EdebiyatSiyaset

Ahlâkın Çöküşünden Toplumsal Dirilişe: Lev Tolstoy’un Çağrısı

Cahilde eksik olan akıl değildir, o kurnazdır; eksik olan ahlâktır.

          Lev Nikolayeviç Tolstoy

                                                                          “Onu hem bir çar hem de bir köylü sevebilir.

Rosamund Bartlett


XIX. yüzyıl Rusya’sının geniş bozkırlarında doğan bir aristokrat çocuğu, henüz gençlik yıllarında savaş meydanlarının tozunu yutarak gördüğü acıların ve saray salonlarında tanık olduğu ikiyüzlülüğün etkisiyle, insanlığın varoluşunu ve toplumun düzenini sorgulayan bir düşünür haline gelmişti. Yasnaya Polyana’nın sakin bahçelerinde başlayan hayatı, onu yalnızca büyük bir romancı değil, çağının vicdanı ve evrensel bir ahlâk filozofu kılmıştır. Onun için edebiyat, bireysel bir yaratıcılık eyleminden öte toplumun ruhuyla kurulan derin bir diyalogdur. Bu nedenle, yazdığı her cümlede estetik haz kadar, hatta ondan da fazla ahlâki bir sorumluluk barınır. Savaş ve Barış’ta toplumsal kaderin karmaşık ağlarını gözler önüne sererken, Anna Karenina’da bireysel tutkuların yıkıcı gücünü ortaya koyar. Her iki romanda da temel mesele, insanın kendi iç dünyasında ve yaşadığı toplumda anlam arayışıdır. George Steiner’in Tolstoy or Dostoevsky adlı eserindeki ifadesiyle, onun eserleri yalnızca okunmaz, “yaşanır”; çünkü bunlar birer edebi yapıttan daha ziyade “insanlık” mefhumunun ruhsal anatomisidir.

Bu derinlik, yazarın sanat anlayışında da kendisini açıkça gösterir. Sanat Nedir? adlı eserinde sanatın toplumdan kopuk bir ayrıcalık alanına dönüştürülmesini sert bir dille eleştirir. Ona göre gerçek sanat, yalnızca estetik bir haz kaynağı değil, insanları birbirine bağlayan ortak duyguların evrensel bir dili olmalıdır. Bu noktada, Dostoyevski’ye ait olan “güzellik dünyayı kurtaracak” sözündeki idealist yaklaşımı paylaşır gibi görünse de ondan bir adım daha farklı olarak “güzellik” algısını ahlâki bir bağlama yerleştirir. Sanatın görevi Tolstoy’a göre bireyin içsel dünyasındaki hakikati başkalarının kalbine ulaştırmak; böylelikle de toplumsal bir vicdan yaratmaktır. Bu düşünce, modern zamanlarda sanatın özerkliğini savunan estetik kuramlara keskin bir karşıtlık arz etmektedir. Dolayısıyla Tolstoy’un eleştirileri, bugün sanatın büyük ölçüde piyasa dinamiklerine indirgenmiş olduğu bir dünyada hâlâ yankı bulmaya muktedirdir. Türk estetiğinin önde gelen düşünürlerinden Hilmi Ziya Ülken’in sanatın toplumsal bir fonksiyonu olması gerektiğine dair görüşleri Tolstoy’un bu yaklaşımıyla önemli bir paralellik kurar. Ülken, Uyanış Devirlerinde Tercümenin Rolü adlı eserinde, Tolstoy ile aynı çizgide toplumsal dönüşümlerde sanat ve edebiyatın rolüne dikkat çekerken, sanatın yalnızca bireysel bir ifade değil toplumsal bilinç, toplumsal muhayyile inşasının da aracı olduğunu vurgular.

Tolstoy topluma dair söylemlerini ve eleştirilerini yalnızca edebiyat yoluyla değil, düşüncelerini kaleme aldığı eserlerde de açıkça ortaya koyar. “Tanrı’nın Egemenliği İçinizdedir” adlı kitabı, modern devletin şiddet mekanizmalarını ve bireyin vicdanını bastıran otoriter yapıları topyekûn sert bir dille eleştirir. Devleti, bireyin içsel ahlâk duygusunu körelten bir güç olarak gören bu yaklaşım, yalnızca Rusya’daki çarlık rejimine değil, tüm modern siyasi yapılara yöneltilmiş bir eleştiri olarak karşımıza çıkar. Yazar, bireysel vicdanın devletin zorlayıcı mekanizmalarına karşı tek gerçek özgürlük alanı olduğunu savunur. Bu fikirler uluslararası arenada pek çok karşılık bulmuştur fakat burada vereceğim iki örnek oldukça önemlidir. Hindistan Bağımsızlık Hareketi’nin lideri ve kötülüğe karşı aktif olmayı, gerçekliğe olan ısrarı ama tavır tekniği olaraksa şiddetsizliği savunan Satyagraha felsefesinin öncüsü Gandhi üzerinde derin bir etki yaratmış olan Tolstoy’un anlayışı, Gandhi’nin söz konusu şiddetsiz direniş stratejisinin entelektüel temelini oluşturmuştur. Onun şiddet karşıtı öğretilerinin bir diğer karşılık bulduğu örnek ise Amerika’daki sivil haklar hareketinin en önde gelen liderlerinden, Baptist papaz ve aktivist Martin Luther King’dir. Tolstoy’un şiddetsiz direniş ve bireysel vicdan üzerine kurduğu fikirleri Martin Luther King’in özgürlük ve eşitlik mücadelesinin ahlâki omurgasını şekillendiren en güçlü esin kaynaklarından biri haline gelmiştir. Bu bağlamda, onun fikirleri yalnızca edebi bir miras değil, modern insanın politik ve ahlâki krizlerine cevap arayışının da bir kaynağı olarak karşımıza çıkar. Aydınlanmacı filozof Immanuel Kant’ın “kategorik imperatif” olarak formüle ettiği evrensel ahlâk yasasına gönderme yapan Tolstoy, bireyin kendi davranışlarını evrensel bir yasa haline getirecek şekilde düzenlemesi gerektiğini savunur ancak Kant’tan farklı olarak bu ahlâki yükümlülüğün kurumsal değil, tamamen bireysel bir vicdan sorumluluğu olduğunu öne sürer. Bu yaklaşım XX. asrın en etkili entelektüellerinden Jean Paul Sartre’ın öne sürdüğü varoluşçu özgürlük kavramından daha köklü ve kolektif bir düzlemde karşımıza çıkar. Bunu şöyle ifade etmeye çalışayım: Tolstoy’un özgürlük ve ahlâk anlayışı, bireysel vicdanın toplumsal dönüşümle iç içe geçtiği, köklü ve kolektif bir boyuttadır. Ona göre bir insanın içsel arınması, toplumun genel vicdanını da dönüştürecektir. Bu nedenle özgürlük, başkalarının yaşamına dokunma sorumluluğunu da beraberinde getirir. Sartre ise özgürlüğü ve ahlâkı bireyin mutlak ve yalnız sorumluluğu olarak görür. İnsan, her seçiminde kendi özünü yaratır ama bu süreç toplumsal bir ahlâk vizyonuna dayanmaz. Böylece Tolstoy’un yaklaşımı, bireysel dönüşümden toplumsal dirilişe uzanırken Sartre’ınki bireysel bir yüzleşmeyle sınırlı kalır. Sartre’ın Tanrı’nın yokluğunu varsayarak bireyi yalnız bırakır ama bu sayede bireyin özünü gerçekleştirmesi için ilahi bir sınır da koymaz.  

Tolstoy’un, üzerinde durmaya çalıştığım bu düşüncelerinin şekillenmesinde yazarın kişisel yaşamındaki dönüşümün de oldukça tesiri olduğunu ifade etmeliyim. Orta yaşlarında yaşadığı derin inanç krizi ve zihnî kaosun neticesinde kendisinde oluşan intihar düşüncelerini göz önünde bulundurursak yazarın nasıl bir ruhsal ve zihinsel bunalım geçirdiğini daha rahat anlarız. Örneğin tam da bu ruhsal ve zihinsel bulanık döneminde kaleme aldığı İtiraflarım, yalnızca bir bireyin iç hesaplaşması değil, modern insanın anlam arayışının da oldukça trajik bir belgesi olarak karşımıza çıkar. Zira bu bunalım içerisinde “Yaşamım durdu. Yaşamın hiçbir anlamı kalmamıştı. Önümde duran tek gerçeklik, ölümü yok sayamayışımdı.” diyecek raddeye gelmiştir artık. Tolstoy, incecik eseri İtiraflarım‘da yaşamın anlamsızlığını ve ölüm karşısındaki çaresizliği tüm çıplaklığıyla ortaya koyarken diğer taraftan da kilisenin dogmaları ve aristokrat toplumun değerlerini kıyasıya sorgular. İçinde olduğu ruh halini “Benim için yaşam, tek bir şeye indirgenmişti: sonsuz boşluk ve hiçlik” şeklinde izah eden yazarın bu ruhsal ve zihinsel bunalım döneminden çıkışı bireysel bir aydınlanma ve ahlâki sorumluluk bilincine ulaşmasıyla mümkün olmuştur. Çünkü gerçek ahlâkın, yalnızca bireysel kurtuluşu değil, başkalarının da özgürlüğünü ve mutluluğunu gözeten bir eylem biçimi olduğunu idrak etmiştir.

Toplum ve ahlâk arasındaki ikili ilişkinin Tolstoy’un romanlarında somut, müşahhas bir şekilde hayat bulduğunu çok rahat gözlemliyoruz. Örneğin Diriliş’te, bireysel pişmanlık ve toplumsal adalet arayışını aynı potada eriterek, bireysel vicdanın toplumsal yapıları nasıl dönüştürebileceğini gösterir. Romanın kahramanı Nehlyudov’un içsel dönüşümü, bireyin kendi günahlarıyla yüzleşmesiyle başlayan bir ahlâki uyanışın, geniş toplumsal değişimlere ilham verebileceğinin alegorisi gibidir adeta. Bu suretle Tolstoy’un bireysel vicdanı toplumsal yapının kalbine yerleştiren anlayışı aslında bizden bir örnek olan Ziya Gökalp’in toplumsal dayanışma ve bireysel sorumluluk üzerine geliştirdiği fikirleri hatırlatır.  Gökalp’in toplumun bir “organizmalar bütünü” olarak ele alınması gerektiğine dair görüşleri, Tolstoy’un birey-toplum ilişkilerine dair idrak ve mükellefiyet odaklı anlayışıyla önemli bir paralellik gösterir. Her iki düşünür de bireyin yalnızca kendisi için değil, toplumun bütünü için sorumluluk taşıdığını vurgular. Bu bağlamda, edebiyat sadece salt “estetik alan” olmanın ötesine geçer; toplumsal dönüşümün ve ahlâki bilinçlenmenin en güçlü araçlarından biri haline gelir.

Modern dünyada sanatın piyasa dinamikleriyle kuşatıldığı, toplumların güven krizleri yaşadığı ve bireyin ahlâki yönelimlerini kaybettiği bir çağda, Tolstoy’un fikirleri hâlâ güncelliğini korumaktadır. Bugün, sanatsal üretim büyük ölçüde tüketime indirgenmiş, edebiyat bir meta haline gelmiştir. Bu durum, Sanat Nedir?’de dile getirilen eleştirilerin hâlâ ne kadar geçerli olduğunu gösterir. Toplumların şiddet sarmalında boğulduğu bir dönemde, “Tanrı’nın Egemenliği İçinizdedir”deki şiddetsiz direniş çağrısı, yalnızca tarihsel bir belge değil, güncel bir etik sorumluluk olarak okunmalıdır. Steiner’in de belirttiği gibi, Tolstoy’un eserleri yalnızca estetik bir zevk değil aynı zamanda bir “vicdan eğitimi”dir. Çünkü bu eserler okura yalnızca dünyayı değil, kendisini de dönüştürme çağrısı yapar.

O, yaşamı boyunca yalnızca bireysel bir huzuru değil, bütün bir toplumun ruhsal kurtuluşunu aramıştır. Bugün geriye dönüp bakıldığında, ardında bıraktığı romanlar ve düşünce eserleri yalnızca bir yazarın mirası değil, insanlık için bir vicdan çağrısı olarak okunmalıdır. Toplumların çöküşü, çoğu zaman ahlâkın çöküşünden başlar; bireyler vicdanlarını susturduğunda, en güçlü devletler dahi içten içe çürür. Tolstoy’un uyarıları yalnızca Çarlık Rusya’sına değil her dönemin, her devletin, her toplumun önce fertlerine yöneliktir. Eğer birey, içindeki adalet duygusunu kaybederse, toplumsal düzenin ayakta kalması mümkün değildir. Bu nedenle onun eserlerini yalnızca birer edebiyat klasiği olarak görmek Tolstoy’a büyük bir haksızlık ya da hakkını vermede eksik bırakmışlık olacaktır.

Bugünün dünyasında bireyin tüketim girdaplarında kaybolduğu, siyaset toplumsal yaraları sarmak yerine bunları derinleştirerek kendi iktidarını tahkim etmeye yönelttiği, savaşlara ve soykırımlara şahid olunduğu sürece Tolstoy’un düşünceleri hala sarsıcı bir güncelliğini koruyacaktır. Modern toplum, teknolojinin sağladığı imkânlarla daha “bağlantılı” görünse de insanlar birbirine hiç olmadığı kadar yabancılaşmıştır. Sanat ve edebiyat ise çoğu zaman piyasa mantığının hâkimiyetine girmiş, ruhu besleyen bir eylem olmaktan çıkıp birer tüketim nesnesine dönüşmüştür. Bu tablo, Tolstoy’un Sanat Nedir?’de dile getirdiği kaygıların günümüzde daha da derinleştiğini gösteren açık bir kanıt niteliğindedir. Gerçek sanat, bireyleri birbirine yaklaştıran, toplumun ortak vicdanını canlandıran bir güç olmalıdır; aksi halde yalnızca estetik bir yüzeyde oyalanan boş bir gösteriden ve kişisel tatminlerden öteye geçemez.

Türkiye gibi modernleşme sancılarını hâlâ yoğun bir şekilde yaşayan toplumlar için de bu düşünceler önemli bir uyarı niteliğindedir aslında. Ziya Gökalp’in toplumsal dayanışma üzerine kurduğu fikirlerini hatırlatan bir biçimde, Tolstoy da bireyin yalnızca kendisine değil, topluma karşı da sorumlu olduğunu vurgular çünkü. Eğer bir toplumda bireyler, yalnızca kendi çıkarlarını düşünür, ortak iyiyi göz ardı eder ve ahlâkî sorumluluklarını terk ederse o toplumun çöküşü kaçınılmaz hale gelir. Çok önemli bir mütefekkirimiz olan Hilmi Ziya Ülken’in, aksiyolojiyi sosyolojinin omurgasına yerleştirerek ifade ettiği gibi bir milletin medeniyeti, onun sanatının derinliğinde ve ahlâkının yüceliğinde saklıdır; çünkü sanat ve ahlâk toplumsal düzenin iki vazgeçilmez direğidir. Bu sebeple etik değerlerini kaybeden bir toplumun estetik farkındalığı da günün birinde nihayete erecektir.

Visited 75 times, 1 visit(s) today

Close