biçimde eski dünya düzeni ile uyumlu kullanmayı bilmiş; şartlar ülkemiz ve dünyada son dönemlerde başkalaşarak yeni bir ulusal ve uluslararası düzeni işaret ettiğinde ise bu akımların makul merkezini kendi pratiği açısından artık çok daha realist biçimde kullanmaya evrilmiştir.
İbrahim Kalın her şeyden önce bugüne kadar gerek esası gerekse usulü itibariyle terkibi hayli zor ve meşakkatli olan entelektüel alan ile siyasi alanı başarı ile müşahhas biçimde bünyesinde taşıyabilen nadir isimlerden birisi oldu zira entelektüel olan ile siyasi olanın doğası, mahiyeti, araçları ve amacı çoğu zaman birbiriyle çelişir ve hatta pek çok zaman bunlar birbiriyle amansız biçimde çatışır.
Entelektüel alanın araçları varlık zemininde insanın elinin değdiği kültüre dair tüm unsurlardan süzülerek gelen damıtılmış kümülatif bilgilerdir; gayesi ise hadiseleri mezkur taraflar üstü çok yönlü şekilde ve bir o kadar mevcut pozisyonlara aşkın biçimde mütereddit, mutedil ve makul bir tavırla anlamak, anlamlandırmak ve anlatmaktan ibaret sayılabilir.
Siyasi alanın araçları ise hayatın içinde sosyal ve siyasal anlamda işe yarar tüm olgulardır; gayesi ise bu sosyal siyasal olguların güç, iktidar hükmetme ve otorite için araçsallaştırılarak kullanımından ibaret sayılabilir.
Bu durum entelektüel alan ile siyasi alanı çoğu zaman uzlaşmaz hatta çatışır ikilikler olarak konumlandırır ve beraber icra edilmesi oldukça zor olan bir ahvali de istemsizce önünüze getirir. Böylece her iki alanı beraber icra etmek isteyenleri adeta usta bir zanaatkâr gibi ince bir işçilikle çalışmaya mecbur kılar. Ne var ki günün sonunda bunların beraber icrasına yeltenen nice aktörü rezil rüsva eden bir ahvalin ağır maliyetini ve ödenmez faturasını ansızın önünüze koyar; yakın entelektüel ve siyasi tarihimiz bu örneklerle doludur.
İbrahim Kalın’ın entelektüel birikimini siyasi pozisyonuyla uzlaşır bir ikilik olarak başarılı şekilde beraber kullanabilmesinin ve bu anlamda nadirattan bir isim olmasının en önemli sebebi, her ikisini de birbirini besleyen şekillerde kimlik, kültür ve medeniyet gibi alanlarda sınırlı biçimde kullanmasında saklıdır. Entelektüel yetkinliğini siyasi pozisyonunu savunmak adına her meselede bütünüyle militanca seferber etmiyor; siyasi pozisyonunu da entelektüel yetkinliğine halel getirecek muhtelif konulara indirgemekten mümkün olabildiğince kaçınıyor.
İbrahim Kalın biraz önce belirttiğim islamcılık, milliyetçilik ve muhafazakârlık gibi tüm bu ana akımların makul ve mutedil kesişim kümelerini merkeze almak suretiyle bu merkezi kendi teoriği, pratiği ve hermenötiği ile harmanlayarak uzunca zamandır başkaca bir şey yapmaya çalışıyor: Milletimizin sosyopolitik olarak ana omurgası sayılabilecek islamcılığın, milliyetçiliğin ve muhafazakârlığın toplamının içerde yıllarca örselenmiş kolektif kendiliğinin yeniden kurulması ve dışarda milletimizin asırlardır ezilmiş kolektif kimliğinin yeniden büyük bir özgüvenle ayağa kalkması hatta içerde bu kolektif kendiliğin ve dışarda bu kolektif kimliğin küllerinden büyük bir aksiyonla yeniden doğması adına onları evrensel bir medeniyet inşasına vesile kılmaya çalışıyor.
Türk Müslüman terbiyesiyle ve bu terbiyenin yarattığı kolektif kendilik ve kolektif kimlik asabiyesiyle hayatını asırlardır sürdüren ahali için yaşanan gerek francofon gerekse anglosakson Batı merkezli dünya tahakkümü süreci asırlardır birçok zaviyeden oldukça karmaşık ve zorlayıcı oldu.
Cihana mührünü vurmuş imparatorluk bakiyesi büyük bir devletin ve dünyaya her alanda nizam vermiş bir milletin uzunca zamandır Batı dünyası karşısındaki geri kalmışlığı bizler için kolektif olarak yeterince travmatik sayılabilir. Hayatın siyasi, idari, askeri ve iktisadi olarak icra ettiği hükmünün asırlarca hükmettiğimiz ötekinin değerleri, kültürü ve medeniyeti ile kurulması da bu kolektif travmayı yeterince karmaşıklaştırmış ve zorlaştırmış denilebilir. Üstelik bu geri kalmışlığımızın ve nihayetinde ötekine tabi oluşumuzun maliyeti entelektüel, akademik ve politik dünyada yıllar boyunca kolektif kendilik, kimlik ve kültür kodlarımızın tabi ve fıtri yetersizliğinin adeta doğal sonucuymuş gibi oryantalist bir yaklaşımla işlenmişse işte bu durum kolektif travmayı ziyadesiyle daha da büyütür.
Vamık Volkan’ın toplumlar için işaret ettiği seçilmiş zafer ve seçilmiş travma tanımlaması, bizde dramatik bir ânın çeperindeki tarihi bir olaydan daha ziyade dünyaya hükmetme geçmişinin seçilmiş bir zafer olarak kodlandığı asırlara yayılmış grandiyöz bir kimlik sürecinin imgelemine tekabül eder ve seçilmiş travmanın kodları bizde dünyanın bize hükmettiği üç asırlık mağlubiyetin gölgesinde yaşanan örselenmiş bir kimlik yitimi sürecinin imgeleriyle devam eder. Nihayet elimizde içerde kolektif kendiliğin yitimi, dışarda kolektif kimliğin kaybı, kültürel buhranlar ve medeniyet sancıları vardır.
Batı’nın önce bilgiyi, varlığı, anlamı ve hakikati insan aklına indirgeyen ve bu aklı pozitivizm ve materyalizm temelinde çıkar ve güç temelli araçsallaştırarak hayatı tekil bir modernliğe mahkum eden aydınlanma süreciyle yarattığı siyasi, kültürel, hukuki ve iktisadi tahakküm önümüze geldi. İşbu türlü sıkıntılarla boğuşarak geçen asırlar ve Tanzimat, Meşrutiyet Cumhuriyet vizyonları ile bu sıkıntıları palyatif biçimde aşma çabalarının sıkıntıları giderek daha da derinleştirerek büyüttüğü seneler.
Sonra tekil modernliğin yıkımı ve çoğul modernliklerin tartışılmaya başlandığı bir dönemde bilginin, varlığın, anlamın ve hakikatin Batı tarafından rölatif biçimde yorumlanarak nihilist bir erozyonla önümüze geldiği postmodern hayat anlatısı ve bu anlatının hayatı kaotik bir tahakküme mecbur etmesiyle karşılaştık. İşbu süreç hayatın işleyişi açısından başkaca büyük bir açmaz yarattı. Neoliberal demokrasinin siyasi gölgesinde işleyen kapitalizm ve kapitalizmin gölgesinde ortaya çıkan postmodern kölelikle malul konformizm, tüketim, haz ve gösteri çağının dijital performansa indirgenmesi suretiyle önümüze gelen bireysel, sosyal ve siyasi hayatın post truth algılarla manipüle edilerek işgal edildiği türlü süreçler.
Nihayet önümüze gelen Batı merkezli hikaye ve anlatının tekil, çoğul ya da kaotik tahakkümü bugünlerde eskisiyle yenisiyle, moderniyle post moderniyle hayatı ve dünyayı daha güzel daha iyi daha faydalı daha yaşanılır bir yere kavuşturamadığı görüldü. Özgürlük, demokrasi ve hukukun bize dayatılan seçilmiş belirli formlarının bizde kaos, istikrarsızlık, güvenliksizlik doğurduğu anlaşıldı. Neoliberal düzenle şekillenen dünyada tüm bu kavramların işler bir norm olmaktan çıktığı anlaşıldı hatta kurallar ve kurumlar kamuflajıyla müesses nizamın gölgesinde tüm bu normların anlamını yitirdiği tüm dünya tarafından da yakinen müşahede edildi.
İbrahim Kalın işte tam da böylesi bir dramatik çöküşe tanıklığın eşiğinde belli ki milletimiz adına içerde yitirdiğimiz kolektif kendiliğimizi ve dışarda örselenmiş kolektif kimliğimizi ayağa kaldırmaya çalışıyor. Özetle entelektüel yetkinliğinden ve siyasi sorumluluğundan hareketle kolektif özgüvenimizin inşasını bir medeniyet vizyonuna bağlamayı onurlu bir görev olarak üstlenmiş görünüyor.
Felsefi, kültürel ve entelektüel olarak insanlığın geçmişten günümüze ürettiği çeşitli kavramların muhtelif biçimde belirli kültürlerin halesinde şekillendiği elbette aşikardır ancak tüm bu kavramların farklı kültürel katkılarla ayrı ayrı biçimlenerek kümülatif biçimde evrensel hayata ortak bir miras olarak katıldığı da bir vakıadır. İbrahim Kalın’ın vurguladığı da bundan başkası değildir.
Politik psikolojiden biliyoruz ki, kolektif bir kimlik var olmak için her daim kolektif bir ötekiye ihtiyaç duyar ancak bu kimlik ürettiklerini de yine başka ötekilerle paylaşarak kimliğini sahici kılar. İbrahim Kalın’ın bizim kavramlarımız, bizim hikayemiz, bizim anlatımız, bizim kültürümüz ve bizim varlığımız vurgusu bu anlamda kendi hikayemizi kendi kavramlarımızla kendi bağlamımızda bir ötekiye yaslayarak maziden ilhamla atiye bağlama ihtiyacının sonucudur. Bu kavramları, bu anlatıyı, bu hikayeyi bu kültürü ötekiyle paylaşarak ötekine kabul ettirme arayışı da kimliğin ve kültürün içinde barındırdığı potansiyeli evrensel bir medeniyet perspektifine taşıma arayışına işaret etmektedir.
İnsanı maddeye indirgemekten de tanrıya aşkın biçimde konumlandırmaktan da uzağız diyor ve ekliyor bilgiyi anlamdan, anlamı varlıktan, varlığı hakikatten, hakikati istikametten ayırmayacağız. Şüphesiz bu tespitler Batı’nın modern ve postmodern her iki yüzüne de her iki çehresine de anlayanlar için büyük bir meydan okur niteliktedir ki bütün bunlar boş bir meydan okumadan ibaret değildir; Batı merkezli hep beraber tecrübe ettiğimiz bir enkazı yakın bir gelecekte kaldırmaya hazırlanırken adeta kimliğimizden kültürümüze kültürümüzden medeniyete sessiz ve derin yürüyüşümüzün arkasındaki damıtılmış değerlerin özeti mahiyetindedir.
Türkiye uzunca süredir içerde belirli sosyopolitik sorunlarını kalıcı biçimde çözerek millet devlet bütünleşmesinde ciddi ilerlemeler kaydetti; dışarda da küresel hegemon güçlerin türlü engellemelerine karşı dirayetle mücadele ederek bölgesel bir hegemon güç olma yolunda ciddi adımlar attı. Tüm bu süreçte kolektif özgüvenini de bir nebze olsun toparladı. Ne var ki ulusal ve uluslararası anlamda türlü endekslerde bunun ciddi bir somut karşılığı ortaya konabilmiş değil.
Tüm bu soyut tespitlerin ve soyut değerlerin özgüvenli bir tavırla kalifiye biçimde içerde ve dışarda hatırlatılması elbette kolektif kimliğimizi medeniyet vizyonuyla tekrar ayağa kaldırmak için büyük bir önem arz ediyor. Türk-İslam geçmişimiz de bu soyut önermelerle malul külliyatlarla doludur. Halk arasındaki yaygın kıssalar ve efsaneleşmiş menkıbelerin idealize değerlere dair soyut atıfları da normatif bir geçmişin izlerini gündelik hayatta mütemadiyen aktif şekilde taşır. Ne yazık ki tüm bunlar gerçeklik karşısında ideallerimizi pratikleştirmeye yetmiyor ve bu anlamda elde somut endekslere dair ciddiye alınabilecek bir veriler bütünü de görünmüyor.
Durmuş Hocaoğlu’nun deyişiyle bilgiden bilime, bilimden kudrete, kudretten hakimiyete gidişin yolları ne yazık ki birçok alanda somut ve gerçek veriler istiyor; hayatı kuran akademik, siyasi, iktisadi, hukuki alanlardaki somut verilerde böyle bir gerçekçi ahval maalesef yakın ufukta görünmüyor.






