EdebiyatPsikoloji

Masumiyet Müzesi Hatıraları

Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi romanı artık her romanı bekleyen mukadder son gibi,  bir diziye uyarlanarak Netflix’te birkaç gün önce yayınlandı. Sinematografik görselle buluşan her roman gibi romanın kendisinden daha fazla bu dizi ilgi gördü, tartışıldı, konuşuldu.

Romanın ya da dizinin bir psikiyatrist gözüyle okunması ya da izlenmesi elbette başka bir şey. Ben de bir psikiyatri hekimi olarak elbette bu gözle her diziyi, her romanı, her filmi hatta tanıdığım her insanı ve yaşanan her olayı maalesef görüyorum.

İnsanlar, kişilikler, savunma mekanizmaları, bilinçdışı izlekler, ilişki örüntüleri ve dinamikleri kendi yetişmişliğiniz ve tecrübeniz ölçüsünde zihninizde istemsizce beliriveriyor. Maalesef diyorum zira inanın hayatı ve insanı böyle yalın ve berrak görmeyi hiç istemezdim, zaten zor olan insan ve hayatın dinamikleri içinde bir de buna katlanmak insanı ve hayatı daha da zorlaştırıyor.

Maalesef diyorum yine zira artık bu yetiyi kazandığınızda insanı ve hayatı eskisi gibi görme imkânınız yok; mesele artık iradenizden çıkıveriyor ve adeta bir refleks haline geliyor. Her şeyi istemsizce gören istemsizce analiz eden istemsizce psikanaliz ve psikiyatrizm yapan garip bir şeye dönüşüyorsunuz ancak mesleki etik ve insan ile hayatın olağan doğası ve rutin dinamikleri gereği bunları kimseye belli etmemeye çalışarak kendi içinizde yaşıyorsunuz. Haliyle bu da insanı yoruyor ve yıpratıyor.

Size bu yazıda beklenilenin aksine roman ve diziyle ilgili psikanaliz ve psikiyatrizm yapmayacağım; karakterleri, ilişkileri, dinamikleri mesleki anlamda yorumlamayacağım. Onu belki başka yazılarda yaparız ancak şimdilik içimden geçenleri yazayım istiyorum.

Sosyal medyada romana dair karakterleri analiz eden onlarca yorum okudum, ilişkiyi yorumlayan nice gönderiye maruz kaldım, diziyi tahlil eden bir sürü şey gördüm. Herkes kendi algısıyla tecrübesiyle anlayışıyla kendi sosyal medya hesaplarından bizler gibi mesleki ehliyete de ihtiyaç duymadan üstelik ehil meslektaşlarımızın bile yapamayacağı kadar cüretkâr ve kesinkes hükümler vermiş. Varsın olsun bunlara alıştık nasılsa her şey filtresiz biçimde dijitalleşirken vasatlaşıyor ve lümpenleşiyor, doğal olarak tıbbi psikiyatri de bundan nasibini alıyor hatta belki biraz fazla alıyor belki ahali bu alanda daha cüretkâr belki daha etiketçiliğe-yaftalamaya meyyal diyelim. Neyse madem öyle bu da ayrı bir yazı konusu olsun…

Masumiyet Müzesi romanı ve dizisinin karakterlerine dair hükümler de haliyle sosyal medyada alıp başını gidiyor. Psikanaliz ve psikiyatrizm yapmadan, ne kadar mümkünse artık bu bilmiyorum, karakterler ve dizi hakkında birkaç şeye değinmek istiyorum.

Kemal karakterine dair tanılar sosyal medyada oldukça görünür oldu; narsist, obsesif, bencil, saplantılı, dürtüsel, bağımlı diyerek ona kızanlar ve ona öfke duyan kadınlar çoğunluğu oluşturuyor. Füsun karakterine henüz tam bir tanı konamamış; hırslı, agresif, tutkulu, içten, varoş bir kadın diyerek daha çok hikayedeki dram dolayısıyla sonuçta hüzünle yad ediliyor. Sibel karakteri de tam tanı konamayanlardan; asil, mağdur, akıllı, görgülü ve olgun denilerek konu kapanmış. Ailelere dair karakterler de henüz ahali tarafından tam tanı almamış ama yorumlar tanıya doğru koşar adım gidiyor ancak ne yazık ki henüz o karakterlere dair pop-kültür ahaliyi belli ki yeterince eğitmemiş diyebiliriz. Zamanla o popüler psikolojiye dair kısa video eğitimleri de bu karakterler için ahaliyi tanı koyacak noktaya getirir diye düşünüyorum yani bu belirsizlik bana çok sürmez gibi geliyor.

Her neyse benim diziye dair birkaç gözlemim var, belki dikkate değer bulursunuz diye onları da yazayım dedim.

Kemal narsist, obsesif, dürtüsel, bağımlı bir patolojik karakter değil; bunların hepsinden doğal izler barındıran ve hayatı sahici biçimde tüm insani çelişkileriyle yaşamaya çalışan bir insan ve hepsinden öte bunun bedeline razı olan bir karakter. Üstelik kötü bir insan değil. Her insan gibi ama belki herkesten daha görünür biçimde iyi ve kötü yanlarıyla beraber var olan bir karakter. Herkes gibi bir yandan rasyonel ve güvenilir alanını korumaya çalışırken diğer yandan irrasyonel ve dürtüsel yönleriyle boğuşan bir insan. Füsun da öyle aslına bakarsanız bir yandan Kemal üzerinden kendine güvenli ve öngörülebilir bir hayat inşa etmeye çalışırken diğer yandan Kemal’e karşı aşkına hırsına tutkusuna yenik düşen bir karakter. Hatta daha ileri gidelim Sibel de aslında bu döngüye mahkûm; bir yanda verili ve kurulu düzen hayatı diğer yanda Kemal’e aşkı ile imtihanı olan bir kadın. Hepsinin karakterleri, seçimleri, koşulları ve her şeyden öte içinde bulundukları bağlam bu döngüyü ve bu çelişkiyi farklı farklı hikayelere ve sonuçlara çıkarıyor.

Kemal statü sahibi, verili, kurulu, rasyonel, konforlu ve güvenli burjuvazi alandan çıkmayı çok geç de olsa belki de istemsizce tercih ederken günün sonunda hem Sibel’i hem Füsun’u kaybediyor hatta belki de benliğini ve hayatını daha sahici yaşamak uğruna nihayet eldeki her şeyi kaybediyor ancak bedel ödenecek ve ardında özgün bir hikâye bırakacak kadar sahici bir hayat yaşıyor. Her şeyin bir bedeli var; Kemal bu büyük bedeli öderken ardında iyisiyle kötüsüyle, doğrusuyla yanlışıyla kocaman bir sahici hayat bırakıyor.

Füsun da öyle aslında insana dair bu çelişkili yazgıyı bağrında taşıyor; kendine konforlu, güvenli, görünür ve şöhretli bir hayat inşa etmek isterken aşkına, tutkusuna, hırsına günün sonunda yenik düşüyor. Kemal onun için hem konforlu ve güvenli bir hayat hem aşk, hırs ve tutku demek; böyle olunca win win ya da lose lose bir kumar oynanıyor ve bu kumar dramatik bir sona dönüşüyor. Her şeyin yine bir bedeli var ve çoğu ya hep ya hiç oynanan büyük kumarlar gibi o hikâyede muhatabının gözünde her şey iken hayat karşısında dramatik bir hiçliğe mahkûm oluyor. Onun hikayesini özgün kılan hem aşka dair hem hayata dair tüm beklentisinin yani muhatabın aynı kişi olması ve tüm kumarın o bütünleşik ahvale kurulmuş olması sayılabilir.

Sibel ise güvenli, konforlu, verili ve kurulu statü sahibi burjuvazi hayatına karşı Kemal’e duyduğu aşkı ve bağlılığıyla imtihan oluyor ve o da aslında insana dair bu çelişkiyi oldukça derinden yaşıyor. Kemal uğrunda tüm bu kazanımlarını feda etme imkânı ve ihtimali olmadığı için belki de kendi alanına geri dönmeye mecbur kalıyor ve bu bize rasyonel ve realist bir tercihmiş gibi görünerek onu sahici olmaktan uzak koskoca bir “yaşanmış gibi” hayata mahkum ediyor. Her şeyin bir bedeli olduğunu yine hatırlatıyorum zira onun sahip olduğu tüm bu değerli ve önemli hayatın görkemli bedeli adeta yaşanmamış bir hayatla ödeniyor.  

Hayat oldukça karmaşık ve dinamik; insan da öyle dolayısıyla kimse sandığımız kadar kötü karakter değil kimse sandığımız kadar rasyonel değil vs..

Hepimizin yaraları, acıları, yaşanmışlıkları var hatta belirli bir kişiliği ve belirli ilişki dinamikleri var; bütün bunlar bazı karakterlerle özdeşim kurmamıza ve diğer karakterleri yaftalamamıza bilinçdışı kolayca alan açıyor.

Özdeşimlerin tarafı, şiddeti, etiketi ne kadar büyükse kendimize dönüp bir daha derin bir içgörüyle bakmamız icap ediyor zira Kemal, Füsun ya da Sibel’in birer kopyaları belki farklı şekillerde ve belki farklı hikayelerle kendi hayatlarımızda yaşıyor olabilir. Nihayet kınadıklarımız, eleştirdiklerimiz, yaftaladıklarımız belki de aslında o karakterler değil sadece kendi ilişkilerimiz ve hatta doğrudan kendimizdir…

Her neyse karakterleri bir kenara bırakacak olursak, diziye dair sadece bu pencereyi okurlara nacizane göstermek istedim.

İnsanın yazgısı belki de budur, türlü haller içinde onca çelişkilerle yüklü taşınması ve yaşanması zor bir hayat. Bir yanda olmasını istediklerimiz diğer yanda olması gerekenler; bir yanda rasyonel ve güvenli saydıklarımız diğer yanda irrasyonel tutkularımız.

Hayatın ve insanın esas dinamiği de belki de budur; kendi çelişkilerimizle ve ambivalan hallerimizle boğuşarak yürümek ve kimi zaman mecburiyet sandığımız tercihlerimizin kimi zamansa tercih sandığımız mecburiyetlerimizin yani nihayet bu trajik ve dramatik yürüyüşün her türlü bedeline razı olmak…

İnsan ve hayat bana kalırsa tam olarak buradan kuruluyor…

Üzerinde biraz olsun düşünmeye değmez mi?

Son olarak diziye dair şu sözlerle yazıyı kapatayım…

Herkes mevcut sistem içinde o kadar köleleşmiş ki, o kadar boğulmuş ve esir olmuş ki, o kadar yaşanmaz bir hayatı yaşar hale gelmiş ki; sanırım insanlar sahici duygulara sahici hikayelere sahici hayatlara şu dönemde daha çok hasret kalmış.

Masumiyet Müzesi dizisi bence ahalideki o duygu açlığına dokundu ve o duyguları taşıyacak kadar yürekli karakterlere duyulan özlem sanki bu diziyle açığa çıktı.

Naif ya da toksik, narsist ya da obsesif, saplantılı ya da bencil, aşk ya da nefret, hırs ya da öfke; insanın ve hayatın biraz renge biraz sahiciliğe ihtiyacı var, acı ya da tatlı bedeli hafif ya da ağır…

Visited 78 times, 1 visit(s) today

Close