M. Bahadırhan Dinçaslan’ın “Kulturnation: Devlete Rağmen Milliyetçilik” başlıklı yazısında, Türk milliyetçiliğinin “millete rağmen milliyetçilik” sorunundan daha acil ve görünür bir sorun olan “devlete rağmen milliyetçilik” ile karşı karşıya olduğunu iddia etmektedir. Temel argüman, “İslamcı-Kürtçü ittifakı” tarafından ele geçirildiği belirtilen devletin, Türk varlığına ve kimliğine karşı sistematik bir savaş yürüttüğüdür. Bu duruma çözüm olarak, 17. ve 18. yüzyıl Almanya’sındaki “Kulturnation” konseptinden ilham alan bir model önerilmektedir. Bu model, devlete karşı bir denge unsuru oluşturacak, kurumsal ve örgütlü bir “Türkçü kültür endüstrisi” yaratmayı hedeflemektedir. Amaç, milleti devletten bağımsız, ortak etno-semboller (masallar, şarkılar, mitler) etrafında tanımlamak ve bu yolla devlete karşı yegane bir mevzi oluşturmaktır.
Anlaşılacağı üzere yazıda devlet, Türk milletine karşı hasmane bir tutum içinde olan bir aktör olarak tasvir edilmektedir. Mevcut soruna çözüm bulmak için iki temel tarihsel analojiye başvurmaktadır: Alman “kulturnation” modeli ve Dede Korkut Örneği: Salur Kazan ve Türkmen Çoban.
Bahadırhan Dinçaslan’ın bu tutumu bilinçli bir tercih midir bilinmez; ancak kavramları tahrif etmesi ve atıf yaptığı siyasi gelişmeleri tarihsel bağlamından veya nüanslardan kopuk değerlendirmesi, yöntem açısından sorunludur. Olayları bütüncül bir perspektifle okumayı başaramaması (veya bunu tercih etmemesi), kendi arzuları doğrultusunda suni düşmanlıklar ve çatışmalar üretmesine, hatta bunları bizzat kurgulamasına neden olmaktadır. Yazıyı bu iki temel problem üzerinden inceleyelim.
Kulturnation Modeli ya da Devlete Rağmen Milliyetçilik Açmazı
Dinçaslan’ın temel çözüm önerisi kulturnation modelinden ilham almaktadır. 17. ve 18. yüzyıl Almanya’sının durumu, bugünkü Türkiye’ye bir benzetme olarak sunulur:
“Bölük pörçük siyasi manzarasıyla 17 ve 18. yüzyıllar Almanya’sında milli bir uyanış ve birleşme meyli vardı ancak bu uyanışın karşısındaki aktör doğrudan devletti. Küçük siyasi ve idari teşekküllerin başında devlet otoritesini temsil eden beyler, bu birleşme trendinin kendilerinin aleyhine olabileceğini hesap ediyor, buna karşı koyuyorlardı.”
Avrupa’da modern devletin teşekkülü; feodalitenin çözülmesi, Sanayi Devrimi ve Fransız İhtilali’nin getirdiği köklü değişimlerin bir ürünüdür. Sanayi Devrimi feodal hiyerarşiyi ve efendi-köle ilişkisini yıkarak yeni sınıfların ve toplumsal hareketliliğin önünü açarken; Fransız İhtilali imparatorlukların meşruiyetini sarsmış, yerine eşitlik ve hümanizm temelli yeni bir değerler sistemi getirmiştir. Bu dönüşüm sürecinde, kırdan kente göç eden bireylerin bir arada yaşayabilmesi için krala, feodal beye veya soya dayalı eski dikey aidiyetlerin yerini; ortak dil, tarih ve kültür gibi yatay bağlar almıştır.
Bu yeni toplumsal yapıda devlet, sadece teknik bir yönetim mekanizması olmaktan çıkmış; okulu, ordusu ve idari gücüyle ulusu milliyetçilik eliyle inşa eden ve ortak yaşama kültürünü tesis eden kurucu bir yapıya dönüşmüştür. Kısacası ulus-devlet, milliyetçilik ile devletin vücut bulup bütünleştiği yerdir. Tüm bu tarihsel dayanaklar ışığında, Ali Osman Gündoğan’ın Devlet ve Milliyetçilik makalesinde de belirttiği üzere; milliyetçilik, devletle birleşik yürütülen bir süreçtir.
Öte yandan Bahadırhan Dinçaslan’ın işaret ettiği Almanya örneği, bu süreçteki “geç kalmışlığın” bir ifadesidir. Almanya’da ulusun inşası devlete karşı bir girişim değil; siyasi birliği reddeden feodal unsurların bu bütünleşmeyi geciktirmesinin bir sonucudur. Devletleşme sürecindeki bu gecikme nedeniyle Almanya’da uluslaşma, siyasi yapıdan önce kültür alanında giderilmeye çalışılmıştır. Kültür ise iddia olunduğu üzere salt şiirler, şarkılar, masallar ve mitler olmaktan öte bizatihi bunların din (Alman Romantizmi) ve felsefe (Alman İdealizmi) süzgecinden geçirilerek milleyetin (Alman ulusunun) hizmetine sunulması ve o milliyeti devleti ile buluşturma çabasının bir tezahürüydü. Zaten aksi olsa, Almanya siyasi birliğini sağladığında sömürgeci eğilimleri kendi bünyesinde barındırmıyor olurdu ve dünya Nazi Almanyası gibi aşırı tekelci bir devletin dünyaya saçtığı dehşete ve vahşete tanık olmazdı.
Dinçaslan’ın referansıyla ele aldığımız modern toplumun milliyetçilik eliyle örgütlenmesi biçimi, evrensel bir hakikatten ziyade, “Batı” olarak adlandırdığımız coğrafyanın kendine özgü gelişim seyrini yansıtmaktadır. Bu gelişim süreci, Batı’nın kendi içinde bile tam bir yeknesaklık göstermese de genel hatlarıyla ortak bir zemine oturur. Hans Kohn ise bu noktada, uluslaşma süreçlerindeki coğrafi farklılıkları kesin çizgilerle ayırmaktadır. Ona göre Doğu milliyetçiliği; Batı’ya bir tepki olarak doğmuş, kolektif kurtuluşu önceleyen, otoriter devlet anlayışına ve inanç birliğine dayalı, ırksal üstünlük iddiası taşıyan bir yapı arz etmiştir. Bu ayrımı önemsemekle birlikte, Osmanlı bakiyesi üzerine kurulan Türkiye’nin kendine has konumunu gözden kaçırmamak gerekir. Batı’nın “vatandaşlık” ve Doğu’nun “etnik” temelli modellerinin dışında konumlanan Türkiye; nihayetinde Anadolu’ya dünyanın farklı coğrafyalarından göç eden farklı etnik kökenlere mensup Müslüman toplulukların, kendilerini “Türk” üst kimliğinde tanımlamalarıyla vücut bulmuştur. Şimdi, anlaşılması elzem olan ve hala bu adı konmamış, konamamış özgün yapıyı kendi zaviyemizden açıklamaya çalışalım.
Ulusçuluk mu, Milliyetçilik mi, Milletçilik mi?
Levent Köker, “Ulusçuluk mu, Milliyetçilik mi?” adlı yazısında ulus, millet ve nation kavramları arasındaki ilişkiye ve Türkiye özelindeki dönüşümüne dikkat çeker. Köker’e göre, Ernest Gellner’ın tanımı ışığında milliyetçilik, kültürel bir varlık olan “nation” ile siyasi bir çatı olan devletin birlikteliğini ifade eder. Fransa gibi ülkelerde bu birliktelik yüzyıllar süren doğal bir süreçte oluşmuşken, Almanya örneğinde olduğu gibi bazı ülkelerde kültürel varlığı (nation) inşa etmek, siyasi gücün kullanıldığı, görece geç ve kısa bir mühendislik süreciyle gerçekleşmiştir.
Köker, Osmanlı bağlamında “millet” kavramının aslında özel hukukta özerkliği olan “dini cemaat” anlamına geldiğini hatırlatır. Milli Mücadele ve ilk Meclis (BMM) döneminde de millet kavramı, bu İslami temelde algılanmıştır. Hatta 1920-1924 arasındaki tartışmalarda ve Lozan Antlaşması’nda yeni devletin milli karakteri “İslami” sıfatıyla belirlenmiştir.
Ancak 1937’den itibaren, 1961 ve 1982 anayasalarıyla da pekişen milliyetçilik anlayışı, özünde kavmiyetçi (etnik) bir Türk milliyetçiliğine evrilmiştir. Bu süreçte milliyetçilik terimi de kökündeki Arapça/dini içerikten arındırılmak istenmiştir. 1933 sonrası Öztürkçeleştirme akımıyla, Uygurca kökenli “ulus” kelimesinden türetilen “ulusçuluk” kavramı, milliyetçiliğin yerine ikame edilmeye çalışılmıştır. Köker, Türkiye anayasalarında hiç yer almamış olan bu “ulusçuluk” teriminin, daha ziyade otoriter laikliği benimseyenler veya Kemalizm’i sol/anti-emperyalist bir ideoloji olarak yorumlayanlar tarafından kullanıldığına işaret eder.
Buna karşılık, Türkiye’nin beşeri unsurunu tanımlarken “millet” teriminde ısrar edenler için milliyetçilik, tarihi ve dini (İslami) boyutun terk edilmediği bir milli birlik ideolojisidir. 1970’lerin “Türk-İslam Sentezi”nde görüldüğü üzere, bu anlayışa göre Türklük sadece bir kavim adı değil, İslam’ın belirleyici olduğu kültürel bir ortaklıktır. Bu yüzden bu kesim kendisini “ulusçu” olarak değil, “milliyetçi” olarak tanımlamaktadır.
Buradan da anlaşılacağı üzere, Köker’in analizinde “ulus” kavramı, Batı’daki seküler ve inşa edilmiş nationalism kavramının karşılığı olarak konumlanırken; Cumhuriyet dönemi “milliyetçiliği” ise zamanla kavmiyetçi (etnisist) ve seküler bir anlam yüküyle tanımlanmıştır. Köker, tarihsel bağlamda Türklüğü “İslâm dininin belirleyici olduğu bir kültürel ortaklığın adı” olarak tanımlasa da, bu tanımı karşılayacak müstakil bir isimlendirmeye gitmemiştir.
Tam bu noktada Hanif Türk, Gök Millet adlı çalışmasıyla Lütfi Bergen devreye girerek, Köker’in boş bıraktığı bu alanı isimlendirir:
“Kanaatimizce bu kavram milletçiliktir. Türkiye, “milletçilik” anlamında bir devlet sistemi olarak kurulmuştur. Lozan Antlaşması, Türk adını Türkiye Cumhuriyeti’ne bağlanan Müslümanların ortak adı olarak kabul etmiştir.”
Bergen bu tespitiyle, kavramsal bulanıklığı gidermek adına ulus (seküler/inşa), milliyet (etnik) ve millet (dini/kültürel birliktelik) arasında üçlü bir ayrıma gitmektedir. Böylece “Milletçilik” kavramını, etnik temelli milliyetçilikten ve seküler ulusçuluktan ayırarak, kurucu antlaşmadaki (Lozan) Müslüman kimliğiyle özdeşleşen bir zemine oturtmaktadır.
Bergen’e göre Milletçilik, yasa/töre merkezli evrensel ahlak değerlerine bağlı Yafesoğulları’nın siyasal/toplumsal/ekonomik varoluşudur. Bergen, bu kimliğin Göktürk siyasal sisteminde tezahür ettiğini ifade etmektedir. Buna göre farklı etnisiteler milliyet kimlikleri ile organize olmuş ise de Türk Milleti’ni oluşturmak yolunda bir irade ortaya koymuştur. Bergen, Anadolu, Kafkasya, Balkanlar, Orta Avrupa’da Yafesoğulları soylu etniklerin Türk Milleti’ni oluşturduğunu ifade etmektedir. Töre, Hz. Nuh’un bütün evlatlarına verilmiş olmakla beraber yalnızca Yafes oğlu Türk’ün soyundan toplumsallaşmıştır. Farklı ataya bağlı soylar ve etnikler de Türk’ün Töresi’ne bağlanarak Türk Milleti’nin unsuru haline gelmiştir. Bu düşünceye göre; Anadolu’da Türk soyuna bağlı halklar ile 93 Harbi (1877-1878), Balkan Harbi (1912-1913) ve Mübadele (1923-1930) ile Anadolu’ya gelen Müslüman gayr-ı Türk unsurları da içine alan ahali Türk Milleti’dir. Buna karşın, Müslüman olduğu halde bu gövdeden koparak ayrı devlet kuran etnik gruplar (Arnavutlar, Araplar) “milliyetçilik” yapmış sayılırlar.
Lütfi Bergen, geliştirdiği bu “Milletçilik” fikriyle Türk kavramını “Bodunlar Birliği” olarak yeniden inşa eder. Bu, ırk temelli değil, “Hanif” törenin ahlak değerlerinde birleşen bir yapıdır. Bergen bu noktada Medine Vesikası’nı referans gösterir; nasıl ki Hz. Peygamber’in hakemliğinde Yahudiler, müşrikler ve Müslümanlar “Ümmet” olarak tanımlanmışsa, “Türk Milleti” kavramı da aynı töreye ve aynı hakana (burada Bergen’e göre hakan bizatihi meclisin kendisidir) bağlı bodunların birliği olarak kabul edilmelidir. Lozan Antlaşması da Türk adını, etnik bir kökene değil, Türkiye Cumhuriyeti’ne bağlanan Müslümanların ortak adına vererek bu “Milletçilik” tanımını hukuken tescil etmiştir.
Tarihsel tecrübeyle sabittir ki; gerek devlete gerekse millete rağmen girişilen her türlü milliyetçilik, aslında ulusalcılığın bir varyantıdır. Bu girişimler, milleti devletin hizasına çekerek “ulus” imal etme projesinden öteye gitmez. Çünkü “ulus”, devlet aygıtı olmadan kendini ortaya koyamaz ve bu bağlamda devlet karşıtlığı, özünde devlete muhtaç olan bu kavramı boşa düşürür. Oysa “millet”, devlet olmadan da var olabilen köklü bir gerçekliktir. Devlet, ancak milletin yasasına (töreye) uyduğu ve onu gözettiği sürece meşruiyet kazanır. Bugün Cumhuriyetin ve kuruluş ilkelerinin gözetilmesi de bu meşruiyet zeminine dönmekten, yani devletin milletin talebiyle millet için milletçe kapasitesini arttırma girişiminden başka bir şey değildir.
Salur Kazan İhanet mi Etmişti?
“Dede Korkut’ta esir düşen Salur Kazan, bir Türkmen çobanı tarafından kurtarılır. Fakat Kazan, basit bir çoban parçası tarafından kurtarılmış olmasının beyler nezdinde aleyhine kullanılacak bir töhmet olabileceğini düşünür ve çobana ihanet eder. Ahiren Salur Kazan ve çoban uzlaşırlar ama bu doğal çatışmanın tarihi metinlerimizde bu kadar belirgin bir şekilde yer almış olması manidardır.”
İlgili alıntıda Dinçaslan, Salur Kazan ve Karacaklı Çoban anlatısını, hikâyenin aslını bozarak yanlış bir okumaya tabi tutmakta; metni devlet ve millet arasındaki tekinsiz ilişki üzerinden yeniden kurgulamaktadır. Bu zorlama yoruma göre; Kazan’ın canını borçlu olduğu çobanı sırf “itibarı sarsılmasın” diye harcaması, devletin en zor anlarında dahi kendi bekası uğruna millete ihanet etme potansiyeli taşıdığını imler. Bu bakış açısına göre Salur Kazan da Türk olmasına rağmen çobana ihanet etmekten geri durmamıştır. Dolayısıyla Dinçaslan, sadece devletin Türkleşmesinin yetmeyeceğini; devleti millete bir daha ihanet edemeyecek bir nizama sokmak gerektiğini savunur. Bunu da demokratik çoğunlukta değil, bilimsel doğrulukta yapmayı salık vermektedir:
“Ben “millete rağmen milliyetçilik” problemini milliyetçiliğin işlevine odaklanarak çözüyordum: Milliyetçilik şayet milletin için en doğruyu bulmak ve uygulamak ise bu en doğrunun tanımı demokratik değildir. En doğruyu bilime, ideolojiye, ahlaka ve estetiğe başvurarak tespit edebiliriz – kitlelerin görüşüne değil. Akabinde kitleleri bu tespite ikna etmek, onları sevk ve idare etmek gerekir – benim tutumun özetle buydu.”
Bu görüşe göre; halkın talepleri değişken ve güvenilmezken, bilim ve ahlak değişmez referans noktalarıdır. Dolayısıyla milliyetçi özne, bilime başvurarak elde ettiği “üstün doğruyu” bir disiplin aracı olarak kullanmalı ve kitleleri bu rasyonel ilkeler çerçevesinde nizama sokarak sevk ve idare etmelidir. Pozitivist diyebileceğimiz bir mühendislik girişimi, burada da milliyetçi bir veçhe ile karşımıza dikilmekte.
Oysa Dede Korkut Hikâyeleri, Prof. Dr. Metin Ekici’nin de “Dede Korkut Kitabı, Türkistan/Türkmen Sahra Nüshası” kitabında isabetle belirttiği üzere, “Türk Dünyası’nın, Türk boylarının sahip olduğu medeniyetin temelinde var olan unsurları aktarmaktadır. Bu unsurların başında “Kut Sahibi İnsan” olarak yaşamak gelmektedir. Kut sahibi bir kişi; milletini bilen ve seven, ailesini ve toplumuna sahip çıkan, dostunu ve düşmanını seçen, her türlü zorluk ve zorbalıkla mücadele etmekten kaçınmayan, mücadele etmek için gerekli ve yeterli eğitimi almış, doğaya ve doğada bulunan her canlıya saygılı olan kişi olarak tanımlanmıştır.”
Dede Korkut anlatıları, Türk’ün ulaştığı coğrafyada inşa ettiği medeniyetin sözlü ve yazılı dışavurumudur. Bu gelenek içerisindeki her unsur, kendi değer sistemiyle tutarlıdır. Metin Ekici’nin tanımından yola çıkarsak; “Kut” almış bir Salur Kazan’ın, Dinçaslan’ın iddia ettiği türden bir hainlik yapması eşyanın tabiatına aykırıdır. Bu durumu layıkıyla kavrayabilmek için metni, politik kaygılarıyla gerçekliğinden saptırmak ve yanlış aktarmak yerine, geleneğin kendi değerleriyle bütünlüklü ve doğru bir biçimde yeniden okumak icap eder.
Dinçsarlan’ın iddia ettiğinin aksine, Salur Kazan ile Karacıklı Çoban arasındaki hadise “Salur Kazan’ın Tutsak Olup Oğlu Uruz’un Çıkardığı” destanında değil, “Salur Kazan’ın Evinin Yağmalandığı” destanında geçer. Ya da hiç olmasa “Salur Kazan’ın Evinin Yağmalandığı” destanında esir düşmez. Meselenin özünü ortaya koyabilmek, karışıklığı gidermek ve yapılan hatalı yorumun önüne geçmek için, ihanet hadisesinin cereyan ettiği Salur Kazan anlatısına yakından bakalım:
Büyük Oğuz’un devleti, kalmış yiğit arkası Salur Kazan büyük bir toy vermiş. Doksan başlı otağlarını diktirmiş, doksan yerde ipek halı döşetmiş, seksen yerde sofra kurdurmuş, altın ayaklı sürahiler dizdirmişti. Kafir kızları Büyük Oğuz Beylerine kadeh sunar içerlerdi. Kazan sarhoş olmuş, yata yata yanı ağrımış, dura dura beli kurumuştu, avlanmak istemişti. Beyleri ile birlikte av avlamaya, kuş kuşlamaya, yaban geyiği yıkmaya gittiler. Üçyüz yiğitle oğlu Uruz’u evini koruması için geride bırakmıştı.
Salur Kazan’ın ava gittiğini haber alan kafirler fırsattan istifade Kazan’ın evini yağmalar, annesi, karısı ve oğlunu hizmetlerindekiler ile esir alır. Bu esnada Kazan’ın koyun sürüsü olduğunu hatırlarlar ve oraya kuvvet gönderirler. Bu esnada sürüye bakan Çoban, kötü bir rüya görür ve kardeşlerini alarak hazırlık yapmaya, rüyanın ona vermiş olduğu bilgiye dayanarak vaziyet almıştır. At tepen, ok serpen kafire Karacık Çoban sapanının ayasına taş koyarak atmıştır. Biriyle ikisini üçünü, ikincisiyle üçünü dördünü yıkmış, taşı tükenmiş, kardeşleri şehit olmuş, koyun dememiş, keçi dememiş, sapanıyla başına karanlık olduğu kafiri kaçırmıştı. Çoban oturduğu yerde bey Kazan, ölü müsün diri misin, bu işlerden haberin yok mu diye seslendi.
Bu esnada Salur Kazan da kara kaygılı bir rüya görmüştür. Gürol Pehlivan, “Dede Korkut Kitabı’nda Yapı, İdeoloji ve Yaratım” adlı eserinde, Kazan’ın rüyasında uyarıldığını, bu uyarının da metinde açıklanmasa da Allah’tan geldiğini söyler: “bu seslenişin hemen ardından Salur Kazan’ın “kara kaygulu” bir rüya gördüğünü ifade ederek, kahramanın “boş biri” olmadığı mesajını vermektedir. (…) Kazan’ı yüceltmekte, bu noktadan itibaren talihin Oğuz’un lehine döneceği mesajını vermektedir; çünkü Kazan rüyasında uyarılmıştır. Elbette bu uyarı, metinde açıklanmasa bile Allah’tandır. Doğaüstünün de Oğuzların yanında olduğunu gösteren bu rüya öncesinde Kazan’ın kim olduğu anımsatılır. O, “Kalın Oğuz’un devleti, Bayındır Hanun güyegüsü, Ulaş oglı Salur Kazan”dır.”
Yukarıdaki özetten de anlaşılacağı üzere Karacıklı Çoban sürüsünü korumak için, Salur Kazan ise halkını korumak için rüya yoluyla uyarılmıştır. Bunun üzerine Kazan obasına döner ve vatanının yağmalandığını görür. Kafirin izini sürmek için atına binen Kazan, yolda suya sorar, kurda sorar, köpeğe sorar cevap alamaz, en nihayetinde Karacıklı Çoban ile karşılaşır ve esir edilen obasını görüp görmediğini sorar. Çoban, onun sürüsünü koruduğunu, bu uğurda gaza eylediğini, kardeşlerinin şehit düştüğünü, destur verirse birlikte savaşmak istediğini söyler. Kazan’dan yağız atını, altmış tutam gönderini, apalaca kalkanını, kara polat öz kılıcını, sadağında seksen okunu, ak tozluca katı yayını istemesi üzerine kahır gelen Kazan yoluna devam etmiştir. Fakat çobanın da peşinden geldiğini görünce, nereye gidersin diye sorar. Çoban sen evini almaya ben de kardeşlerimin intikamını almaya giderim diye cevap verir. Bunun üzerine Salur Kazan yemeğin var mı diye sorar ve dibine oturdukları ağaca çobanı bağlar.
Destanda, Salur Kazan’ın çobandan yardım istememesi ve onu ağaca bağlaması, büyük Oğuz beylerinden çekinmesinden kaynaklı olduğu dile getirilse de, bütüncül bir okuma ile asıl çekincenin Salur Kazan’ın tedbirsizliğinden ileri geldiği görülecektir. Nitekim Salur Kazan sarhoş düşmüştür ve bedelini ödeyecektir. Ayrıca çobana sapan, koyunları koruması için verilmiştir ve sürüyü koruması için rüyasında uyarılmıştır. Savaşmak, alplik onun haddine değildir. Bunun üzerine çoban bağlandığı ağacı söker ve gerisin geri Salur Kazan’ın peşine düşerek, sen kafiri tepelerken karnın acıkırsa ben de sana yemek yaparım der. Salur ancak bu şekilde onu yanına kor ve alnından öperek ellerini çözer. Evini kurtarırsa onu emr-i ahur yapacağını söyler.
Toparlayacak olursak Salur Kazan’ın hainliği yoktur, tedbirsizliği vardır, çünkü eğlenceye düşmüştür. Eğer aksi olsaydı, Salur Kazan’ın Tutsak Olup Oğlu Uruz’un Kurtarması’nda destanında yiğitleri onu korumazdı. Oysa canlarını ortaya koyarak esirliği kabul etmemişler, savaşarak şehit düşmüşlerdir. Salur Kazan’ın evinin yağmalanmasında ve Bamsı Beyrek’te Uruz’un ve Bamsı Beyrek’in yiğitleri esirliği kabul etmişlerdir. Çünkü eğlencede basılmışlardır. Salur Kazan’ın Büyük Oğuz Beylerine karşı mahcubiyeti sanıldığı gibi Karacıklı Çoban’dan düşüklüğünden kaynaklı değil, tedbirsizliğindendir. Çobanı yanına koymayışının nedeni de Çoban’ın toplumdaki yerini ve haddini bilmemesinden kaynaklıdır. Oysa Çoban’a sapan savaşmak için değil sürüyü korumak için verilmiştir ve belirttiğimiz üzere rüya ile uyarılması da yine sürüyü koruması amacıyladır. Buradan da anlaşılacağı üzere Dinçaslan’ın Salur Kazan’ın ihanet ettiği yolundaki görüşü ve destanı okuması hatalıdır. Dolayısıyla Salur Kazan’dan hareketle siyasalı okumasında ve kültür önerisi de sorunludur.
Hakk Teala Devlet ile Bilgi Versin
Bütün bu çözümlemelerimizden yola çıkıldığında Dinçaslan’ın, 18. yüzyıl Almanya’sının “devletsizlikten doğan” mecburiyetini, 21. yüzyıl Türkiye’sinin “devletli” gerçekliğine monte etmeye çalışmaktadır. Dahası “millet” bahsini milliyetçilik düşüncesi ile kavramaya çalışması onu mevcut sorunların çözümüne uzak düşürmektedir. Göstermiş olduğumuz üzere milliyetçilik düşüncesi de devlet merkezli bir şekilde milliyeti devletin hizasına getirme anlayışının ürünüdür. Dolayısıyla devlete rağmen de millete rağmen de milliyetçilik yapılamaz. Bu sıkışmışlıktan ancak milletçilik ile çıkılabilir ki, bu da devlet karşıtlığı üretmez, aksine devleti bir yasa/töre etrafında milletçi bir şekilde örgütlenmesini salık verir. Türklük de bu bahisle devlet merkezli değil millet merkezli kurulan bir gerçekliktir ve devletin kapasitesini her geçen gün arttırması, otoriterliğinden değil millete yeni düzlemde kendini hazırlaması kaynaklıdır. Kavramların içini bu şekilde boşaltarak ve tarihsel örnekleri bağlamından kopararak yapılan her okuma girişimi, milleti korumak iddiasıyla yola çıksa da, vardığı nokta milleti kendi tarihsel ve siyasal organizasyonuyla milliyetçilik adına (devletiyle) kavgalı hale getirmektir. Bu yaklaşım, Türk milletçiliğini yasası etrafında devlet kurucu ve koruyucu misyonundan uzaklaştırıp, milliyetçilik adı altında marjinal bir kültür hareketine indirgeme riskini taşımaktadır.
Sekülerlik endişeleriyle dini tecrit ederek milliyetçilik tanımına girişen Dinçaslan, Türklüğü Alman örneğini işaret ederek devlet karşısında kültürel bir zeminde inşa etmeye çalışmakta, fakat göstermiş olduğumuz üzere çok başarılı da olamamıştır. Buna ek olarak, “devletin işgal altında olduğu” sanrısı; etnikçi ve ayrılıkçı Kürtçülüğün post Kemalist ve post Cumhuriyetçi paradigma içerisinde ve cumhuriyete mesafeli bir şekilde Türkiye’yi “alt-emperyalizm” üzerinden okuma gayretini, yine kolonyalist bir anlatı içerisinde tersyüz etmekten öteye gidememektedir. Bu durum ise Türklüğü “millet” vasfından uzaklaştırarak “kavim” ve “kabile” düzeyine geriletmekte; reaksiyoner bir tavrın ötesine geçemeyerek, bizzat hakkında konuşulmaya çalışılan o millet mefhumuna ulaşılmasını da engellemektedir.
Korkut Ata’nın bir duasıyla ile yazımızı bitirmek gerekirse:
“Hakk Teala devlet ile bilgi versin.”






