• Eğitim

Elini Sallayarak Gelen Nesil: Üniversite Eğitiminde Hazırlıksızlığın Sosyolojisi

“Üniversiteye neden geldin ve burada öğrenci olmanın ne anlama geldiğini düşünüyorsun? Bugünkü yükseköğretimin belki de yeniden sorması gereken soru budur. Çünkü üniversite sınıfına elini sallayarak girmek mümkündür; fakat üniversiteden yalnızca elinde bir diploma sallayarak çıkmak, yükseköğretimin toplumsal işlevini yerine getirdiği anlamına gelmez.”

Üniversite sınıflarında giderek daha görünür hâle gelen bir manzara var: Öğrenci derse geliyor fakat yanında dersle ilişki kurduğunu gösterecek hemen hiçbir araç bulunmuyor. Defter yok, kalem yok, kitap yok; kimi zaman çanta bile yok. Buna karşılık telefon neredeyse öğrencinin bedeninin bir uzantısı gibi sürekli yanında. Ders başladığında bazı öğrenciler telefon ekranına yöneliyor, bazıları herhangi bir not alma ihtiyacı duymadan dersi izliyor, bazıları ise sınıfa girip çıkmayı oldukça sıradan bir davranış olarak görüyor. İlk bakışta önemsiz sayılabilecek bu gündelik görüntü, gerçekte üniversite eğitiminin geçirmekte olduğu daha kapsamlı bir kültürel dönüşümün belirtilerinden biri olarak okunabilir.

Buradaki mesele bir öğrencinin kalemini unutması değildir. Sosyolojik açıdan asıl dikkat çekici olan, derse hazırlıklı gelme normunun giderek zayıflamasıdır. Çünkü eğitim kurumları yalnızca bilgi aktaran örgütler değildir; aynı zamanda belirli davranış kalıpları, roller, beklentiler ve değerler üretirler. Üniversite öğrencisi olmak da tarihî olarak belirli bir öğrenci rolünü beraberinde getirir: okumak, not almak, araştırmak, soru sormak, tartışmak, ders öncesinde hazırlanmak ve kendi öğrenme sürecinin sorumluluğunu üstlenmek. Bu davranışlar üniversitenin akademik kültürünü meydana getirir. Dolayısıyla öğrencinin sınıfa hazırlıksız gelmesi, tek başına bireysel bir disiplinsizlik sorunu değil, öğrencilik rolünün ve akademik kültürün dönüşümü olarak değerlendirilmelidir.

Hazırlıksızlık Bir Öğrenci Davranışından Fazlasıdır

Hazırlıksızlık en az dört farklı düzeyde ortaya çıkmaktadır. Birincisi, kalem, defter, kitap veya ders materyali getirmemek biçimindeki fiziksel hazırlıksızlıktır. İkincisi, ders öncesinde herhangi bir okuma veya araştırma yapmamakla kendisini gösteren bilişsel hazırlıksızlıktır. Üçüncüsü, öğrencinin derste aktif bir öğrenme öznesi olmak yerine kendisine sunulan içeriği pasif biçimde tüketmeyi yeterli görmesiyle ortaya çıkan pedagojik hazırlıksızlıktır. Dördüncüsü ve belki de daha önemlisi, üniversite eğitimini entelektüel ve meslekî gelişim sürecinden çok diploma elde etmeye yönelik bürokratik bir aşama olarak değerlendiren kültürel hazırlıksızlıktır.

Bu dört boyut birbirinden bağımsız değildir. Defter getirmeyen, not tutmayan, ders öncesinde okumayan ve derste sürekli telefonuyla ilgilenen öğrenci davranışının arkasında üniversitenin ne olduğuna ilişkin belirli bir zihniyet bulunmaktadır. Eğer öğrenci açısından ders, öğretim elemanının anlattığı ve sınav döneminde ezberlenmesi gereken bir “içerik” olarak görülüyorsa not alma, önceden okuma ve tartışmaya hazırlanma gibi davranışların anlamı da zayıflamaktadır. Böylece öğrenme, öğrencinin aktif olarak gerçekleştirdiği bir zihinsel faaliyet olmaktan çıkarak öğretim elemanının gerçekleştirmesi beklenen bir hizmete dönüşmektedir.

Bu noktada akademik habitus kavramı açıklayıcıdır. Öğrencinin üniversite ortamında nasıl davranacağı, hangi materyalleri yanında bulunduracağı, nasıl not alacağı, nasıl soru soracağı ve akademik bilgiyle nasıl ilişki kuracağı kendiliğinden ortaya çıkmaz. Bunlar zaman içerisinde edinilen kültürel yatkınlıklardır. Üniversiteye gelen öğrencilerin önemli bir bölümünde bu akademik yatkınlıkların yeterince gelişmemiş olması, lise ile üniversite arasındaki geçişin aynı zamanda bir kültürel uyum problemi olduğunu göstermektedir. Öğrenciden üniversitede bağımsız düşünmesi, araştırması ve tartışması beklenirken önceki eğitim deneyimi çoğu zaman sınav başarısı, doğru cevabı bulma ve verilen bilgiyi yeniden üretme etrafında şekillenmiştir. Üniversite ise öğrencinin bu öğrenme biçimini kısa sürede değiştireceğini varsaymaktadır.

Üniversiteye Gelmek ile Üniversiteli Olmak Arasındaki Mesafe

Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir: Üniversiteye kayıt yaptırmak ile üniversiteli olmakaynı sosyolojik süreci ifade etmez. İlki hukukî ve bürokratik bir statüdür; ikincisi ise belirli bir akademik kültürün içselleştirilmesini gerektirir. Üniversite öğrenciliği, öğrencinin yalnızca bir kuruma kayıtlı olmasını değil, üniversitenin bilgi üretme ve öğrenme biçimlerine katılmasını gerektirir. Kitlesel yükseköğretimin ortaya çıkardığı önemli sorunlardan biri tam da bu noktadadır. Üniversite eğitiminin geniş toplum kesimlerine açılması demokratikleşme ve eğitim fırsatlarının genişlemesi bakımından son derece değerlidir. Fakat niceliksel genişleme, akademik kültürün aynı ölçüde yaygınlaşacağı anlamına gelmez. Üniversitenin fiziksel kapasitesi büyürken üniversiteli olmanın kültürel anlamı aynı hızla yeniden üretilemeyebilir. Bu durum, kentlerin yoğun kırsal göç alıp kent kültürüne uyum sağlayamaması sonucu yaşanan “kentin köylüleşmesi” olgusunun küçük ölçekli bir yansımasıdır. Böyle durumlarda üniversite, öğrencinin hayatında düşünsel dönüşüm yaratan bir kurum olmaktan uzaklaşarak ortaöğretim sonrasında devam edilmesi beklenen bir sonraki eğitim kademesine dönüşebilir.

Böylece üniversite eğitiminin anlamında sessiz fakat önemli bir değişim meydana gelir. “Üniversitede ne öğreneceğim?” sorusunun yerini giderek “Bu diploma bana ne sağlayacak?” sorusu almaya başlar. Eğitim, kendi başına değer taşıyan bir zihinsel ve kültürel faaliyet olmaktan çıkarak gelecekte elde edilmesi beklenen ekonomik veya meslekî konumun aracına dönüşür. Akademik motivasyon araştırmaları bu noktada önemli ipuçları vermektedir. Üniversite öğrencilerinin motivasyon yapısını inceleyen çalışmalar, içsel motivasyonun yanında kariyer ve dışsal düzenleme boyutlarının da güçlü olduğunu göstermektedir (Of veKılıçaslan, 2025). Benzer biçimde başarı odaklı motivasyon ile akademik başarı arasındaki ilişkileri ele alan araştırmalar, öğrencinin öğrenme sürecine ilişkin motivasyonunun akademik performans açısından önemli olduğunu ortaya koymaktadır (Ergin ve Karataş, 2018). Bu bulgular, öğrencilerin davranışlarını basitçe “ilgisizlik” veya “tembellik” kavramlarıyla açıklamanın yetersiz olduğunu göstermektedir. Mesele, öğrencinin eğitimle kurduğu ilişkinin niteliğidir.

Diploma Yönelimli Üniversite ve Araçsal Öğrencilik

Modern yükseköğretimde giderek güçlenen eğilimlerden biri araçsal eğitim anlayışıdır. Bu anlayışta bilgi, insanın dünyayı anlamasını sağlayan kültürel bir değer olmaktan çok sınavı geçmenin, diploma almanın ve iş piyasasında belirli bir konuma ulaşmanın aracı hâline gelir. Öğrencinin temel sorusu “Bu konuyu nasıl anlayabilirim?” olmaktan çıkarak “Bu sınavda çıkar mı?” biçimine dönüşür. Bu soru aslında sınıftaki hazırlıksızlığın sosyolojik şifresini taşımaktadır. Eğer bir bilginin değeri sınavda sorulup sorulmamasına göre belirleniyorsa kitap okumak gereksizleşir. Öğretim elemanı slaytları paylaşacaksa not tutmak anlamsız görünmeye başlar. İnternetten PDF bulunabiliyorsa kitabı edinmenin değeri azalır. Sınavdan birkaç gün önce hazırlanarak geçer not almak mümkünse dönem boyunca düzenli çalışmanın rasyonel olmadığı düşünülebilir. Böylece öğrencinin kendi açısından geliştirdiği oldukça tutarlı bir asgari akademik yatırım stratejisi ortaya çıkar: mümkün olan en düşük emekle gerekli krediyi tamamlamak.

Bu davranışı yalnızca ahlâkî bir problem olarak değerlendirmek yetersiz kalır. Çünkü öğrenci davranışları kurumun oluşturduğu teşvik yapısından bağımsız değildir. Üniversite sistemi öğrenciyi ne ölçüde okumaya, araştırmaya, yazmaya ve tartışmaya zorluyorsa öğrencinin akademik davranışı da buna göre şekillenir. Okumadan, not almadan, araştırmadan ve hatta düzenli olarak derslere katılmadan başarılı olunabilen bir sistemde hazırlıksızlık zaman içerisinde istisnai olmaktan çıkarak rasyonelleştirilmiş öğrenci davranışına dönüşebilir. Bu nedenle “öğrenciler neden hazırlanmıyor?” sorusunun yanına başka bir soru daha eklemek gerekir: Üniversitenin kurumsal yapısı hazırlanmayı gerçekten gerekli kılıyor mu?

Dijitalleşme ve Dikkatin Parçalanması

Hazırlıksızlık meselesinin ikinci önemli boyutu dijitalleşmedir. Akıllı telefon, tablet ve bilgisayarın eğitim ortamına girmesi bilgiye erişimi olağanüstü ölçüde kolaylaştırmıştır. Bununla birlikte bilgiye erişimin kolaylaşması ile öğrenmenin kolaylaşması aynı şey değildir.Dijitalleşmeyle birlikte öğrencinin ders materyaliyle kurduğu fiziksel ilişki değişmiştir. Kitabın yerini PDF, defterin yerini telefon veya tablet, el yazısının yerini klavye almaktadır. Öğrencinin “her şey zaten telefonda” düşüncesi bu dönüşümün gündelik ifadesidir. Fakat telefon aynı anda ders materyali, mesajlaşma aracı, sosyal medya platformu, video ekranı, oyun cihazı ve eğlence merkezi olduğu için öğrenme ile dikkat dağıtıcı faaliyetler arasındaki sınırı da ortadan kaldırmaktadır. Konuyla ilgili öğrencilerle yaptığım görüşmeler de dijitalleşme konusuna odaklanmaktadır. 

Ders sırasında elektronik cihaz kullanımının öğrenme performansı üzerindeki etkilerine ilişkin araştırmalar bu konuda dikkat çekici sonuçlar vermektedir. Dynarski, tarafından aktarılan çalışmalar, elektronik cihaz kullanımının öğrencilerin dikkat ve öğrenme performansını olumsuz etkileyebildiğini; özellikle el yazısıyla not almanın kavramsal işlemleme bakımından avantaj sağlayabildiğini göstermektedir (Dynarski, 2017). Benzer biçimde öğrencilerin dijital araçlara yaygın biçimde sahip olmalarına rağmen sınav hazırlığı ve yoğun öğrenme süreçlerinde kâğıt temelli materyalleri kullanmayı sürdürmeleri de fiziksel öğrenme araçlarının önemini tamamen kaybetmediğine işaret etmektedir (Drummond, 2017; Paper and Packaging Board, 2016).

Burada sorun teknolojinin kendisi değildir. Sorun, teknolojinin hangi dikkat rejimi içerisinde kullanıldığıdır. Üniversite sınıfında telefonun sürekli erişilebilir olması, öğrenciyi tek bir zihinsel faaliyete uzun süre yoğunlaşan özne olmaktan çıkararak sürekli uyaran değiştiren bir kullanıcıya dönüştürebilmektedir. Akademik öğrenme ise tam tersine sabır, yoğunlaşma, metin üzerinde düşünme ve zihinsel süreklilik gerektirir. Böylece dijital kültürün hız mantığı ile akademik öğrenmenin yavaşlık gerektiren yapısı arasında önemli bir gerilim ortaya çıkmaktadır.

Hazırlıksızlığın Ekonomi Politiği

Bununla birlikte sınıfa kalemsiz, kitapsız veya hazırlıksız gelen her öğrenciyi aynı kategori içerisinde değerlendirmek ciddi bir sosyolojik hata olur. Öğrenci davranışının arkasında ekonomik koşulların da bulunduğu unutulmamalıdır. Üniversite öğrencilerinin barınma, ulaşım, beslenme ve eğitim materyallerine erişim maliyetleri öğrencilik deneyimini doğrudan etkilemektedir. Çalışmak zorunda kalan bir öğrenci açısından üniversite hayatı, yalnızca öğrenme faaliyeti değildir; aynı zamanda eğitim ile geçim arasında kurulan güç bir dengedir. Öğrencilerin çalışmak zorunda kalması, kitap fiyatları ve diğer yaşam maliyetleri eğitim sürecine katılım biçimlerini etkileyebilmektedir.

Bu nedenle sosyolojik çözümleme, isteksizlik ile imkânsızlığı birbirinden ayırmak zorundadır. Kitap alamadığı için PDF kullanan öğrenciyle kitap okumayı gereksiz gördüğü için herhangi bir materyal kullanmayan öğrencinin davranışı görünüşte benzer olsa da sosyolojik olarak aynı değildir. Birincisinde ekonomik sermaye yetersizliği, ikincisinde akademik kültüre ilişkin değer ve motivasyon problemi ön plana çıkmaktadır. Tam da bu nedenle yükseköğretimde hazırlıksızlık tek nedenli bir problem değildir. Ekonomik sermaye, kültürel sermaye, öğrencinin önceki eğitim deneyimleri, akademik motivasyonu, dijital alışkanlıkları ve üniversitenin kurumsal beklentileri birlikte değerlendirilmelidir.

Liseden Üniversiteye Taşınan Öğrenci Rolü

Sorunun önemli kaynaklarından biri de ortaöğretimde oluşan öğrenci rolünün üniversitede devam etmesidir. Öğrenci uzun yıllar boyunca öğretmenin konuyu anlattığı, hangi bölümün önemli olduğunu söylediği, sınavda ne sorulabileceğini işaret ettiği ve başarı ölçütlerinin büyük ölçüde merkezi sınavlar tarafından belirlendiği bir sistem içerisinde sosyalleşmektedir. Üniversiteye geldiğinde ise aynı öğrenciden bir anda bağımsız okuma yapması, araştırması, tartışması ve kendi öğrenme sorumluluğunu üstlenmesi beklenmektedir. Bu beklenti değişimi yeterince yönetilmediğinde öğrenci üniversiteye gelir fakat lise öğrenciliğinin öğrenme alışkanlıklarını sürdürür. Böylece kurumsal statü değişir fakat öğrenci habitusu aynı kalır.

Öğrenci derste kendisini hâlâ bilginin üretimine katılan bir özne değil, öğretim elemanının anlattıklarını alan bir dinleyici olarak konumlandırır. Dersin sonunda slaytların paylaşılmasını beklemesi, sınavdan önce “nerelere kadar sorumluyuz?” diye sorması veya sınavda çıkmayacak bir konuyu öğrenmeye değer görmemesi bu pasif öğrenci rolünün gündelik tezahürleridir. Motivasyon ve akademik başarı üzerine yapılan araştırmalar, öğrenmeye ilişkin motivasyonel stratejiler ile akademik performans arasında anlamlı ilişkiler bulunduğunu göstermektedir. Benzer şekilde akademik hedef yönelimi ve devamsızlığa ilişkin tutumların öğrenme motivasyonuyla ilişkili olduğu belirtilmektedir (Çevik ve Demirdağ, 2026). Dolayısıyla hazırlıksızlık, devamsızlık, düşük motivasyon ve akademik başarısızlık birbirinden tamamen bağımsız sorunlar olarak görülmemelidir. Bunlar belirli koşullarda birbirlerini besleyen bir akademik uzaklaşma döngüsü oluşturabilir.

Öğrenci hazırlanmadıkça dersi anlamakta zorlanır; anlamadıkça derse katılımı azalır; katılım azaldıkça dersle kurduğu aidiyet zayıflar; aidiyet zayıfladıkça hazırlık yapmak daha anlamsız görünür. Sonunda öğrenci fiziksel olarak sınıfta bulunmasına rağmen akademik olarak sınıfın dışında kalabilir.

Kurumsal Normların Aşınması

Bu noktada sorumluluğu bütünüyle öğrenciye yüklemek eğitim sosyolojisi açısından eksik bir değerlendirme olacaktır. Çünkü öğrencinin davranışı kurumsal normlardan bağımsız değildir. Bir üniversitede derse zamanında gelmek, hazırlıklı olmak, okumaları yapmak, not almak ve tartışmaya katılmak güçlü biçimde bekleniyorsa öğrenciler zaman içerisinde bu beklentilere uyum sağlar. Tersine bu davranışların gerçekleşip gerçekleşmediği önemsenmiyorsa hazırlıksızlık giderek normalleşir. Sosyolojik açıdan burada bir norm aşınmasından söz edilebilir. Bir davranışın norm olabilmesi için yalnızca yazılı kurallarda bulunması yetmez; gündelik hayat içerisinde tekrar tekrar üretilmesi gerekir. Dersin başlangıç ve bitiş saatleri sürekli esnetiliyor, öğrencinin hazırlık yapıp yapmadığı hiçbir biçimde önemsenmiyor, okuma yapılmadan dersler takip edilebiliyor ve akademik performans büyük ölçüde kısa süreli sınav hazırlığıyla elde edilebiliyorsa üniversitenin akademik normları sembolik niteliğe bürünmeye başlar.

Öğrenci de kısa sürede bu kurumsal gerçekliği öğrenir. Hangi ders için gerçekten çalışması gerektiğini, hangi dersten minimum emekle geçebileceğini, hangi öğretim elemanının devam konusunda hassas olduğunu ve hangi dersin sınavdan birkaç gün önce hazırlanılarak tamamlanabileceğini keşfeder. Başka bir ifadeyle öğrenciler yalnızca ders içeriklerini değil, kurumun gayriresmî kurallarını da öğrenirler. Bu nedenle hazırlıksızlık bir öğrenci davranışı olduğu kadar kurumsal kültürün de ürünüdür.

Üniversitenin Diploma Fabrikasına Dönüşme Riski

Meselenin en önemli boyutu burada ortaya çıkmaktadır. Üniversitenin temel işlevi diploma vermek değildir. Üniversite belirli bir meslek için gerekli bilgi ve becerileri kazandırmanın yanında, bireyin düşünme, sorgulama, araştırma, kanıt değerlendirme, problem çözme ve kendisini ifade etme kapasitesini geliştiren bir kurumdur. Üniversiteyi diğer eğitim kurumlarından ayıran temel özelliklerden biri de budur. Eğer öğrencinin temel amacı dersi geçmek, kurumun temel başarısı mezun sayısını artırmak ve eğitim sürecinin temel çıktısı diploma vermek hâline gelirse akademik formasyon ile sertifikasyon arasındaki bağ zayıflar. Diploma, temsil etmesi gereken bilgi ve beceriden giderek bağımsızlaşmaya başlar.

Bunun sonucunda ortaya çıkan sorun yalnızca üniversitelerin sorunu değildir. Meslekîyeterliliklerin aşınması doğrudan toplumsal sonuçlar üretir. Mühendislik, öğretmenlik, sağlık, hukuk, güvenlik veya sosyal hizmet gibi alanlarda diploma belirli bir bilgi ve yetkinlik düzeyini temsil etmek zorundadır. Üniversite eğitimi bu yeterlilikleri üretemediğinde diploma ile gerçek meslekî kapasite arasındaki mesafe büyür. Böylece eğitim sistemindeki akademik aşınma zaman içerisinde iş piyasasına, kamu hizmetlerine ve mesleklerin toplumsal itibarına taşınır. Bu bakımdan sınıfa kalemsiz ve deftersiz gelen öğrenci görüntüsü küçük bir ayrıntı değildir. Bu görüntü, daha kapsamlı bir dönüşümün gündelik hayattaki sembolü olarak okunabilir.

Disiplin mi, Akademik Sorumluluk mu?

Buradan hareketle çözümü yalnızca yasaklarda aramak da doğru değildir. “Telefonu yasaklayalım”, “defter getirmeyeni derse almayalım” veya “devamsızlığa daha ağır yaptırım uygulayalım” gibi tedbirler kısa vadede davranış değişikliği yaratabilir. Fakat kalıcı çözüm, öğrencinin neden hazırlanması gerektiğini anlayacağı bir akademik sorumluluk kültürü oluşturmaktır. Öğrencinin derse hazırlıklı gelmesini istiyorsak dersin yapısı da hazırlığı gerekli kılmalıdır. Önceden okuma yapılmadan tartışılamayan metinler, sınıf içi problem çözme etkinlikleri, kısa değerlendirmeler, öğrenci sunumları, vaka analizleri ve aktif öğrenme yöntemleri hazırlığı öğretim sürecinin doğal parçası hâline getirebilir. Hobson’un öğrencilerin ders öncesinde okuma yapmasını sağlamaya yönelik önerileri de okuma faaliyetinin ders tasarımı içerisine yerleştirilmesinin önemine dikkat çekmektedir (Hobson, t.y.).

Ters yüz öğrenme gibi modeller de bu açıdan değerlendirilebilir. Burada öğrenci derse boş bir zihinle gelip öğretim elemanından bilgiyi almayı beklemek yerine, temel materyalle önceden karşılaşmakta ve sınıf zamanını tartışma, problem çözme ve uygulama için kullanmaktadır. Böylece öğretim elemanı “bilgiyi aktaran kişi”, öğrenci de “bilgiyi alan kişi” olmaktan çıkar; sınıf, akademik etkileşimin gerçekleştiği bir alana dönüşür. Aynı biçimde kâğıt-kalem kullanımının teşvik edilmesi nostaljik bir teknoloji karşıtlığı olarak görülmemelidir. Buradaki amaç öğrenciyi dijital araçlardan uzaklaştırmak değil, öğrenmenin bilişsel gereklilikleri ile teknolojinin kullanım biçimi arasında denge kurmaktır. El yazısıyla not almanın öğrenciyi bilgiyi seçmeye, özetlemeye ve yeniden formüle etmeye yöneltebildiğine ilişkin bulgular bu bakımdan önemlidir (Dynarski, 2017).

Akademik Kültürün Yeniden İnşası

Asıl ihtiyaç, üniversitedeki akademik kültürün yeniden güçlendirilmesidir. Bunun için öğrenciye ilk günden itibaren üniversitenin lisenin devamı olmadığı anlatılmalıdır. Üniversite öğrenciliğinin hakları bulunduğu kadar sorumlulukları da vardır. Derse hazırlanmak, okumak, not almak, soru sormak, araştırmak ve akademik tartışmaya katılmak bu sorumlulukların parçalarıdır. Ancak bu beklenti tek taraflı olamaz. Öğretim elemanının da derse hazırlanması, güncel materyaller kullanması, öğrenciyi düşünmeye zorlayan sorular üretmesi ve değerlendirme sistemini ezberden çok öğrenmeyi teşvik edecek biçimde oluşturması gerekir. Kurum ise ekonomik güçlük yaşayan öğrenciler için kitap ve materyal desteği sağlamalı, çalışan öğrencilerin karşılaştığı güçlükleri dikkate almalı ve üniversitenin entelektüel hayatını ders saatlerinin dışına taşıyacak seminerler, öğrenci toplulukları, konferanslar ve tartışma ortamları oluşturmalıdır.

Böyle düşünüldüğünde hazırlıksızlık sorununun çözümü kalem ve defter zorunluluğundan çok daha geniş bir meseleye dönüşmektedir. Asıl soru şudur: Üniversite, öğrenciden nasıl bir insan olmasını beklemektedir? Eğer cevap yalnızca “diploma sahibi insan” ise sınıfa elini sallayarak gelen öğrencinin davranışı sistem açısından çok da irrasyonel değildir. Fakat üniversitenin amacı araştıran, sorgulayan, meslekî yeterlilik sahibi, düşüncelerini gerekçelendirebilen ve kendi öğrenmesinin sorumluluğunu taşıyan insanlar yetiştirmekse öğrencilik rolünün yeniden tanımlanması gerekir.

Sonuç: Elini Sallayarak Gelen Nesil

“Elini sallayarak gelen nesil” ifadesi bu nedenle bir kuşak suçlaması olarak kullanılmamalıdır. Bugünkü üniversite öğrencileri kendilerinden önce oluşturulmuş eğitim kurumlarının, sınav sistemlerinin, dijital teknolojilerin, ekonomik koşulların ve kültürel beklentilerin içinde sosyalleşmektedir. Onların sınıftaki davranışlarını anlamak, bu yapısal koşulları anlamayı gerektirir. Fakat yapısal açıklama bireysel sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Sosyoloji, davranışların toplumsal nedenlerini açıklarken bireyi iradesiz bir nesneye dönüştürmek zorunda değildir. Üniversite öğrencisi yetişkin bir bireydir ve akademik yaşamın gerektirdiği sorumluluğu üstlenmesi beklenebilir. Asıl mesele, bireysel sorumluluk ile kurumsal sorumluluğun yeniden dengelenmesidir.

Üniversitenin öğrenciyi sürekli olarak idare eden, eksiklerini görmezden gelen ve mezuniyete doğru taşıyan bir kuruma dönüşmesi öğrenciyi güçlendirmez; tersine öğrencinin yetişkinlik ve meslekî sorumluluk kazanmasını geciktirebilir. Akademik standartların korunması bu nedenle öğrenci karşıtı bir tutum değil, üniversite eğitiminin anlamını koruma meselesidir. Sınıfa kalemsiz gelmek bu açıdan küçük fakat sembolik bir davranıştır. Çünkü kalem yalnızca bir yazı aracı değildir; hazırlığın, dikkatin ve öğrenme iradesinin gündelik göstergelerinden biridir. Defter de yalnızca kâğıt değildir; öğrencinin bilgiyi kaydetmeye, işlemeye ve kendisine mal etmeye hazır olduğunun işaretidir. Kitap ise sınavdan önce okunacak sayfalar toplamından önce, akademik kültürle kurulan ilişkinin aracıdır.

Bu nedenle mesele öğrenciye “Kalemin nerede?” diye sormaktan ibaret değildir. Daha temel soru şudur: Üniversiteye neden geldin ve burada öğrenci olmanın ne anlama geldiğini düşünüyorsun? Bugünkü yükseköğretimin belki de yeniden sorması gereken soru budur. Çünkü üniversite sınıfına elini sallayarak girmek mümkündür; fakat üniversiteden yalnızca elinde bir diploma sallayarak çıkmak, yükseköğretimin toplumsal işlevini yerine getirdiği anlamına gelmez.

Kaynakça

Dynarski, S. (2017, August 21). For note taking, low-tech is often best. Harvard GraduateSchool of Education. https://www.gse.harvard.edu/ideas/usable-knowledge/17/08/note-taking-low-tech-often-best

Ergin, A., & Karataş, H. (2018). Üniversite Öğrencilerinin Başarı Odaklı Motivasyon Düzeyleri. Hacettepe University Journal of Education, 33(4), 868-887. https://izlik.org/JA85YC25YP

Hobson, E. H. (t.y.). Öğrencilerin okumasını sağlamak: On dört tavsiye. METU Öğrenme ve Öğretmeyi Geliştirme Uygulama ve Araştırma Merkezi (OĞEM).

Of, M., & Kılıçaslan, İsmail. (2025). Üniversite Öğrencilerinde Akademik Motivasyon Yapısının İncelenmesi: Bölüm ve Cinsiyete Göre Farklılaşma. Premium E-Journal of SocialSciences (PEJOSS), 9(61), 1415–1437. https://doi.org/10.5281/zenodo.18117717

Çevik, H., & Demirdağ, S. (2026). Üniversite Öğrencilerinin Öğrenme Motivasyonu Akademik Hedef Yönelimi ve Devamsızlık ile İlgili Tutumlarının İncelenmesi. Türk Eğitim Bilimleri Dergisi, 24(1), 228-249. https://doi.org/10.37217/tebd.1768681

Paper and Packaging Board. (2016). Paper and productive learning: The second annual back-to-school report (2016 ed.). https://preview.thenewsmarket.com/Previews/SYNA/DocumentAssets/445663_v2.pdf

Drummond, S. (2017, September 10). In the age of screen time, is paper dead? NPR. https://www.npr.org/sections/ed/2017/09/10/544546911/in-the-age-of-screen-time-is-paper-dead

Türkiye Derste. (2026). Öğrenciyi tanımak: Başarı notla ölçülmez. https://turkiyederste.com/ogrenciyi-tanimak/

Özkara, B. (2026, 16 Şubat). Üniversite gençliği vardiyada: Okumak mı çalışmak mı? Evrensel. https://www.evrensel.net/haber/5970837/universite-gencligi-vardiyada-okumak-mi-calismak-mi

Visited 1 times, 2 visit(s) today

Close