Kültür-Sanat

Teşkilat Dizisi ve Medyada İktidar Temsili

Giriş

Modern demokratik rejimlerde kamu yayıncılığı, anayasal bir yükümlülük olarak toplumun tüm kesimlerine eşit mesafede durmayı, çoğulculuğu ve nesnelliği temsil etmeyi gerektirir. Ancak Türkiye örneğinde, özellikle kamu kaynaklarıyla finanse edilen Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu’nun (TRT) son dönem yayın politikaları, bu evrensel normlardan radikal bir sapma göstererek siyasî iktidarın ideolojik aygıtına dönüşme eğilimi sergilemektedir. Bu eğilimin en somut ve popüler tezahürlerinden biri olan Teşkilat dizisi, yeni sezonuyla birlikte medya sosyolojisi, propaganda teknikleri ve kamu yayıncılığı etiği açısından kritik bir inceleme nesnesi olarak karşımıza çıkmaktadır.

Teşkilat, Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) mensuplarının operasyonel faaliyetlerini kurgusal bir zeminde dramatize ederken, sanatsal estetik kaygısından ziyade didaktik bir siyasî iletişim stratejisini öncelemektedir. Dizinin senaryo yapısı, her sahnede izleyiciye bir “iç ve dış politika dersi” verme çabasıyla, popüler kültürün imkanlarını birer pedagojik araç olarak kullanmaktadır. Bu anlatı stratejisi, özellikle son yirmi yıllık dönemi kapsayan bir “Eski Türkiye-Yeni Türkiye” dikotomisi (ikiliği) üzerine inşa edilmiştir. Söz konusu dikotomide “Eski Türkiye”; zayıf, IMF’ye bağımlı, dış güçlerin emir eri ve edilgen bir yapı olarak kodlanırken; “Yeni Türkiye” ise savunma sanayisindeki atılımları (SİHA, TOGG vb.), Karabağ’dan Afrika’ya uzanan jeopolitik etkinliği ve “oyun kurucu” rolüyle mutlak bir başarı hikayesi olarak sunulmaktadır.

Bu siyah-beyaz zıtlığı üzerine kurulu anlatı, Antonio Gramsci’nin “hegemonya” kavramı bağlamında incelendiğinde, iktidarın kültürel araçlar yoluyla rıza üretme çabasının bir parçası olarak okunabilir. Dizide sıklıkla vurgulanan “2000 yıllık devlet geleneği” retoriğine rağmen, olay örgüsünün ve diyalogların miladı AKP dönemine endekslenmekte; bu durum, binlerce yıllık kurumsal sürekliliği yirmi yıllık bir siyasî döneme indirgeyen paradoksal bir tarih okumasına yol açmaktadır. Ayrıca, binlerce yıllık bir geçmişe sahip olduğu iddia edilen gizemli “Şirket” gibi soyut düşman figürleri üzerinden kurgulanan tehdit algısı, “rızanın imalatı” sürecinde korku ve kuşatılmışlık hissini canlı tutmaya hizmet etmektedir.

TRT’nin, milletin vergileriyle finanse edilen bir kurum olarak, toplumun bütün kesimlerinin sesi olmak yerine belli bir siyasî ajandanın taşıyıcısı haline gelmesi, sadece medya etiğiyle ilgili bir sorun değil, aynı zamanda demokratik kamusal alanın daralmasıdır. Bu yazıda, Teşkilat dizisi örneğinden hareketle, kamu yayıncılığının araçsallaştırılmasını, kullanılan propaganda yöntemlerini ve bu durumun toplumsal algı üzerindeki yansımalarını eleştirel bir perspektifle analiz etmeyi amaçlamaktayız.

Medya ve İktidar İlişkisi Üzerine

Modern toplumlarda medyanın işlevi, klasik aktarım modellerinin ötesine geçerek Louis Althusser’in kavramsallaştırdığı “Devletin İdeolojik Aygıtları” (DİA) çerçevesinde değerlendirilmelidir. Bu perspektife göre medya, toplumsal rızanın inşa edildiği ve egemen ideolojinin doğallaştırıldığı sembolik bir üretim merkezidir. Habermas’ın “kamusal alan” teorisi bağlamında idealize edilen medya, rasyonel tartışmanın ve demokratik çoğulculuğun zeminini oluşturmalıysa da pratik düzlemde bu alan, siyasî iktidarların hegemonya kurma çabalarının birincil sahnesine dönüşmektedir. Özellikle kamu kaynaklı yayıncılık, teorik olarak “kamu yararı” (public interest) ilkesine ve siyasî tarafsızlığa dayanmak zorundadır; zira bu kurumlar, toplumun tüm kesimlerinin vergi ve katkılarıyla ayakta duran, bu nedenle de temsil çeşitliliğini zorunlu kılan yapılardır.

Ancak Türkiye özelindeki kamu yayıncılığı pratiği, özellikle son dönemde Stuart Hall’un “kodlama ve kod açımlama” (encoding/decoding) kuramında1 belirttiği egemen-kodun inşasında aktif bir rol üstlenmektedir. Bu noktada TRT yapımı Teşkilat gibi anlatılar, sadece birer popüler kültür ürünü veya eğlence içeriği değil, aynı zamanda devletin güvenlik politikalarının ve stratejik anlatılarının kurgusallaştırılmış birer yansımasıdır. Medya sosyolojisi açısından bu durum, devletin bekası ve milliyetçi refleksler üzerinden kurgulanan bir “makbul vatandaş” kimliğinin kitlelere aşılanması sürecidir.

Propaganda kuramları açısından incelendiğinde, bu tür yapımların Harold Lasswell’in klasik iletişim modelinden2 öte, Jacques Ellul’un ifade ettiği “bütünleşme propagandası” (integration propaganda)3 işlevi gördüğü söylenebilir. Bu süreçte birey, doğrudan bir siyasî mesajla değil, yüksek prodüksiyon kalitesi ve duygusal özdeşim kurabileceği kahraman anlatılarıyla mevcut siyasî düzenin normlarına eklemlenir. Kamu yayıncılığı normlarının aşınmasıyla ortaya çıkan bu tablo, medya-iktidar ilişkilerindeki asimetriyi derinleştirerek, medyanın eleştirel bir denetim organı olmaktan çıkıp statükonun meşrulaştırıcı bir aygıtına dönüşmesine neden olur. Dolayısıyla Teşkilat gibi diziler; kurgu, gerçeklik ve ideoloji arasındaki sınırların muğlaklaştığı, devletin “görünen yüzü” ile “istenen imajı” arasındaki boşluğun popüler kültür aracılığıyla doldurulduğu birer söylem alanı olarak karşımıza çıkar.

Popüler Kültürde İdeolojik Kodlama

Stuart Hall’un kültürel çalışmalar geleneğine kazandırdığı “Kodlama/Kod Açımlama” (Encoding/Decoding) modeli, iletişim sürecini doğrusal bir veri aktarımı olarak değil, anlamın üretim ve tüketim aşamalarında farklılaştığı karmaşık bir döngü olarak ele alır. Bu kuramsal çerçevede medya metinleri, asla ideolojik olarak steril veya nötr değildir; aksine, üretim aşamasında belirli bir dünya görüşü, değerler dizisi ve hegemonik kabullerle “kodlanır”. Teşkilat dizisi bağlamında bu süreç, devletin istihbarat ve güvenlik mekanizmalarının popüler kültür diliyle yeniden kurgulanmasıdır. Dizi, politik bir argümanı kurgusal bir gerçeklik içerisine gizleyerek, izleyiciye sunulan anlatının “doğal” ve “kaçınılmaz” olduğu illüzyonunu yaratır. Bu durum, ideolojik olanın doğallaştırılması ve tarihî bir kurgunun sanki değişmez bir doğa yasasıymış gibi sunulması pratiğiyle paralellik gösterir.

Bu anlatı yapısında inşa edilen “Eski” ve “Yeni” Türkiye dikotomisi, sembolik bir çatışma alanı olarak işlev görür. “Eski Türkiye” kavramı; zayıflık, dışa bağımlılık ve istikrarsızlık göstergeleriyle kodlanırken; “Yeni Türkiye” aktif, teknolojik olarak üstün, bağımsız ve müdahaleci bir özne olarak konumlandırılır. Bu karşıtlık, izleyicinin zihninde geçmişe yönelik bir kopuş hissi uyandırırken, güncel siyasî pratiklere yönelik rıza üretimini kolaylaştırır. Antonio Gramsci’nin “kültürel hegemonya” kuramı tam da bu noktada devreye girer. Gramsci’ye göre egemen sınıf veya blok, iktidarını yalnızca kaba kuvvetle (zor) değil, sivil toplum ve kültürel araçlar vasıtasıyla inşa ettiği “rıza” ile sürdürür. Kamu yayıncılığı aracılığıyla kitlelere ulaşan bu tür yapımlar, devletin bekası ve millî kimlik tanımlarını iktidarın çizdiği sınırlar dahilinde yeniden üretir.

TRT bünyesinde üretilen bu tür yüksek bütçeli içerikler, izleyiciyi pasif bir alıcıdan öte, iktidarın sembolik dünyasına eklemlenen bir özne haline getirmeyi hedefler. İzleyici, aksiyon dolu bir olay örgüsü içinde kahramanla özdeşim kurarken, aslında kodlanmış olan politik mesajları da “anlaşılır” ve “meşru” bularak içselleştirir. Bu süreç, medyanın sadece bir eğlence aracı değil, toplumsal hafızanın ve siyasî bilincin yeniden yapılandırıldığı stratejik bir hegemonya aygıtı olarak işlev gördüğünü kanıtlamaktadır.

Duyguya Dayalı Milliyetçi Mobilizasyon

Edward Bernays’ın 1928 tarihli klasikleşmiş Propaganda4 çalışmasında vurguladığı üzere, kitlelerin zihin yapısını ve sosyal alışkanlıklarını manipüle etmek, demokratik toplumlarda “görünmez bir hükümet” işlevi görür. Bu bağlamda medya, kamuoyunu rasyonel bir tartışma zemininden uzaklaştırarak belirli bir siyasî iradenin arzularına göre şekillendiren temel bir enstrümana dönüşür. Teşkilat dizisi, bu araçsallaştırmanın modern bir izdüşümü olarak, devletin bekasını merkeze alan ontolojik bir tehdit algısı üzerinden yapılandırılmıştır. Harold Lasswell’in iletişim kuramındaki “Kim, neyi, kime, hangi kanaldan, ne etkiyle söylüyor?” beşlisi üzerinden analiz edildiğinde; kaynağın devlet (kamu yayıncısı), mesajın ise “kuşatılmışlık ve savunma” olduğu açıkça görülür. Bu süreçte televizyon ekranı, kitlelerin ulusal güvenlik politikalarına yönelik duygusal mobilizasyonunu sağlayan stratejik bir kanaldır.

Anlatıdaki dramatizasyon teknikleri, düşman figürünün anonimleştirilmesi ve küresel ölçekli “şirketler”, “karanlık odaklar” veya “yerli iş birlikçileri” gibi soyut kavramlarla inşa edilmesi üzerine kuruludur. Bu yaklaşım, sosyal psikolojide “korku propagandası” (fear appeal) olarak tanımlanan ve toplumu ortak bir tehdit algısı etrafında konsolide etmeyi amaçlayan bir yöntemdir. Dışsal tehdidin büyüklüğü nispetinde içsel dayanışmanın ve mevcut otoriteye sadakatin artacağı varsayımı, dizinin temel retorik aksını oluşturur. Carl Schmitt’in siyaset teorisindeki “Dost-Düşman” ayrımı, bu yapımlarda kurgusal bir gerçekliğe dönüştürülerek toplumsal kutuplaşmanın sembolik düzeyde meşrulaştırılmasına hizmet eder.

Walter Lippmann’ın literatüre kazandırdığı “Rızanın İmalatı”5 (Manufacture of Consent) kavramı, Teşkilat gibi yapımların izleyici üzerindeki etkisini anlamak için kritik bir anahtardır. Lippmann’a göre karmaşık dünya meselelerini kavramakta zorlanan kitleler, medya tarafından sunulan basitleştirilmiş “zihinsel resimlere” (stereotipler) ihtiyaç duyar. Dizi, dış politikadaki karmaşık jeopolitik hamleleri ve devletler arası gerilimleri bir “kahramanlık-ihanet” ikiliğine indirgeyerek halkın bu süreçleri sorgulamadan benimsemesini sağlar. Sonuç olarak bu tür anlatılar, bireyin özgür iradesiyle ulaştığı bir karardan ziyade, popüler kültürün duygusal yoğunluğu içerisinde sistemli bir şekilde inşa edilmiş yönlendirilmiş bir tercihin ürünüdür.

TRT ve Tarafsızlık İlkesinin Aşınması

Avrupa Yayın Birliği (EBU) tarafından belirlenen evrensel standartlar, kamu yayıncılığını piyasa mekanizmalarından ve siyasî otoritenin doğrudan müdahalesinden azade, “siyasî bağımsızlık” ve “editoryal özerklik” sütunları üzerine inşa eder. Bu kuramsal çerçevede kamu yayıncısı; toplumun tüm kesimlerini kapsayan bir “çoğulculuk” (pluralism) sergilemek, vergi veren her yurttaşın kültürel ve siyasî temsilini sağlamakla yükümlüdür. Türkiye özelinde TRT, anayasal bir kurum olarak bu demokratik normları ve tarafsızlık ilkesini koruma görevi üstlenmiş olsa da Teşkilat gibi yüksek bütçeli dramatik anlatılar, kurumun bu idealize edilen “kamu yararı” (public service) çizgisinden stratejik bir sapma gösterdiğine işaret etmektedir. Bu tür yapımlar, devletin kurumsal kimliği ile siyasî iktidarın ideolojik söylemi arasındaki sınırların muğlaklaştığı, yayın politikasının doğrudan bir “hükümet sözcülüğüne” evrildiği bir süreci temsil eder.

Bu dönüşüm, Michael Schudson’ın6 kavramsallaştırdığı “medyanın kamusal alan üretme kapasitesi” açısından ciddi bir erozyona delalet eder. Schudson’a göre medya, farklı fikirlerin çatışabildiği ve yurttaşlık bilincinin geliştiği açık bir platform sunmalıdır; ancak tek sesli bir anlatıya hapsolmuş kamu yayıncılığı, bu kapasiteyi yok ederek kamusal alanı iktidarın yankı odasına dönüştürür. Yani medya, kamusal meseleleri tartışmaya açan bir mecra olmaktan çıkıp, iktidarın gücünü sergilediği ve kitlelerin bu güce hayranlık duymasını beklediği sembolik bir gösteri sahnesine dönüşmektedir.

Demokratik bir medya ekosisteminin temel taşı olan karşılaştırmalı düşünce ve alternatif yaklaşımlar, Teşkilat gibi yapımların kurduğu monolitik anlatı içerisinde dışlanmaktadır. Bu anlatı yapısı, yurttaşın bilgiye dayalı kanaat oluşturma hakkını zedeleyerek, kamusal alanı eleştirel düşünceden arındırılmış, ideolojik olarak kodlanmış bir rıza üretim merkezine indirger. Kamu kaynaklarının bu denli yoğun kullanımıyla üretilen içerikler, toplumun bütününe hitap eden nesnel bir yayıncılık pratiğinden ziyade, belirli bir siyasî projenin kültürel ve hegemonik inşasına hizmet eden birer “ideolojik enstrüman” işlevi görmektedir.

Eğlence Aracılığıyla İdeolojik Formasyon

Teşkilat dizisinin yapısal ve anlatısal unsurları, klasik bir eğlence içeriği olmanın ötesinde, bireyi belirli bir “ideal vatandaş” tipolojisine kanalize eden normatif bir kurgu sergilemektedir. Bu kurguda; dış politikada genişlemeci bir etkinlik, yerli teknoloji üretimi ve ekonomik bağımsızlık gibi unsurlar; Batı karşıtı bir retorik, katı milliyetçilik ve mutlak siyasî sadakatle harmanlanmaktadır. Medya sosyolojisi literatüründe bu durum, “kültürel milliyetçilik” (cultural nationalism) kavramıyla açıklanan bir kimlik formasyonudur. Bu süreçte ulusal kimlik, sadece ortak bir geçmişe değil, popüler kültür aracılığıyla sürekli yeniden üretilen, düşmanlaştırılmış bir “öteki” karşısında konumlandırılan ve güncel siyasî projelerle eklemlenen sembolik bir inşaya dönüşür.

Bu tarz milliyetçi-popülist medya anlatıları, özellikle “eleştirel medya okuryazarlığı” (critical media literacy) düzeyi düşük olan kitlelerde hegemonik söylemlerin rasyonel bir süzgeçten geçmeksizin içselleştirilmesini sağlar. Medya organları ve dizi sektörü, sadece bilgi veren değil, aynı zamanda bireylerin arzularını, değerlerini ve kimliklerini şekillendiren birer gayriresmî eğitim kurumudur. Teşkilat bu bağlamda, devletin bekası ve güvenlik politikalarını kutsallaştırarak bireyin eleştirel sorgulama kapasitesini askıya alan, onu pasif bir onaylayıcı konumuna indirgeyen ideolojik bir “pedagojik aygıt” işlevi görür.

Bu tür içerikler aracılığıyla üretilen “doğru vatandaşlık” modeli, demokratik müzakereye dayalı bir yurttaşlık bilincinden ziyade, otoriteye itaati ve verili ideolojik kodları sorgusuz kabulü önceleyen bir sadakat biçimidir. Medyanın bu tür bir pedagojik araca dönüşmesi; bireyin politik olayları çok boyutlu analiz etme yetisini körelterek, kamusal alanı tek sesli bir milliyetçi-popülist anlatının tahakkümü altına sokar.

Sonuç

Teşkilat dizisi örneğinde somutlaşan bu olgu, kamu yayıncılığı misyonuna sahip olan TRT’nin, evrensel yayıncılık ilkelerinden saparak giderek “taraflı bir söylem taşıyıcısına” (partisan discourse carrier) dönüşmesi fenomenini açığa çıkarmaktadır. Bu dönüşüm, yalnızca tekil bir televizyon yapımının içerik analiziyle sınırlı kalmayıp; medya etiği, demokratik kültürün sürdürülebilirliği ve kuvvetler ayrılığı ilkesinin sembolik düzlemdeki aşınması açısından kritik yapısal sorunlara işaret eder. Siyasî iktidarın kendi meşruiyetini tahkim etmek amacıyla medya üzerindeki denetimini artırması, literatürde “medya ele geçirme” (media capture) olarak tanımlanan sürecin bir göstergesidir. Bu süreçte kamu yayıncısı, toplumsal çeşitliliği yansıtan bir ayna olmaktan çıkıp, iktidarın stratejik iletişim hedeflerine hizmet eden bir halkla ilişkiler aygıtına indirgenmektedir.

Bu bağlamda; medya sosyolojisi, klasik ve modern propaganda kuramları ile uluslararası kamu yayıncılığı normları (EBU, UNESCO vb.) ekseninde TRT içerikleri derinlikli bir eleştirel süzgeçten geçirilmelidir. Kamu kaynaklarıyla, yani yurttaşların doğrudan veya dolaylı katkılarıyla finanse edilen kurumların; ideolojik tekdüzeliği değil, “çoğulculuğu”, “tarafsızlığı” ve her şeyden önemlisi “kamusal yararı” (public interest) önceleyen bir yayıncılık paradigmasına dönmesi demokratik bir zorunluluktur. Bu noktada, Pierre Bourdieu’nün “televizyon üzerine” yaptığı uyarılarda belirttiği gibi, medyanın kültürel sermayeyi tek bir siyasî merkez lehine kullanması, toplumsal rasyonaliteyi zedeleyen bir sembolik şiddet biçimidir.

Medyanın ideolojik manipülasyon ve dezenformasyon mekanizmalarından arındırılması, yalnızca kurumsal reformlarla değil, aynı zamanda toplumun “eleştirel medya okuryazarlığı” (critical media literacy) düzeyinin yükseltilmesiyle mümkündür. Bireylerin, kendilerine sunulan kurgusal anlatıların arkasındaki ideolojik kodları deşifre edebilme yetisi kazanması, demokratik kamuoyunun yeniden inşası için hayati önem taşımaktadır. Bu farkındalık, pasif izleyiciyi “aktif ve sorgulayan yurttaş” konumuna taşıyarak, medyanın demokratik denetim işlevini yeniden kazanmasına zemin hazırlayacaktır.

  1. Hall, S. 1980[1973]. ‘Encoding, decoding.’ In Culture, Media, Language. Working Papers in Cultural Studies, 1972-1979, ed. by Centre for Contemporary Cultural Studies, 128-138. London: Routledge ↩︎
  2. McQuail, D., Windahl, S. (2005). Kitle İletişim Çalışmalarında İletişim Modelleri (Çev: Konca Yumlu). 2. Baskı. Ankara: İmge Kitabevi Yayınları, s.27-29 ↩︎
  3. Kluver, Randolph (1996). Contributions of Jacques Ellul’s “Propaganda” to Teaching and Research in Rhetorical Theory June 1996 ↩︎
  4. Bernays, Edward L. (1928) Propaganda, Liveright Publishing Corporation Publishers, New York ↩︎
  5. Tom Arnold-Forster, Walter Lippmann and Public Opinion, American Journalism Volume 40, 2023 – Issue 1, Pages 51-79; Güler, Meltem (2018) Bir manipülasyon aracı olarak rızanın imalatı. Abant Kültürel Araştırmalar Dergisi, 3(5): 75-101. ↩︎
  6. Schudson, M. (1995). The Power of News. Harvard University Press. ↩︎

Visited 48 times, 8 visit(s) today

Close