10:58 am Siyaset

İki Hançer (I) 

Seviyorum seni çelik hançerim,

Parlak ve soğuk arkadaşım.

Bir Gürcü, öç gününde dövdü seni örste,

Özgür Çerkez, kanlı bir savaşa biledi.

Lermontov/Hançer

Çev.: A.Behramoğlu

CHP’nin 38. Kurultayı Gölgesinde Kemal Kılıçdaroğlu’nun Son Yolculuğu

1 Kasım’da saltanatın kaldırılışının 101. yılıydı. Ancak 1922’de 4 Kasım’a kadar iki ayrı hükümet varlıklarını devam ettirdiler. Nihayet 4 Kasım 1922’de Tevfik Paşa hükümeti istifa etti. Böylece Osmanlı idaresi hukuken son buldu. Hemen bir gün sonrası 5 Kasım’da ise, yegane Türk hükümeti olarak Ankara hükümeti, İsmet Paşa başkanlığındaki Lozan heyetini görüşmelere gönderdi. Bu tarihî olaya denk gelen günde başlayan ve ikinci turu 5 Kasım’a uzayan “uzun” 38. CHP kurultayı birçok açıdan[1] dikkat çekici oldu.

Meraklılarını gece uykusuz bırakan genel başkan seçimi başladığında bir taraftan medya taraması yapıyordum. Aynı gün ilk saatlerde merkez medya kanallarında canlı verilen bir başka canlı yayına da göz atmaktan kendimi alamadım. Sembolik değeri, en az maddi değeri kadar olan bir açılış gerçekleşmekteydi. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Koç grubunun bir iştiraki olan Ford-Otokar’ın yeni üretim tesisinin açılış törenindeydi. Konuşmalar yapıldı, kurdeleler kesildi, Koçlarla Erdoğan birlikte pozlar verdi. Enteresan bir takvim çakışması gerçekleşti. Ancak 4-5 Kasım arası Türkiye için halihazırda kayda değer bir geçmişe sahip. 5 Kasım, Bülent Ecevit’in vefatının ve İsmet İnönü’nün istifa ederek kaybettiği 1972 kurultayından birkaç ay sonra, neredeyse kendisiyle özdeşleşmiş partisinden de istifa ettiği tarih aynı zamanda. Bugünden bakıldığında sıradan ve düz bir zeminde derli toplu gibi duran kronolojik olaylar, bu haliyle her birimizi belleksizleştiren de bir görünüm arz ediyor. Bense, tesadüflerle tevafukların her zaman bir deftere yazılmasını faydalı bulanlardanım.

Her iki aday da konuşmalarına Atatürk, sonrasında İnönü, Ecevit, Baykal ve diğer eski CHP genel başkanlarını anarak başladı. Bu anmaya, Demirtaş, Kavala, Mater, Atalay, Şardan ve diğer bazı tutuklu siyasetçi ve gazetecilerin selamlanması eşlik etti. Sırasıyla iktidar eleştirileri ve atışmalarla devam etti. Derken “sırtımdaki hançerler” çıkışı geldi. Özel, buna yanıt verse de manşetin sahibi, koltuğunun sahipliğini kaybeden Kılıçdaroğlu oldu. Tam burada da kafamdaki tablo belirmeye başladı. Dolayısıyla hançerler bahsine geçmeden önce, kısa birkaç tarihsel tespite başlamak isterim.

Siyasi hayatta bayrak açmalar çoktur ama bunun yarattığı kırılmalarla gelen başarı örnekleri -ki iktidar olmaya ilişkindir- ilginç ve istisnaidir. Başka bir siyasal egemenlik biçimine geçiş, yeni bir devleti kurmuş olma vasfı, döneminin yapısal özellikleri vb. birçok başka faktörler sebebiyle Mustafa Kemal hariç tutulduğunda, Türkiye siyasetinde liderine bir şekilde meydan okuyup açtığı yeni yolda başarıya ulaşmış iki isimden bahsedilebilir. Bu isimlerden ilki, açık ara en muzaffer olanı, 2002 yılından beri partisini iktidarda tutan ve 2014’den itibaren cumhurbaşkanı; 2017’den bu yana da “devlet başkanlığını” yürüten Recep Tayyip Erdoğan’dır. MTTB’den MSP gençlik kollarına, RP Beyoğlu ilçe başkanlığından RP İstanbul il başkanlığına, 1994’te İstanbul büyükşehir belediye başkanlığından AKP’nin genel başkanlığına, başbakanlığa ve nihayet cumhurbaşkanlığına kadar adım adım giden uzun bir hikayedir.

Diğeri ise Bülent Ecevit’tir. 1957’de milletvekili olarak başladığı siyasi hayatına, 1961’de 27 Mayıs sonrası kurulan İnönü hükümetlerinde çalışma bakanı olarak devam edecektir. Bu dönemde yıldızlaşacak ve 1965’den itibaren Ortanın Solu’nu imar etmeye girişecektir. 1966’da ise kıyasıya bir mücadele ile CHP’nin genel sekreteri olacaktır. 1971 muhtırasına karşı net tutumu, onun 1972 kurultayında İnönü’ye meydan okuması için son barajı da yıkacaktır. Böylece hem CHP genel başkanı olacak hem de dağlara taşlara Karaoğlan yazdırmadan önce, CHP tüzüğüne, onun demokratik sol bir parti olduğunu kazıyacaktır. 1973 seçimlerinde CHP’yi -gerçek anlamda ilk kez- birinci parti yapması, Kıbrıs harekatı ve Karaoğlan yılları… Elbette, 1980 sonrasında bu kez de kapatılan ve son genel başkanı olduğu CHP “çevrelerine” bayrak açmasını ve 1985’te DSP’yi kurup 1999’da iktidara gelmesini ikincil ama benzeri bir başarı hikayesi olarak not edebiliriz. 1999-2002 arasında eski Türkiye’nin son başbakanı olarak fiilen tamamlayacağı son dönemi ise hayli tartışmalıdır.

Bu konuyu açmak adına, ilgililerinin tamamını izleyebileceği Birand’ın Karaoğlan belgeselinden aldığım ve kısmen Cumhuriyet gazetesi arşivinden teyit etmeye çalıştığım notlardan, birkaç alıntı yapmak isterim. Birincisi, meşhur 1972 kurultayından evvel, arka planda yeni CHP’nin ne’liğine karar verilecek listelerin yarıştığı parti meclisi kurultayında “ya ben, ya Bülent” diyen İnönü’nün son meydan okumasıdır. Bu meydan okuma, akim kalacak ve delegeler 88 yaşındaki İhtiyar Paşa’nın listesi yerine “Bülent” diyerek büyük değişimi onaylayacaklardır. Bunun üzerine aynı gün genel başkanlıktan istifa eden İnönü, 14 Mayıs’taki genel başkan seçimine de katılmamıştır. Ne olursa olsun Atatürk’ten devraldığı koltuğu bırakmak, belki de 1950’deki devr-i hükümetten zordu İnönü için. Vesikalara göz attığımızda da aksini düşünemiyoruz çünkü gerek kurultay öncesi gerekse de kurultay sırasında aldığı sert tavır, koltuğunu durduk yere “yeniyetme” Ecevit’e bırakmak istemediğini fazlasıyla göstermektedir.[2] Ancak 22 yıl önce, iktidarı DP’ye devrederken gösterdiği olgunluğu her şeye rağmen muhafaza ettiğini ve bu olgunluk seviyesinin bugün dahi örnek gösterilebilecek değerde olduğunu teslim etmek gerekiyor.

İkinci alıntıyı, Ecevit’in genel başkan seçildikten sonra basına verdiği beyanattan vermek istiyorum. “CHP’nin genel başkanlığına seçilmekle ben, İnönü’nün yerini almış saymıyorum kendimi. İnönü’nün Türkiye Cumhuriyeti’ndeki ve CHP’deki tarihinden gelen yeri değişmezdir, erişilmezdir” demiştir Ecevit. Mevhibe Hanım’la birlikte dinlenmek üzere gittiği Yalova Termal’de, gazetede okur bu haberi. Eşinin Ecevit’e yönelik, “nankör” dediği, İnönü’nün de “Tıpkı Menderes’e benziyor. Duygusallık ve hırs bir araya gelince insanı felakete sürükler. Allah memleketi korusun” diye tamamladığı rivayettir. Muhtemelen o dönem İnönü taraftarı olan parti yöneticisi ve delegeleri de benzer bir hissiyatla konuya yaklaşmaktaydılar.

Bu örnekleri İnönü ile Kılıçdaroğlu; Ecevit ile Özgür Özel arasında kurulduğuna kani olduğum benzerlikler için veriyorum. Eğer genel başkan seçilmek üzere yapılan kurultaya gelmeyen İnönü ile ikinci tur sonucunu beklemeden kurultay salonundan ayrılan Kılıçdaroğlu arasına bir teğel atılacaksa ortaya çıkan “danışman” videosunu da hatırlatarak buna büyük bir şerh koyuyorum. Bu yazının konusu olmayan ancak Ecevit ve Özgür Özel’in arasında acele bir rabıta kurmak isteyenler olacaksa da şunu belirteyim. Ecevit, taşıyıcısı olduğu uzun değişimi, partinin kimliğini, ideolojisini, Kâlû Belâ’dan beri partiyi temsil eden genel başkanını, 1965’den itibaren adım adım değiştirme yolundadır. Bu yolda da genel sekreterlikten istifa etmek dahil risk almış; duruşundan taviz vermeden köklü bir değişimi hayata geçirmiştir. Belirttiğim üzere en önemli itiraz noktası olan 12 Mart 1971’e karşı açık muhalefeti ile aslında “ya ben, ya Paşa” diyen ilk Ecevit olmuştur.

38. kurultayda ise daha farklı bir hikaye var. Mevcuttaki değişim iddiasında, genel başkanın kim olduğu dışında, içerik çok belirsizdir. Bu yolda girilecek ilk imtihanın sonucu, 1 Nisan sabahında ilan edilecektir. Ancak eski genel başkan değişikliklerinden en büyük farkın, bugün karşımıza iki ana aktör koymasında yattığını düşünüyorum. Buradan da sözü “Tıpkı Menderes’e benziyor” bahsine getirmek istiyorum. Hakeza Ecevit olayı ile bir bağ kurulacaksa şimdilik bunu tercih ediyorum. 38. kurultayın divan başkanı, neticesinin de görünen ve arka plandaki büyük katalizörü olan Ekrem İmamoğlu’ndan bahsediyorum. Yine hatırlanmalıdır ki cumhurbaşkanı adaylığı ihtimali ortaya çıktığında, İmamoğlu, “gelirse gitmez, sağcı, ANAP’lı” gibi türlü yakıştırma ve ithamlara maruz kalıyordu. Ayrıca ona, bu yaftaları yapıştırma işinin imalat sürecini birtakım “muhalif” kesimler üstleniyordu. Onların eksik kaldığı yerlerde ise bazı CHP’liler gönüllü olarak ikmal sağlıyor ve süreç kemale eriyordu. Dolayısıyla başlığını koyduğum yazının asıl kısmı burada başlıyor. Bakalım bu hançer, ne menem bir hançermiş? Bunun için de Kılıçdaroğlu’nun kurultayda tam olarak ne dediğine tekrar bakalım.

“İş, cumhurbaşkanlığı adaylığının seçimine gelince hepinizin malumu olan masadan kalkmalar ve masaya yeniden dönmeler geldi. Fazla ayrıntılara girmek istemiyorum. Ancak sırtımdaki hançerlerle seçime girmek zorunda kaldım. (…) Yolu doğru olanın yükü ağır olur. Yükümüz ağırdı. Üstelik hançerlerle beraber yükümüz ağırdı. Ama beni asıl üzen sırtımdaki yük değildi arkadaşlar. Sırtımdaki hançerlerdi” dedi. Beni seçmezseniz, Brütüs’leri seçersiniz demenin başka bir yoluydu bu. Belli ki İnönü’nün “ya ben ya Bülent” sözleri anımsanmış ancak ürkeklik ve ihtiras, kifayetsizlikle birleştiği için mesele iç ve dış mihraklara bağlanmıştı. Bir taşla iki kuş vurulacakken taş bizzat onu atanın başına isabet etmişti.

Konuşmada bahsi geçen hançerlerin, Kılıçdaroğlu’nun sırtından ziyade aslında CHP’ye saplanmış iki hançer olduğunu düşünüyorum. Buradan hareketle de CHP’ye saplanmış birinci hançeri, 14 Mayıs 2023 Seçimleri’ne giderken Kılıçdaroğlu’nun adaylık sürecinin yönetimine yani zamana oynayarak dayatma siyasetine bakarak bulabileceğimiz kanaatindeyim. 2019’daki yerel seçimlerden 2023’e kadar 4 yıl boyunca, karşısına çıkılacak olan rakip Erdoğan’ın temsil ettiği şeylerin ne olduğu veya ne olmadığı belliydi. Ayrıca AKP içerisindeki hoşnutsuzluklar, gruplaşmalar ve Erdoğan’ın tabiriyle “metal yorgunluğu” ile girilen, büyükşehirlerin kaybıyla sonuçlanan yerel seçim süreci sonunda, muhalefet yanlış yapmamayı becererek önemli bir ivme yakalamıştı. Bu süreçte muhalefetin doğru yaptığı en önemli şey, İstanbul ve Ankara’yı merkeze koyarak tabandaki organik seçmen birlikteliğini doğru adaylarla bir arada tutmak olarak özetlenebilir. Bu durum, 2014 Seçimleri’nden beri özellikle Ankara ve batısındaki şehirlerde gözle görülür bir şekilde vücut bulan, (hem partisine hem de iktidara) muhalif milliyetçilerle CHP’nin geleneksel tabanı arasında, bir ölçüde kendiliğinden gelişen ortak bir seçmen yöneliminin de sonucuydu.

İYİ Parti’nin kuruluşundan sonra ise bahsi geçen oydaşma, millet ittifakı olarak resmiyet kazandı. Böylece 2002’den beri ilk defa % 40’lara varan bir muhalif oy havzası konsolide edilmiş; muhalefetinse parçalı ve dağınık görüntüsünden istişare ile kurtulabileceği gerçeği ilk kez tecrübe edilmişti. Diğer yandan CHP açısından, bir de batıda yaşayan Kürt seçmenler ile olan bir ilişkilenme biçimi vardı. Bu mesele de partiden ziyade seçmen bazlı flu bir ittifak olanağı olarak yine aday merkezli bir kampanya ve mikro ölçekte ele alınan ekonomi odaklı seçim stratejisine uygun şekilde, işler “dallanıp budaklandırılmadan” kotarılabilmişti. Türkiye’deki kamusal ve siyasi ortamın gerçekleri düşünüldüğünde, iktidarın beka anlatısı teğet geçilerek, doğru bir strateji uygulanmıştı.

2023 Seçimleri’nde karşısına çıkılacak olan iktidardaki rakip ise farklı bir ittifak siyaseti içindeydi. Erdoğan, 2019’daki İstanbul vekalet savaşında ilk kez mağlup olmuştu. Ekonomi ve dış politika alanlarına ek, parti içinde ve dışında birtakım sorunlar yaşamaktaydı. Ancak komutanı kendi olduğu geniş cepheli doğrudan bir savaşta durumu değiştirme kudretine sahipti. Envanterinde artık kendi yetiştirdiği kuşaklar olan, uzun zamandır işleyen yaygın ve etkili kliental ağlara sahip, birey-toplum-devlet arasındaki ilişkileri sadece siyasal veya ekonomik düzlemde değil vakıf, dernek ve Türkiye’nin kadim bir gerçeği olarak dinî cemaatlerle de yani manevi olarak da tahkim edebilen bir yayılım alanı vardı. Dahası, 2017 itibarıyla, çoktan sona erdirilmiş olan çözüm sürecinin demokratik söylem yükünden de kurtulunmuş; darbe girişimi alt edildikten sonra ise bürokrasinin her kademesinde MHP’nin de desteğiyle hakimiyet kurulmuş ve “tam iktidar” dönemine geçilmişti. Oy havzasında, lideri var oldukça ona destek verecek, CHP’nin sahip olduğu çekirdek seçmenden çok daha kalabalık bir kitle, geniş bir taban varlığı söz konusuydu. Elbette bu hususlara, AKP-MHP ittifakının birleştirdiği ve medyadaki hegemonyasıyla da tahkim edebildiği yerli ve millî olarak özetleyebileceğimiz, kimlik tanımlarıyla kuşatılmış toplumsal değerler sistemi dahildir. Şüphesiz bu liste derinlemesine bir okumayla daha da uzatılabilir.

2019, bir başka gelişmenin de yılıydı. Yerel seçimlerden sonra, AKP’nin “prime” döneminde başbakanlık ve dışişleri bakanlığı yapmış, ekonomiyi yönetmiş ancak uzun zamandır topun ağzındaki iki önemli siyasetçi, Davutoğlu ve Babacan, partilerinden -geç de olsa- istifa ederek Erdoğan’a bayrak açtılar. Bu, Erdoğan iktidarında ilk defa bu düzeyde gerçekleşen bir gelişmeydi. Bu iki isim, birleşme çağrılarına inat, iki ayrı siyasi parti kurdular. İkisinin de beklentisi, hatta kamuoyuna kendilerini pazarlatma biçimleri, iktidar partisinden seçim atmosferi başlamadan önemli miktarda vekil kopartarak kaleyi içten fethedebilecek bir potansiyelde olduklarıydı.

Bu ortamda, muhalefet içinde ikili ve üçlü görüşmeler başladı. 2018’deki modelden kalan Saadet, DP ve DEVA ile Gelecek Partilerini de içine alacak şekilde genişletildi ve 6’lı Masa kuruldu. Yerel seçimlerde Ankara ve İstanbul’da kazanılan seçim zaferlerinin benzerini elde etmek için AKP’den kopan iki partinin de katılımıyla daha geniş tabanlı hale getirebilecek bir strateji benimsendi. En azından kağıt üzerinde bu yeni ittifak biçimini böyle okuyabiliriz. Ancak kazın ayağı hiç de öyle değildi. Seçimden sonraki süreçle de yeterince anlaşıldığını varsayabileceğimiz nokta, 6’lı Masa’nın onun en büyük partisi CHP tarafından, Kılıçdaroğlu’nu aday yaptırma derneği ajandasıyla cisimleştirildiğiydi. Bay Kemal’in kendisinin bile bu teatral sürecin sonunda seçim zaferini tereyağından kıl çeker gibi kazanabileceğine, bir günde iman ettiğini düşünmek kolaycılık olacaktır. Ancak bir yalanı ne kadar tekrarlarsanız, o yalanın bir parçası hatta bizzat kendisi haline dönüşmeniz işten bile değildir. Tabii, öncelikle genel başkanlarını bu kumara ikna eden parti içi veya etrafındaki çevrelerin kafasından geçenlerin muhasebesine dönmemiz gerekiyor.

Akıl yürütme şuradan başlamıştı: Elbette normal şartlarda ana muhalefet partisinin genel başkanı, Türkiye’deki siyasi kültür doğrultusunda aday olma hakkına sahipti. Yani siyasal açıdan meşru olan bu eylemin kendisinde zaten kategorik açıdan sorun yoktu. En kötü olabilirdi ki? Elde çevrelenmiş bir genel başkan olduğuna göre hem partiye hem de devlet imkanlarına aynı anda sahip olmak adına elbette seçimin kazanılması muhteşem olacaktı. Altılı Masa kumpanyasının patronu onlardı. Küçük partiler zaten kurban pazarlığının gönüllü tarafıydı. Ortadaki tek problem İYİ Parti ise artık fiilen izole edilmişti. Bu önemsenmiyordu çünkü ortada iktidardan uzaklaşmış, dahası Erdoğan’a oy vermeyeceğini söyleyen yarıdan fazla seçmen mevcuttu. İYİ Parti içindeki muhalif milliyetçi seçmen de bu büyük kümeye doğal olarak dahildi.

Eğer Akşener’in İyi partisi ona teoride tevdi edilmiş sınırlı vazifesini yapar ve Erdoğan karşıtlığı üzerinden seçmenlerine oy verdirebilirse bu iş bitecekti. Partisini % 10’un pek üzerine çıkarmasına da gerek yoktu. O halde az bir çabayla seçim kazanılabilirdi ve dolayısıyla adaylık payesi de öyle herkese verilemezdi. Kılıçdaroğlu, hem yaşını başını almıştı hem de zaten etki alanlarının içinde (Stockholm sendromundan) halliceydi. Öyle ise bu ekibin doktrini şu olacaktı: “Kılıçdaroğlu kazanırsa parti ‘bize’ kalır; Kılıçdaroğlu kaybederse parti yine ‘bize’ kalır. Çünkü asıl olan parti sahipliği için alınacak risktir ve Türkiye’yi yönetmek için alınacak riskten daha önemlidir”.

Bu sanıyorum alternatif bir 1919 senaryosunda, yanındaki arkadaşlarının veya danışmanlarının Mustafa Kemal’e “aman Paşa’m, ne olursa olsun, payitaht var, saltanat ve makam-ı hilafet var. Beyhude bir maceraya atılıp bunlardan vazgeçmek olmaz. Siz ordu müfettişliği görevini sarayda yükselmek, sultanın gözüne girmek için kullanın. Nasılsa İngiliz’i Fransız’ı yarın çeker gider, meydan size kalır” tavsiyesine denk düşmektedir. İlerleyen safhalarda, İstanbul ve Ankara büyükşehir belediye başkanlarına benzer bir lobi yapılacak, birtakım siyasi sopalar da aba altından gösterilecek ve tüm diğer potansiyel adaylar kafakola alınacaktır. Gazi Paşa’mızın cesareti ve ferasetine bir kere daha şükredip devam edelim.

Artık, CHP içinde edinilmiş veya parti aracılığıyla elde edilmiş sınırlı da olsa garanti gelir ve makamların her şeyin üstünde tutulması hastalığının ileri düzey sanrılarının başladığı bir aşamayı tespit edebiliyoruz. Bu sanrı yayılacak ve bir süre sonra da parti yönetimi içerisinde fısıldanan “acaba başka aday mı bulsak?” endişelerini, nadiren de olsa çıkan cılız itirazları bastıracaktır. Sonuç, kurmayların, gazetecilerin ve danışmanların, alenen iktidarla paslaşarak muhalefet medyasında nara atar hale geldiği, “ya Kılıçdaroğlu ya hiç” minvalinden tehditkar manifestolara dönüşecek bir piar kampanyasını doğuracaktı. Bu kimseler, CHP içerisindeki gölge iktidarlarına halel gelmemesi adına, tüm örgütü kabile seviyesindeki bir toplumsal ilişki biçimine de raptedenlerdir. Yani kapana aldıkları CHP’yi gerçekten dışarıya açmaları söz konusu bile olamazdı. Ayrıca iktidardan uzakta geçen bunca yıldan sonra da devleti, hele de mevcut haliyle yönetmek bu ekipler için çok zahmetli görünüyordu. İktidar olmak elbette çok iyi ama son kertede eldeki kuş, daldaki kuştan daha iyiydi.

İşte bu mantalite, CHP’nin sırtına saplanmış, “Küçük olsun ama bizim olsun” olsun hançeridir. Onu hayati yanlışlara itendir, zehirleyendir ve yabancılaştırandır. Yenilgi yenilgi büyüyen küçük hesapları, 85 milyonun kazanabileceği kutlu bir zafere tercih ettiren şey, kısaca budur.


*Bir sonraki yazıda, CHP’nin sırtındaki ikinci hançere geleceğiz.


[1] Ancak ilk elde yazılması gerekenlerin, Özgür Özel’in genel başkanlığında (değişime adına) neler olup bitebileceğine, anahtar listelere dayalı bir kurultay değerlendirmesine ya da 13 yıllık Kılıçdaroğlu döneminin kısa bir envanterinin çıkartılmasına varacak içeriklerden farklılaştığını anladım. Dolayısıyla yazıyı bir dizi olarak bölümlendirmeye karar verdim.

[2] İnönü(cüler), Ankara il kongresinde Ecevit’in kazanması halinde Ankara’nın başkent olmaktan çıkartılacağı uyarısında dahi bulunmuştur.


*Yazılar, yazarlarının sorumluluğundadır, Fikirtepe‘nin kurumsal politikasını yansıtmayabilir.

Visited 449 times, 1 visit(s) today

Close