• Biyografya

Gündüz Bey’in Derviş Militanı: Cabbar Ağa

“En büyük iltifatıydı ‘ülkücü’. ‘’Sokakta iki köpek kavga etse ayıran adam ülkücüdür.’’ derdi. Kızdığı adama ‘’Bu nasıl ülkücülük!’’ diye sitem ederdi. ‘’En iyi ülkücü, dersini en çok çalışandır.’’ diye bizi teşvik ederdi ama bizde onu dinleyecek akıl nerede… Eşimi onunla tanıştırdığımda, Cerebral Palsy durumuma rağmen beni tercih etmesine atfen ‘’Hakiki ülkücüymüşsün’’ diyerek övmüştü.”

Bir adam düşünün. Elinde piposuyla, sararmış bıyıkları, feleğin çemberinden geçtiği halde hayata kaygısız, aklınıza sığmayacak konuları bambaşka bir bakış açısıyla savunuyor. Ebu Zer Gıffarî’nin bizim çağımıza düşen temsiliyeti. Şathıyesi çok, siz söylediklerini ikrar etseniz mürted olursunuz. Ama geceleri uçtuğunu görmeseniz de onun manevî alemde birilerine imdad ettiğine eminsiniz. Çok az insan Erdoğan diyor ona. Genelde Cabbar diye anılıyor. Hayatının bir ifadesi bu iki isim. En güzel yıllarını Fransa’da sürgün geçirmiş bir ülkü uğruna. 

Ne zaman Ozan Arif’in Üç Gardaş türküsünü dinlesem, toprakta olan ülkücü şehitleri hatırlarım üzerlerine inen rahmetle hayatımızı ışıtan. Zindanda gençliğini çürütmüş nice ağabeyimizi tanıdık Gönüllerde Birlik Vakfı’nda. Ama bir tek Cabbar ağabey gelir aklıma sürgün. 12 Eylül zulmünden nasibine hasret düşmüş. Dilini, dinini, örfünü, töresini bilmediği bir diyarda 20 küsür senesini geçirmiş. 

Bana anlattığı o kadar çok sigara içermiş ki bir Fransız, ‘’Mösyö! Al bunu, durmadan sigara alacağına doldurup doldurup içersin’’ diyerek pipo uzatmış. Piposu ve pipo aletleri hep yanındaydı. Piposuna, Adıyaman tütünü basardı. 

Vakıf’ta Einstein adını bana o taktı. Beni her gördüğünde konu açmak için ‘’Gel bakalım Einstein! Ya bu kadar pisliğe rağmen dünya niye dönüyor?’’ diye sorardı. Benden çok umutluydu. Umudunun hakkını veremedim belki ama bugünden bakınca onunla geçirmek için astığım bütün derslerden pişman değilim. Çünkü onu görmeseydim, bize anlatılan Akıncı Töresi’ni abartılmış hikayeler sanıp geçebilirdim. Minnet eylememek ne demek onda gördüm.

Gençliğin verdiği muziplikle ona Fransa’da sadece terzilik mi yaptığını sorardım. Niyetim, Abdullah Çatlı merhumun Fransa’daki ASALA operasyonlarıyla ilgisi olup olmadığını öğrenmek. Hiç cevap vermezdi: “Sen onları bırak Einstein, napacaksın olan biteni… Sen yeni bir Türk teorisi bul.” derdi. Çevresindeki gençleri hiçbir zaman kendi gençlik yıllarını romantize ederek zor yıllardaki illegaliteye hayran bırakmadı. Tam tersine sakındırdı ve bugüne odaklanmamızı teşvik etti. 

Siyasal İslamcılardan hiç hoşlanmazdı. Komünizmle mücadeleyi haklı görür ama karşı tarafında bizim kadar idealist ve fedakar olduğunu teslim ederdi. “Biz, yanlış adamları vurmuşuz.” sözüyle Türk gençliğinin, davası için ölmeyi ve öldürmeyi göze alan tarafları birbirinin sayısını azaltırken aradan menfaatperest, sünepe ve fırsatçı Siyasal İslamcı hizbin sıyrıldığını vurgulardı.

En büyük iltifatıydı ‘ülkücü’. “Sokakta iki köpek kavga etse ayıran adam ülkücüdür.” derdi. Kızdığı adama “Bu nasıl ülkücülük!” diye sitem ederdi. “En iyi ülkücü, dersini en çok çalışandır.” diye bizi teşvik ederdi ama bizde onu dinleyecek akıl nerede… Eşimi onunla tanıştırdığımda, Cerebral Palsy durumuma rağmen beni tercih etmesine atfen “Hakiki ülkücüymüşsün” diyerek övmüştü.

Ve Cabbar ağabey de gitti. Galip ağabeye mektup şiirinde “Oralar daha kalabalık ve daha şendir” ifadesi bizim neslimiz içinde yavaş yavaş vaki oluyor. Ulu çınarın yaprakları, bir bir dökülüyor: Aziz Ağabey, İsmet Ağabey, Erol Dok, Cabbar ağa… 

Rabbim hepsiyle cennetinde buluştursun.

Visited 64 times, 1 visit(s) today

Close