10:59 am Murat Beyazyüz, Psikoloji, Siyaset

Duygulanımsal Zeka ve Seçmen Tercihleri

Seçim dönemlerinde siyasi partiler ve adaylar, seçmenin oy verme davranışını kendi lehlerinde şekillendirmek için çeşitli propaganda stratejileri belirler ve uygularlar. Bu stratejilerin ana amaçlarından biri daha önce alınan oyları korumaksa diğeri de yeni oylar kazanmaktır. Propaganda sürecindeki vaatler, söylemler ve polemikler bir yandan partiyi daha önce destekleyenlerin parti bağlılıklarını güçlendirerek aynı desteği sürdürmelerini hedeflerken diğer yandan daha önce başka bir partiyi destekleyenlerin veya şimdi başka partiye oy verme niyetinde olanların fikrinin değiştirilmesi amacını güder.  

Siyasi parti ve adaylar strateji belirlerken genellikle “seçmen ne düşünür” sorusundan yola çıkarak taktik belirleme yoluna gitseler de farkında olarak veya olmayarak “seçmen ne hisseder” sorusunu da hesaba katarlar. “Seçmen ne hisseder” sorusu esasında “seçmen ne düşünür” sorusundan daha önemlidir. Neden böyle olduğunu açıklamaya çalışalım.

Gerek siyaset biliminde gerek siyaset psikolojisinde uzun zaman boyunca ihmal edilmiş olan duyguların önemi 80’li yıllarda daha çok anlaşılmaya başlanmış ve bu konudaki araştırmaların sayısı da bir hayli artmıştır. Bu araştırmaların sonuçları “duygulanımsal zeka kuramı” adı verilen bir kuramın şekillenmesini sağlamıştır. Duygulanımsal zeka (affective intelligence), “duygusal zeka (emotional intelligence)” kavramıyla karıştırılmamalıdır. Duygusal zeka, bir insanın kendi duygularını ve başkalarının duygularını tanıma, anlama ve yönlendirme becerisini ifade ederken duygulanımsal zeka, kişinin belli duygulanım durumlarında düşüncesinin nasıl şekillendiğini incelemeye yarayan bir kavramdır.

Duygulanımsal zeka kuramına göre bir durum, olay veya kişi karşısında birtakım duygulara kapılmak o durum, olay veya kişi hakkındaki bilinçli düşünme sürecimizin niteliğini belirler. Bunun siyasi alana yansımasını birazdan ele almaya çalışacağız.

Siyasette duygular ve kamusal ruh hali

Yakın zamanlara kadar duygular, rasyonel düşünmeyi engelleyen, belirsiz, ölçülemeyen, dürtüsel biçimde ortaya çıkan ve genellikle istenmeyen sonuçların doğmasına neden olan zihin bileşenleri olarak görülmüşlerdir. Bu bakışa göre duygular siyasi karar verme süreçlerinde geri planda tutulmalıdır çünkü duygular siyasi karar verme süreçlerine çok güçlü biçimde dahil olursa demokratik süreçleri olumsuz etkileyebilir. Zaman içinde yapılan inceleme ve araştırmalar bu bakışın doğru olmadığını göstermiştir. Rasyonel düşüncenin aslında duygulardan bağımsız olmadığı, duyguların esasında düşüncelerin geliştiği bir toprak vazifesi gördüğü saptanmıştır. Örneğin anksiyetenin, korkunun veya coşkunun kişilerin düşüncelerini şekillendirmede belirleyici bir rol oynadığı görülmüştür. 1990’ların sonu ve 2000’lerin başında yapılan çok sayıda araştırma seçmen davranışının, duyguların oluşturduğu zemininde yeşeren ve gelişen düşünceler sonucunda belirdiğini göstermiştir. Bu bilgiler “duygulanımsal zeka” adı altında kavramsallaştırıldıktan sonra seçmenin ne düşünmesi gerektiği kadar ve hatta daha fazla seçmenin ne hissetmesi gerektiğine yönelik stratejiler de siyasette ortaya çıkmaya başlamıştır.  

Bu paradigma değişimi süresinde dikkat çeken ve üzerinde durulan bir kavram da “kamusal ruh hali” olmuştur. Kamusal ruh hali kavramını kısaca şöyle açıklayabiliriz: Bireyler kendi özel yaşam olaylarının ürettiği duyguların yanında toplumsal seviyede işleyen, dış koşulların etkisi altında şekillenen olumlu ya da olumsuz bir duygu durumu içinde bulunabilirler. Bu duygu durumunu oluşturan temel olaylar çoktan unutulmuş olsa bile duygu durumu devam edebilir. Böyle bir durumda seçmenler karmaşık siyasi meseleler hakkında uzun uzadıya düşünmek yerine içinde bulundukları kamusal ruh halinin etkisiyle birtakım kararlar verebilirler.

Uzun süredir hüküm süren kamusal ruh hali, insanın zihninde belli siyasi figürlerle ilgili hazır etiketlerin oluşmasına neden olur. Mesela bir belediye başkan adayı bölge halkı tarafından sevilen, sayılan biri olsa bile adayı olduğu parti ile ilgili olumsuz bir duygu durumu söz konusuysa o adaya da kolaylıkla olumsuz bir etiket yapıştırılabilir. Bazen de bu durum yeni adaylar söz konusu olduğunda yaşanır. Kişiler tanımadıkları bir aday hakkında rasyonel bir kanaate varmadan evvel kamusal ruh hali doğrultusunda o adayın partisinden yola çıkarak adaya olumsuz etiket yapıştırma eğilimi gösterebilirler.

Bu etiketleme süreçlerini ve duyguların besi ortamında şekillenen düşünceleri daha iyi anlamak için duygulanımsal zeka kuramına biraz daha yakından bakmakta fayda vardır.

Duygulanımsal zeka

Duygulanımsal zeka kuramı, insanın karar verme süreçlerine dair nörobilim alanında yapılan araştırmalardan elde edilen veriler kullanılarak geliştirilmiştir. Bu kurama göre insan zihni birbirinden ayrı iki farklı karar verme stratejisine sahiptir.  Bunlardan biri “eğilim (temayül) sistemi”, diğeri de “gözetleme (murakabe) sistemi” olarak adlandırılır.

Eğilim sistemi, bilinen, tanıdık durumlarda karar vermek için kullanılır. Böyle durumlarda insan zihni alışkanlıklarını ve önceden öğrenilmiş çözüm yollarını kullanarak enerji ve zamandan tasarruf eder. Eğilim sisteminin siyasi karar sürecindeki örneği, kişinin kendisini bağlı hissettiği, eskiden beri oy verdiği partiye oy vermesi veya aile, sosyal çevre gibi grupların desteklediği partiyi, herhangi bir irdelemeye tabi tutmaksızın desteklemesidir. Özellikle ülkenin sükunet halinde olduğu, belirgin tehditlerin veya tehdit algılarının olmadığı, ekonomik açıdan kriz durumlarının yaşanmadığı zamanlarda seçmenler parti tercihi yaparken uzun uzadıya düşünmez ve partilerle, politikalarla veya şahıslarla ilgili bilgi arayışına da girişmezler. 

Ülkede belirsizliğin hakim olduğu, tehditlerin veya tehdit algılarının göze çarptığı veya ekonomik olarak darboğazın yaşandığı durumlarda ise diğer sistem yani gözetleme sistemi devreye girer. Bu sistemin çalışmasıyla birlikte zihin alışılmadık durumun ayrıntılarına odaklanmaya, daha fazla sorgulamaya ve bilgi edinmeye çalışır. Alışkanlıklara sırtını yaslama tutumu azalır ve hata yapma kaygısı artar. Bu da daha aktif bir karar verme sürecini yani muhakemenin, irdelemenin, sorgulamanın, kar-zarar hesaplarının yapıldığı bilinçli bir süreci başlatır. Gözetim sistemi toplumun önemli bir kısmında aktif hale gelince seçmen kitlesi zihinsel olarak daha uyanık, kolay ikna olmayan, kendisine sunulan vaatler karşısında daha çok kanıt ve açıklama isteyen bir hale gelir.

Duygulanımsal zeka kuramına göre zihinde birtakım duyguların uyanma hızı bilinçli bir muhakeme sürecinin başlamasından önce gelir. Özellikle bazı semboller, bazı insanlar, bazı topluluklar ve bazı olaylar zihinde bir düşünce sürecini başlatmadan önce bir duygunun açığa çıkmasına neden olur. Bu önemli bir iddiadır çünkü uzun zamandır psikolojide hakim olan bilişsel psikolojik yaklaşım duyguların kişinin düşünceleri sonucunda belirdiğini iddia etme eğilimindedir. Duygulanımsal zeka kuramı ise nörobilimsel araştırmalardan elde edilen sonuçlara dayanarak duyguların çok daha hızlı biçimde ortaya çıktıklarını ve düşüncenin sonucu olmadıklarını, daha da ötesi, düşüncenin şekillenmesinde belirleyici bir rol oynadıklarını iddia etmektedir.

Duygulanımsal zeka kuramı duyguları boyutsal olarak ele alır. Ayrı ayrı isimlendirilen ve tanımlanan pek çok duygu aslında birkaç duygu boyutunun alt tipleri olarak görülür. Mesela huzursuzluk, korku, dehşet, endişe birbirinden ayrı duygular değil, “anksiyete” yani “kaygı” dediğimiz duygunun farklı dereceleridir. Buna göre “panik” anksiyete boyutunun en şiddetli haliyken hafif hoşnutsuzluk durumu bu boyutun en düşük derecesine karşılık gelir. Bu boyutsal yaklaşıma göre duygular üç ana boyut altında sınıflandırılır.

  1. Coşku: Davranışlar herhangi bir anlamda başarıya ulaştığında beyinde aktive olan ödül sisteminin ürettiği haz olarak tanımlanabilir.
  2. Anksiyete (kaygı): Alışılmamış veya yeni durumlar tarafından tetiklenen bir duygudur.
  3. Tiksinme: Alışıldık normlara uymayan veya bunları ihlal eden durumlar tarafından uyandırılan bir duygudur.

Bu boyutsal tanımlamaya göre birden fazla duygu eş zamanlı olarak uyanabilir. Bir uyaran karşısında bir duygu boyutunda şiddetli bir tepki oluşurken başka bir duygu boyutunda daha hafif bir tepki oluşabilir ve insanın nihai duygulanımı bu üç boyutta uyanan duyguların bir alaşımıdır. Mesela yeni bir partinin estirdiği rüzgarla bir grup seçmen kendi düşüncelerinin temsil edilecek olmasının yarattığı bir coşkuyla birlikte yeni partinin başarılı olup olamayacağına dair bir miktar kaygı hissedebilir.  

Duygulanımsal zeka kuramına göre eğilim sistemi daha çok coşku ve tiksinme duyguları tarafından yönlendirilirken gözetleme sistemi daha çok anksiyete ile tetiklenir ve çalışmaya başlar. Siyaset alanı düşünüldüğünde ülkede ekonomik sıkıntılar varsa, tehditler veya tehdit algısı söz konusuysa, birtakım afetler veya benzeri durumlar yaşandıysa veya bilinmeyen, tanınmayan adaylar meydana çıktıysa anksiyetenin uyanması ve gözetleme sisteminin çalışmaya başlaması beklenir. Böyle durumlarda seçmenler karar verirken daha fazla düşünürler, adayları ve vaatleri daha çok irdeler ve daha çok inandırıcılık talep ederler. Muhakemenin daha aktif olduğu bu süreçte seçmen rahatlıkla alışkanlıklarına yaslanmayı bırakır.

Duygulanımsal zeka ve seçmen tutumu

Yapılan araştırmalar özellikle yeni bir aday söz konusu olduğunda ve bu adayla ilgili kaygılar uyandığında seçmenlerin parti bağlılıklarını gevşetebileceğini ve başka bir partinin adayına oy verebileceğini göstermiştir. Sonraları bu saptamaya karşı bazı itirazlar da dile getirilmiştir. Bu itirazlar özellikle yeni adaylar karşısındaki seçmen tutumu konusundadır. Bazı durumlarda parti bağlılığı yüksek olan seçmenler yeni adayı, partiye duydukları sempatinin oluşturduğu zeminde peşinen olumlu değerlendirmeye hazırdırlar. Bu hazır bulunuş nedeniyle aday hakkında olumsuz duygular hiç uyanmaz. Ama yeni adayın az çok tanındığı ve daha önceden olumsuz duygular uyandırdığı durumlarda partinin bu adayı sahaya sürmesine karşı partiye bağlı olan seçmende bir tepki uyanması da beklenebilir. Bu durumda nihai davranışı belirleyen duygu anksiyete değil de tiksinme boyutunda yer alan bir duygu olur.

Konuyla ilgili tartışmaların bize verdiği işlevsel bilgi şudur: Seçmenin karar verme sürecinde eğilim sisteminden gözetleme sistemine geçmesi için ille de anksiyete şart değildir ve belki de her boyutta ortaya çıkabilecek bir duygu, şiddetiyle ilişkili olarak rasyonel düşünme sürecine geçişe katkıda bulunabilir. Bu ilişki her zaman doğru orantılı bir ilişki değildir. Şöyle ki, belli bir düzeye kadar anksiyete gözetleme sistemini aktive ederken belli seviyeyi aşan bir anksiyete tekrar eğilim sistemini güçlendirebilir.

Bu tartışmalardan sonra duygulanımsal zeka teorisi hakkında alan araştırmaları artmış ve kuram zenginleşmiştir. Araştırmalara tek tek değinmek yerine, kuramı zenginleştiren bazı sonuçları zikretmek yeterli olacaktır.

  • Somut bir tehdit durumunda artan anksiyete seçmenlerin haberleri izleme oranını ve tehditle ilgili bilgi arayışını arttırmaktadır. Özellikle yüksek tehdit durumlarında anksiyete siyasi bilgi arayışını arttırırken tiksinme kategorisinin güçlü bir duygusu olarak kabul edebileceğimiz öfkenin bilgi arayışını azalttığı gösterilmiştir. Belli bir hedefe yönelik yoğun öfke, olay veya durumla ilgili inceleme yapma davranışını azaltmaktadır. Keza coşku boyutundaki güçlü duygular da bilgi arama davranışını azaltmaktadır ve kişinin alternatif bilgilere kapalı hale gelmesine neden olmaktadır.

Bu noktada özellikle dikkat edilmesi gereken husus da şudur: Bir duygu boyutunda, belli bir duygunun artması seçmenin belli bir yönde davranmasını kolaylaştırırken aynı duygunun çok daha fazla artması seçmenin davranışında beklenen etkiyi yapmayabilir. Bu durum bize bir duygu boyutundaki artışın davranıştaki değişimle doğru orantılı olmadığını göstermektedir. Özellikle kaygının belli bir noktaya kadar artması seçmeni konuyla ilgi daha fazla bilgi arayışına, alternatif bilgileri değerlendirmeye iterken aynı boyuttaki duygunun çok şiddetli hale gelmesi bilgi arayışını ve alternatif düşünceleri irdeleme davranışını azaltmaktadır.

  • Çok güçlü bir tehdidin veya savaş gibi ölüm kalımla yakından ilişkili bir durumun söz konusu olması veya bunlar varmış gibi bir algı oluşturulması seçmenin otoriter bir yönetimi destekleme tutumunu güçlendirebilir. Zira zaten var olan tehdit bir belirsizlik kaynağıdır, böyle bir durumda yönetimin değişmesinin yaratacağı ikinci bir belirsizlik seçmenin daha fazla tedirginlik duymasına neden olabilir. Böyle olunca seçmen, tehdit algısını pompalayan siyasi örgütün söylemlerini rasyonel biçimde değerlendirmekten uzaklaşır.

Bu bilgileri hesaba kattığımızda seçime giren parti ve adayların propaganda taktiklerini ve stratejilerini belirlerken seçmene ne düşündürmek istediklerinden önce seçmene ne hissettirmek istediklerini planlamalarının daha yerinde olacağı söylenebilir. Bu bağlamda seçime girecek tarafların ne gibi yollar izleyerek başarıya ulaşabileceklerine dair tahminlerde bulunabiliriz:

  1. Zaten iktidarda olan aday veya parti: Otoriter bir siyasi tutumu benimsemiş olan siyasi oluşumlar, seçime girerken kitlelerin duygu boyutlarında şu tip şekillendirmeler yapmayı tercih ederler: Anksiyete boyutunda kaygıyı belirginleştirir ve bu kaygıyı bir değişimle yakından ilişkilendirirler. “Biz gidersek sonrası tufan olur, her şey mahvolur” minvalinde söylemler böyle bir kaygının artmasını destekler. Diğer yandan halihazırdaki durumdan memnun olmayan seçmende coşku boyutunda yer alan umut duygusunu da uyandırmak gerekir. Bu sayede kötü giden işlerin yine mevcut yönetimle düzeleceği inancı pekişir. Tiksinme boyutunda ise rakiplere yönelik olumsuz hislerin şişirilmesi gerekir. Bu sayede iktidarda bulunanlar alternatifsizmiş gibi bir düşünce seçmen zihninde uyanacaktır.
  2. İktidara talip olan yeni aday veya partiler: Tiksinme boyutunda kendileriyle ilgili kaçınma, uzak durma davranışlarını önlemek için seçmenin gözüne daha sempatik görünmek, seçmende olumlu duygular uyandırmak işe yarayabilir. Aynı duygu boyutunda, iktidarda olan partiye yönelik şiddetli tiksinme, kaçınma duyguları uyandırmaya çalışmak pek işe yaramaz, bunun yerine onların icraatını takdir etmek ve daha iyisinin mümkün olduğunu anlatmaya çalışmak gerekir. Halihazırda memnun olunmayan ekonomik durumla ilgili kaygıyı bir miktar şişirmek işe yararsa da bu kaygıyı azaltmaya yönelik umudu da diri tutmak gerekir. Seçmende kötü gidişatın çözülebileceğine dair umut duygusunun mutlaka diri tutulması gerekir. Bu nedenle en dikkatli biçimde şekillendirilmesi gereken duygu boyutu anksiyete boyutudur. Seçmenin anksiyetesinin çok çok yükseltilmesinin otoriter eğilimleri besleyeceği ama daha optimum seviyelerdeki anksiyetenin seçmende alternatif bilgileri dinleme, irdeleme, araştırma tutumunu arttıracağı hesaba katılmalıdır.

Seçmen ne yapmalı?

Peki, bu duygu uyandırma ve duyguların zemininde düşünceleri şekillendirme propagandaları karşısında seçmen nasıl davranmalıdır? Eğer seçmen kendi zihni üzerinde oynanan bu pokerin farkında olursa çok daha rasyonel seçimler yapabilir. Öncelikle seçmen, zihninde uyanan duyguların, zihnin hızlı tepkileri olduğunu ve sonraki düşüncelerin bu hızlı tepkilerin oluşturduğu zeminde şekillendiğini fark etmelidir. Coşkusunun da kaygısının da tiksinmesinin de sağlam muhakemeler sonucunda ortaya çıkmadığını, tam tersine, muhakemelerinin bu duygular tarafından belirlendiğini fark etmelidir. Zor olsa da seçmen, propaganda söylemlerinden bağımsız kalarak kimi, neden seçeceği üzerinde düşünmeye çalışmalıdır. Partisel bağlılıkların din gibi kutsal bağlılıklar olmadığını, memleketi idare etmeye talip olanların da dinî figürler olmadığını, seçim propagandası denilen sürecin aslında hakikatlerin sergilendiği bir pazar yeri değil, daha ziyade yanılsamaların yaratıldığı bir illüzyon sahnesi olduğunu aklında tutmalıdır.

Seçmen elbette duygularından bağımsız olarak karar veremez, ama duygularının nasıl ortaya çıktığı üzerinde biraz da olsa düşünme kabiliyetine sahiptir. “Hangi durum şu partiye veya şu adaya karşı bende bu duyguyu uyandırdı?” sorusu iyi bir başlangıç olabilir. Duyguların üç boyutu bu bağlamda incelendiğinde genellikle hissedilen duyguların durum, kişi ve zamanla orantısında bir bozukluk olduğu fark edilebilir. Seçmen bu orantısızlığı fark ettiği zaman duygularında değişimi başlatabileceği gibi düşüncelerinin de değişmeye başladığını hissedecektir.

İdeal seçmen davranışı ve ideal seçim süreci duyguların da düşüncelerin de mutedil sınırlar içinde kalabildiği bir atmosferde gerçekleşebilir. Böyle bir atmosferin seçilecek olanların işini zorlaştıracağı kesindir. Bu nedenle bu atmosferi onların sağlamasını beklemek gerçekçi olmayacaktır. O halde seçmen üzerinde etkili olabilen diğer unsurların, mesela entelektüellerin, sanatçıların, gazetecilerin, fikir önderlerinin bu ideal atmosfer için çaba sarf etmeleri gerekir. Yoksa tepkisel oylar, duygusal tercihler gibi kavramlar üzerinde boşuna konuşmaya devam ederiz.

*Yazılar, yazarlarının sorumluluğundadır, Fikirtepe‘nin kurumsal politikasını yansıtmayabilir.

Visited 52 times, 1 visit(s) today

Close