SSCB’nin dağılmasıyla liberal dünyanın nihai zafer kazanması, 1990 – 2010 arası dönemde, ABD merkezli tek kutuplu bir küresel sisteme doğru gidileceği beklentisini güçlendirmişti. Zira 1945’ten itibaren Batı’yı dengeleyen, alternatif bir medeniyet projesi sunan Doğu bloğu dağılmış, ABD’nin küresel hegemonya kurmasının önünde hiçbir engel kalmamıştı.
1990 sonrası, eski Doğu Bloğu ülkelerinin apar topar NATO ve AB’ye katıldığı, Bloğun hegemon gücü olan Rusya’nın dahi radikal liberal reformlara yöneldiği, küreselleşmenin fazlasıyla ivmelendiği bir dönemdi. Avrupa toplulukları tarihinin en büyük genişlemesiyle paralel, neredeyse bir federasyona dönüşecek derecede bütünleşmeyi derinleştirerek birlik haline geldi.
Kopenhag kriterleri sadece AB aday ülkelerinin değil aynı zamanda kalkınmak isteyen her devletin yaklaşması gereken, evrensel bir norm olarak kabul edildi. Ancak Doğu Bloğunun dağılması ABD hegemonyası için meşruiyet krizi doğurmuştu. Zira ABD’nin askeri müdahalelerine ve operasyonlarına meşru zemin hazırlayan “komünizm tehdidi” ortadan kalkmıştı. 11 Eylül saldırısıyla birlikte askeri müdahalelerin yeni meşruiyet aparatı olarak “terör tehdidi” kullanılmaya başladı. Böylece Soğuk Savaş döneminde ABD’nin SSCB’yi çevrelemek üzere kullandığı örgütlerin kendileri birer müdahale gerekçesine dönüştü. Bunun yanı sıra, ABD hegemonyasına karşı bağımsız hareket etme çabasına giren liderler dünya barışını tehdit eden diktatörlerken bu diktatörlere karşı mücadele eden milisler demokratik haklarını talep eden siviller olarak tanımlandı.
ABD hegemonyasında şekillenmesi beklenen “Yeni Dünya Düzeni”, karşılaştığı krizlerle kısa süre içerisinde sürdürülemez hale geldi. 2008’de ABD’de patlak veren mortgage ve 2010’da AB’yi saran borç kriziyle birlikte yeni sistemin yumuşak karnı ortaya çıktı. Serbestlik, özgürlük ve refah vaadeden küreselleşme, aslında zenginliğin bir grup elite doğru akmasını sağlamaktaydı. Ulusal düzeyde gelir adaletsizliği perçinlenirken uluslararası düzeyde orta çaplı ülkeler kemer sıkma politikalarıyla zenginliklerini küresel kuzeye kaptırmaktaydı. Ayrıca Orta Doğu’daki siyasi kargaşalar Batı’da ciddi bir düzensiz göç sorunu ortaya çıkardı. Bu gelişmelere karşı yükselen tepki küreselleşme karşıtı “aşırı sağ” hareketlerin güçlenmesine vesile oldu. 2016’da Birleşik Krallık’ın AB’den çıkmaya onay vermesi ve ABD’de, ABD derin devletiyle kavgalı, uluslararası ve ulusüstü kuruluşlara cephe alan Trump’ın iktidara gelmesi mevcut düzenin sorgulanmaya başladığını göstermekteydi.
1978’de küresel sisteme dahil olmaya başlayan Çin’in 2010’larda uluslararası bir aktör olarak ortaya çıkışı tek kutuplu sistemi sarsan diğer önemli bir gelişmeydi. Ticari bir deve dönüşen Çin, kuşak yol projesiyle ABD hegemonyasını karşısına almaya başladı. Bu durum ABD’nin odağını Atlantik’ten Pasifik’e kaydırmaya zorladı. Biden döneminde hegemonik güç olma konusunda ısrarcılığını sürdüren ABD Atlantik ittifakını güçlendirmeye yöneldi. Bu dönemde Ukrayna’nın NATO’ya katılması gündeme geldi. Patlak veren Ukrayna-Rusya savaşı küreselleşmenin karşısındaki diğer bir aktör olan Rusya’yı da görünür kıldı. Zira Rusya 2012’den bu yana geleneksel devlet aklıyla yeniden yapılanmış bir şekilde tek kutuplu sistemi karşısına almaya başlamıştı. Batı’nın Rusya’ya yaptırımları küreselleşmenin zayıf yanlarının ortaya çıkmasına vesile oldu.
Uzayan Ukrayna-Rusya savaşının yarattığı maliyet ikinci Trump döneminin ana konuları arasında yer aldı. Zira Trump’ın ana hedefi ABD’yi küreselleşmenin maliyetlerinden korumak, ulus devlet olarak güçlü bir aktör haline getirmekti. Bir anlamda Trump’ın temsil ettiği yaklaşım ABD’yi hegemon güç olmak uğruna zayıflatmak yerine hegemonyayı ABD’yi güçlendirmek adına zayıflatmaktı. Bu doğrultuda ABD ancak ABD’nin çıkarları uğruna dış müdahalede bulunacaktı. Nitekim Trump’ın Venezuela’ya müdahalesi temelde Çin’e karşı ABD’nin ulusal çıkarlarını korumayı hedeflemekteydi. Zira bu müdahale ABD’nin çıkarları söz konusu olduğunda uluslararası hukukun da egemenlik haklarının da hiçe sayılabileceğinin mesajını taşımaktaydı. Nitekim Trump bunu açıkça ifade etmişti. Benzer şekilde ABD’nin İran’a müdahalesinin ana sebeplerinden biri Çin’e giden petrolü kontrol etmekti. Son dönemdeki gelişmeler ABD’nin meşruiyet dayanağının evrensel normatif değerlerden ulusal çıkarlara kaydığını göstermektedir.
Diğer taraftan Ukrayna (Kırım) ve Antartika’ya odaklanan Rusya Orta Doğu, Afrika, Kafkaslar ve Orta Asya’daki faaliyetlerini ikinci plana attı. Zira Ukrayna’nın Rus etki alanından çıkması Rusya’nın imparatorluk idealinden vazgeçmesi anlamına gelmekteydi. Bu durum Karabağ’ın Azerbaycan’a geçmesinde, Suriye’de Esad rejiminin devrilmesinde önemli bir rol oynadı. Bu bölgeler, Monreo Doktrinine geri dönen ABD de hesaba katıldığında, uzun zamandır ilk defa büyük güçlerin temasından uzak bir noktada kalmaktadır. Dolayısıyla sadece Rusya’nın vekili olarak tanımlanabilecek Esad rejiminin değil aynı zamanda YPG gibi ABD uzantılı örgütlerin de tasfiyesi gündeme gelmektedir. Zengezur koridoruyla Türk dünyasının bütünleşmesinin önündeki engeller kalkarken Afrika Çin’in ticaret ağının önemli merkezlerinden birine dönüşmektedir. Bu nedenle yeni dönem, uluslararası sistemde alternatif güç odaklarının da söz sahibi olabileceği bir potansiyeli taşımaktadır.
Çin ekonomik gücüyle, Rusya asimetrik askeri kapasitesiyle bir güç odağını temsil etse de “kutup” olarak tanımlanabilecek bir nitelikten uzakta durmaktadır. Zira uluslararası sistemde bir kutuptan söz edebilmek için o kutubun askeri, ekonomik, kültürel ve siyasi (ideolojik) özerklik ihtiva etmesi gerekmektedir. (Örneğin, Soğuk Savaş dönemindeki Doğu Bloğu ve Batı bloğu arasında net ayrım yapılabilmektedir.) Rusya askeri kapasitesi ve kültürel etki alanıyla önemli bir güç odağı olsa da kısıtlı ticari kapasitesi Rusya’yı kutup olma niteliğinden uzak tutmaktadır. Benzer şekilde Çin ekonomik gücüyle yeni bir kutup görünümü verse de askeri ve kültürel etki alanındaki yetersizlik Çin’in kutup olma vasfını zayıflatmaktadır. (Diğer taraftan, Rusya ve Çin’in çok kutupluluğa yaptığı vurgu dikkat çekmektedir. Ancak bu talebi çok kutuplu dünya sistemi arzusundan ziyade bu ülkelerin kendi etki alanlarını genişletme arzusu olarak görmek gerekir.) Bunun yanı sıra ülkeler arasındaki karşılıklı bağımlılık kutuplu bir uluslararası sistemden çok ulusal çıkarların ön planda olduğu pragmatik bir tablo ortaya koymaktadır. Örneğin AB Ukrayna savaşı yaptırımları çerçevesinde Rus doğal gazı alımını yasaklarken Macaristan ve Slovakya’yı bu konuda serbest bırakmıştır. Zira alt yapı sistemi nedeniyle Macaristan ve Slovakya Rus doğal gazı almak zorundadır. Benzer şekilde ABD ve AB her ne kadar Çin tehdidiyle karşı karşıya kalsa da ticari ilişkiler askıya alınamayacak derecede derinliğini korumaktadır.
Çok kutupluluk mümkün bir senaryo olsa da mevcut durumu ABD’nin tek kutupluluktan vazgeçişi olarak değerlendirmek daha doğru olacaktır. Zira tabiatı gereği tek kutuplu olan küreselleşme, zenginliğin merkeze akmasını sağladığı kadar çevreye de fırsatlar sunmaktadır. Örneğin, Çin ucuz üretim maliyetiyle uluslararası sermaye için fırsat kapısıydı. Diğer taraftan, Çin için uluslararası sermaye, bir teknoloji taşıyıcısı olarak değerlendirildi. Uluslararası piyasaya eklemlenirken otoriter devlet yapısını koruyan Çin, sermayeyi ulusal çıkarlarına hizmet edecek bir şekilde kontrol altına aldı. Benzer şekilde yeraltı zenginlikleriyle Rusya, bu güne kadar AB’nin enerji ihtiyacını karşılamaktaydı. Ancak Putin tesislerin bir kısmını devletleştirip oligarkları da devlet çıkarlarıyla uyumlu hareket edecek şekilde dizayn ederek sermayenin Batı’ya doğru akışına set çekti. Bu gelişmelere karşı Batı, “hukukun üstünlüğü, demokrasi, insan hakları” gibi ilkelerin ihlallerini ileri sürerek normatif gücünü kullanmaya kalksa da piyasa ve karşılıklı bağımlılık, yaptırımları etkisiz kıldı. Örneğin Rus doğal gazına uygulanan yaptırım doğal gaz fiyatlarının artmasına sebep olurken, Rusya daha az doğal gaz satarak benzer bir gelir elde etme fırsatı buldu.
Küreselleşme ibresinin merkezden çevreye doğru kayışına karşı, hala en büyük askeri ve ekonomik güç olan ABD, küreselleşme karşıtı ulus devletçi bir tutuma yönelerek gücünü koruma stratejisi izlemektedir. Dolayısıyla dünya hali hazırda tek kutupluluk yerine kutupsuzluğun, uluslararası hukuk yerine ulusal çıkarın, demokrasi yerine otoriterliğin, serbest piyasa yerine devlet müdahalesinin, uluslararası sistem yerine anarşinin ön plana çıktığı bir tabloya doğru gitmektedir. Bu tablonun ne yöne evrileceği henüz belirsizliğini korumaktadır.






