10:37 am Harun Güney Akgül, Siyaset

Politik Mirasın İzinde: Deniz Baykal ve Machiavelli’nin Siyasi Dünyasına Yolculuk

Yazıma başlamadan hemen belirtmem gerekiyor ki Machiavelli ile Baykal’ı aynı başlık altında bulundurmam, Baykal’ın siyasi hayatı boyunca Makyavelizm’i takip ettiği ya da Machiavelli’nin politik doğrularını rehberlik edindiği anlamına gelmiyor. Baykal’ın tarih, sosyoloji ve ekonomi alanlarında geniş bilgiye sahip olması göz önünde bulundurulduğunda mutlaka entelektüel hayatının bir döneminde Machiavelli ile karşılaşmıştır. Deniz Baykal’ın ölümünün ardından beni düşündüren nokta ise Machiavelli ve Baykal’ın siyasi hedeflere ulaşma çabaları konusunda başarısızlıkları ve şansızlıkları, her iki politikacının da hayal kırıklığına uğradığı bir kader birliğini ortaya koyması olmuştur.

Burada ikisi arasındaki bağlantıyı okuyucunun daha iyi kavrayabilmesi adına kısaca Machiavelli’nin siyasi yaşamına da göz atmakta fayda var. 1469 yılında Floransa’da doğan Machiavelli’nin siyasi kariyeri hümanist felsefeye dayalı iyi bir eğitim sonrası yirmili yaşlarının sonuna doğru başlıyor. Siyasi hayatına tıpkı Baykal gibi hızlı bir giriş yapan Machiavelli, Medicilerin şehirden sürülmesinin de getirdiği avantaj ile 1498 yılında Floransa Cumhuriyeti’nin ikinci şansölyesi seçildi. Baykal ise 30’lu yaşlarının başlarında doçentliğini kazanmasının ardından Ecevit’in ısrarları doğrultusunda CHP’de siyasete başladı. 1974’te Bülent Ecevit’in başbakanlığında kurulan CHP-MSP koalisyon hükümetinde maliye bakanlığı, 1978’de yine Ecevit başbakanlığındaki hükümette enerji ve tabii kaynaklar bakanlığı yaptı. Machiavelli ise 1509 yılında oluşturmuş olduğu halk birlikleri ile Pisa’da kazandığı zafer 15 yıldır süren savaş halini sonlandırdığı gibi kendi siyasi şöhretini de zirveye çıkarmıştır. Ancak Machiavelli’nin kazandığı bu şöhret uzun sürmedi. 1512 yılında Papa II. Iulius’un desteğini alan Medicilerin İspanya ordusu aracılığıyla şehre savaş açması karşısında Machiavelli’nin halk birlikleri direnç gösteremedi. Bu yenilginin sonucunda Mediciler ile antlaşmak isteyen Machiavelli sonuç alamadığı gibi strappado adlı işkence aletiyle defalarca işkenceye tabi tutulup ve idam cezasına çarptırılsa da çıkan af ile birlikte hayatını son anda kurtarabildi. Deniz Baykal belki Machiavelli gibi işkence metotları ile karşı karşıya kalmadı fakat 1980 Darbesi sonrasında 5 yıllık siyasi yasağını Çanakkale Zincirbozan Askerî Tesisleri’nde gözetim altında tamamlarken Ahmet Türk ve diğer siyasi meslektaşlarının Diyarbakır cezaevinde işkenceye maruz kalmasının üzüntüsünü yaşadı.

Siyasete bu hızlı başlayışın ardından farklı yüzyılların ve bölgelerin siyasi aktörleri olarak Machiavelli’nin yeni siyasi girişimlerde bulunmasına 52 yıllık kısa ömrü izin vermez iken sürgünde yazdığı özellikle Söylevler ve Prens kitapları ölümünün ardından basılarak Machiavelli’yi adeta siyaset yapma sanatının bilge ismi haline getirmiştir. Tam burada Machiavelli ve Baykal’ın diğer bir benzerliği ortaya çıkıyor. Özellikle Söylevler adlı eserinde cumhuriyetlerin üstünlüğüne inanan bir Machiavelli karşımızda iken Makyavelizm terimi ile görüşleri tamamen çarpıtılan ve kendisinin düşüncelerinden bağımsız bir şekilde farklı bir modern siyaset yapma tarihi oluşturulmuştur. Aslında Allan Gilbert’in tabiri ile siyasi yönetimler için alışılmış olan kötülüklerin örtüsünü kaldıran Machiavelli’nin fikirlerinin yanlış anlaşılması ya da anlaşılmak istenmesi sonucunda Makyavelizm ortaya çıkmıştır. Siyasi ahlak ve etikten yoksun bu düşünce biçimine göre istediğin makam ve mevkiyi elde edene kadar her şey mübah olarak algılanıyordu. Zamanla Machiavelli’nin kendi siyasi mücadelesi ve fikirlerinin önüne geçen Makyavelizm geçmişte olduğu gibi bugün de otokratik popülist liderlerin başvurduğu bir yöntem olarak karşımıza çıkıyor.

Siyasi yasağının kalkması ile birlikte siyasete hızlı bir dönüş yapan Deniz Baykal, SHP’de kısa süre içerisinde kendini Erdal İnönü ile liderlik yarışında buldu. Yapılan seri kurultayların hepsinden yenilgi ile ayrılan Baykal 1992 yılında CHP’nin tekrar faaliyete geçirilmesi için kendi kurmay kadrosu ile birlikte harekete geçti ve sonrasında SHP’nin CHP ile birleşmesinde oynadığı rol kendisinden bağımsız bir şekilde Baykalcılık olarak tanımlanan hizbin doğmasını sağladı. Kendisi ile özdeştirilen hizip ise kelimesi hayatının sonuna kadar onu takip etti. CHP ve SHP arasındaki birleşme süresinin uzaması sonucu yaşanan sancılı sürecin faturası yine Baykal’a kesildi. Aslında SHP kanadı birleşmeyi en başından kabul etseydi basına yansıyan bu karmaşa hali de ortaya çıkmamış olabilirdi. Burada Machiavelli’nin şanslı noktası kendisi Makyavelizm terimine maruz kalmadan hayata gözlerini kapamış olmasıdır ama Baykal hayatı boyunca siyasi rakipleri ile mücadeleden çok hizip yakıştırması ile mücadele etmek zorunda kalmıştır.

Siyasi hayatından bir örnek ile hizip kavramının üzerinde nasıl olumsuz bir etki bıraktığını açıklamak doğru olacaktır. 28 Şubat Postmodern Darbesi olarak adlandırılan olayın ardından yıkılan Refahyol hükümetinin yerine CHP’den dışarıdan desteği ile kurulan ANASOL-D azınlık hükümetinde Başbakan Mesut Yılmaz’ın adı Türkbank yolsuzluğuna karıştı. Türkbank, 1998’de Mesut Yılmaz’ın başbakanlığı döneminde satış için ihaleye çıkarıldı. İhaleyi, 600 milyon dolarlık fiyatla iş adamı Korkmaz Yiğit kazandı. Ancak Alaattin Çakıcı’nın da devreye girdiği Fikri Sağlar tarafından bir ses kasetiyle ortaya çıkarılınca ihale iptal edildi. Skandalla birlikte hükümete dışarıdan vermiş olduğu desteği çeken CHP, verdiği gensoru ile birlikte erken seçim kararının alınmasında önemli rol oynadı. Ecevit’in burada Mesut Yılmaz’ı koruması ve desteğini çekmemesi ayrı bir makalenin konusu olabilir. 1999 erken seçimlerine giderken Deniz Baykal miting meydanlarında büyük bir yolsuzluğu ortaya çıkarmanın verdiği güven ile “milletin hakkını korumak hırçınlık ise ömrümün sonuna kadar bu hırçınlığı korumaya devam edeceğim” diyerek haykırıyordu. Ancak seçmen Türkbank yolsuzluğunu ortaya çıkaran ve Susurluk davasının sıkı takipçisi CHP ve Baykal’ı huzur bozan, hırçın ve hizipçi olarak adlandırarak baraj altında bıraktı. Yolsuzluk yapanlar ise mecliste ve hükümette yer almaya devam etti. Bu örnek Baykal’ı siyasi mücadelesine zorunlu olarak ara vermesine yol açsa da geri dönmesini engellemedi. 2002 seçimlerinde ve sonrasında yaşananlar ise malum.

Deniz Baykal’ın vefatının üzerinden bir yıl geçti. Geçen bu bir sene zarfında ise Deniz Baykal’ın siyasi muhasebesini yapmamıza sağlayacak analizler Murat Yetkin, Sedat Ergin gibi basının deneyimli isimlerinden geldi. Baykal’ın parti içindeki mücadelesini ise zaman zaman fikir ayrılıkları yaşadıkları Kemal Anadol ve Örsan Öymen’den okuma şansı bulduk. Baykal hakkında son yazının başlığı ise Mehmet Altan’a ait; “Basın tarihi: “Yetmez ama evet” ve Deniz Baykal” Türkiye’nin yakın siyasi tarihini bilenler Mehmet Altan’ın bu başlığı kullanmasının trajikomik seviyesini anlayacaktır. 

Sedat Ergin’in tabiriyle yakın tarihteki pek çok kritik dönemeçte Baykal’ın izleri olmasına rağmen özellikle parti içerisinde ve dışarında büyük bir kesim onu Erdoğan’a başbakanlık yolunu açan siyasetçi olarak biliyor. Ölümünün ardından özellikle sosyal medya kullanıcıları kendisini bu kararın altında imzası olması dolayısıyla suçladılar. Her ne kadar siyasi etik olarak bunun yapıldığı açık olmasına rağmen özellikle Zülfi Livaneli, Baykal’a karşı suçlamalarıyla bu konuyu sık sık gündeme getirdi. Hatta Livaneli suçlamalarını Baykal’ın felçli döneminde arttırarak Baykal’ı Kürt ve Alevi düşmanı olmak ile itham etti. Türkiye’de Siyasal İslam’ın nasıl iktidara geldiğine dair siyasi ve toplumsal analiz yapılmadan Baykal’ın suçlu ilan edilmesi muhalif gazetecilerden orduya, üniversitelerden Baykal’ın parti içindeki rakiplerine kadar herkesin ortak arınma noktası oldu. Baykal kendisi ile yapılan son röportajının birinde pazarlık iddialarına şu sözler cevap verdi: “İnsanların şunu anlaması lazım; kardeşim herkes bir pazarlıkla bir şey yapmaz, bazen de buna inanıyordur. Biz demokrasi diye, hukukun üstünlüğü diye, insan hakları diye yola çıkmışız ve benim bilinçli siyaset çizgimde bu ilkeler hep belirleyici olmuştur.”  Murat Yetkin’in deyimiyle “Siyaset çoğu zaman algı işidir” ve bu algıyı kazanan her zaman için Baykal karşıtları oldu. Yukarıda vermiş olduğum Türkbank Yolsuzluğu ve CHP’nin baraj altında kalmasını getiren süreç de bu algı oyununu kanıtlayan önemli bir örnek.

Makyavelizm’in güç elde etme ve koruma konularında kurnaz taktikleri savunan bir politika rehberi olarak tanımlandığını biliyoruz. Baykal’ın siyasi mücadelelerinde de zaman zaman stratejik ve kurnaz hamleler yapması benzer bir taktiksel düşünceyi yansıtabilir. Ancak yarım asırlık siyasi hayatında Baykal tıpkı Machiavelli gibi cumhuriyeti korumayı kendine amaç edinmiş bir lider olarak Türkiye siyasi hayatına damga vurmuştur. Kendisini ve CHP’yi amoral ve pragmatik politika anlayışlarına kaptırmayan Baykal’ın demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan hakları gibi temel değerleri savunmaktan vazgeçmeyişini kendisi ve partisi açısından önemli siyasi erdem olarak hatırlamak gerekiyor.

Sonuç olarak, Machiavelli ve Baykal, farklı yüzyıllarda ve farklı coğrafyalarda cumhuriyeti koruma ve geliştirme çabalarıyla öne çıkan isimlerdir. Her iki isim de entelektüel açıdan donanımlı olmaları ve siyasette etkili roller üstlenmeleriyle bilinse de hedeflerine ulaşmada yaşadıkları zorlukların genellikle yanlış siyasi hamlelerden ziyade dönemin siyasi koşullarından kaynaklandığını söylemek mümkündür. Ayrıca, her iki siyasetçi de istemedikleri siyasi etiketlerle anılmış olup Machiavelli’nin ardında “Makyavelizm” mirası bırakması gibi, Baykal da “Baykal Hizbi” tanımlamasını gelecek nesillere istemeden de olsa kötü bir ün olarak arkasında bırakmıştır.


*Yazılar, yazarlarının sorumluluğundadır, Fikirtepe‘nin kurumsal politikasını yansıtmayabilir.

Visited 111 times, 1 visit(s) today

Close