Cumhuriyet, kuruluşunun dördüncü yılında gençliğe emanet edildi. Mustafa Kemal, Ekim 1927’de Nutuk’u Gençliğe Hitabe ile bitirirken gençliğe birinci vazifesinin “Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini ilelebet muhafaza ve müdafaa etmek” olduğunu söylüyordu. Bu müdafaa görevinin en somut karşılığı askerlikti. Aynı yıl çıkan 1111 sayılı Askerlik Mükellefiyeti Kanunu ise Osmanlı’dan kalan bedel usulünü korudu ve askerlik yükünü parayla hafifletmenin fiyatını 600 lira olarak belirledi. Kanun bu imkâna tek cümlelik bir sınır da koymuştu: “Seferberlikte bedel alınmaz.”1 Böylece Cumhuriyet’in ilk yıllarından beri iki şey yan yana duruyor: Cumhuriyet’i savunma görevi bütün gençliğe aynı biçimde veriliyor, ama parası olan bu görevin en ağır kısmını hafifletebiliyor.
Doksan dokuz yıl sonra sosyal medyada vatan için savaşmaktan söz eden bir paylaşıma rastladım. Yazan genç, cepheye bir gün kendisinin gideceğini, iş insanlarının çocuklarının, politikacıların ve ünlülerin ise savaş boyunca yurt dışındaki evlerinde oturup savaş bitince dönerek vatan millet edebiyatı yapacaklarını yazıyor, sonra soruyordu: “Kim için savaşacağız?” Kendisinden fedakârlık isteyenlerle aynı kaderi paylaşmadığını düşünen biri, o çağrıya nasıl inanacak?
Paylaşım olası bir savaştan söz ediyordu, ama barış zamanında da askerliğin kime ne kadar yük olacağında para bir fark yaratıyor. Bugün altı aylık askerlik yerine bir aylık temel eğitim almanın bedeli, asgari ücretle çalışan birinin yaklaşık on yedi aylık geliri ediyor.2 Borçlanarak da olsa bu parayı ödeyebilen aile ile ödeyemeyen aile, “vatan için” çağrısını aynı biçimde duymuyor.
Kimin Bedeli?
Gençlerle konuşurken onlarda emaneti taşımaya karşı bir isteksizlik seziyorum. “Vatan millet beni düşünüyor mu?” diye soruyorlar. Bu sorunun altında daha derin bir soru yatıyor: Ben bu ülkenin gözünde ne kadar değerliyim? “Kimse milleti düşünmüyor, ben mi düşüneyim?” diyorlar. Bu sözler ilk duyuşta insanı üzüyor, çünkü ülkenin derdini kendi derdi saymayan birinin sesi gibi geliyor. Fakat yalnızca bunu duyarsak, bu sözlerin içindeki adalet talebini kaçırırız. Kendisinden fedakârlık yapması beklenen genç, başkalarının nelerden vazgeçtiğini de görmek istiyor.
Paylaşımdaki itiraz da vatanın savunulmasına değil, cepheye kimin gideceğineydi. Vatan, içinde yaşadığımız toprak ve o toprağı paylaştığımız insanlardır. Gencin öfkesi ise savaş boyunca yurt dışındaki evlerinde oturacağını düşündüğü ayrıcalıklılara dönüktü. Bir hükûmete ya da ayrıcalıklı bir kesime öfke duymak, o toprağı paylaştığımız insanlara karşı sorumluluk duymamak anlamına gelmez. 2024’te 14-29 yaş arasındaki gençlerle yapılan temsili bir araştırmada milliyetçi tutumlar güçlü çıkmış, yani gençlerin bu ülkeye bağlılığı sürüyor.3 Millete ait hissetmek başka, bu ülkede değerli bir fert sayıldığına inanmak başka.
Bence gençlerin bu emanetten kaçınmasını anlamak için, kendilerine yöneltilen fedakârlık çağrısının ne kadar inandırıcı olduğunu sormak gerekiyor. Bu emanet yalnız cephede taşınmaz. Bir toplum insanlardan vergisini ödemesini, işini özenle yapmasını, ülkesinde kalıp orada bir hayat kurmasını, kimi zaman da çok daha ağır bedeller ödemesini bekler. Fakat yükümlülüklerin kimlere düştüğü, kimlerin bunlardan kaçabildiği ve yükü taşıyanların ne kadar söz sahibi olduğu, o çağrının ahlaki anlamını belirler. Refahın eşitsiz dağılması da ağır bir sorundur, ama tehlikenin ve kaybın eşitsiz dağıldığına inanılması ortak kader duygusunu daha derinden yaralar.
İnsanlar, kurumların adil işlediğine ve başkalarının da üzerine düşeni yaptığına güvendikleri ölçüde devletin taleplerine rıza gösterir. Bu koşullu bir rızadır. Katkı vermeye hazır biri, başkalarının sorumluluktan kaçtığını gördüğünde o da elini taşın altından çeker. Bu rızanın en çok sınandığı yerlerden biri askerlik. On dokuzuncu yüzyılda Avrupa’da ve Kuzey Amerika’da askerlikten parayla kurtulmanın türlü yolları vardı, yüzyılın sonuna doğru bunlar neredeyse her yerde ortadan kalktı. Eşit yurttaşlık fikri güçlendikçe, devlete para ödeyip askerlikten muaf olmak demokrasilerde “düşünülemez” hale geldi.4 Bizde askerlik yükünü parayla hafifletmek bugün de yasal bir yol.
Askerliğin parayla hafifletilebildiği bir ülkede gençlerin rızalarını koşullara bağlaması şaşırtıcı değil. Bunu küçük bir çıkar hesabına indirgemek ise haksızlık olur, çünkü insan hiç tanımadığı birinin hayatını kurtarmak için kendi rahatından, güvenliğinden, hatta hayatından vazgeçebilir. Fedakârlığının başkalarının ayrıcalıklarını sürdürmek için kullanıldığına inanıyorsa yaptığı şeyin anlamı değişir. Aynı bedel, bir durumda dayanışmanın, başka bir durumda kullanılmanın işareti olarak yaşanır.
Kimin Canı, Kimin Malı?
Genç, fedakârlık çağrısını duyduğunda önce kendi geleceğine bakıyor. Diplomasının kendisine bir iş kapısı açacağına inanmayan, bir tanıdığı ya da torpili olmadan iyi bir işe giremeyeceğini düşünen, geleceğe umutla bakmakta zorlanan bir gence ülkesi için nelerden vazgeçmesi gerektiğini anlatıyoruz. Böyle bir gençten neyin fedakârlığını bekliyoruz?
Aynı genç yukarıya da bakıyor. Eylül’de bir fon skandalı patladı. Olay kamuoyunda iktidara yakın, daha önce devletin önemli kurumlarında görev almış isimlerin karıştığı bir piyasa dolandırıcılığı olarak konuşulurken bir gence fedakârlıktan söz ettiğimizde şu cevabı duyabiliyoruz: “Birileri parasını katlama derdine düşmüş, 188 tır dolduracak kadar para götürülmüş, parası olan da o parayla bu ülkede fabrika açmıyor, iş yeri kurmuyor, benim gibi gençlere iş verecek bir yatırım yapmıyor. Bu ülke için hiçbir fedakârlık yapmıyor, ama kaymağını o yiyor. Benim ay sonunu getirme derdim var. Bir gün hastalansam geçimimi nasıl sağlayacağımı bilmiyorum. Fedakârlığı ben mi yapacağım?”
Büyük paranın nasıl katlandığını haberlerden okuyan genç, kendi emeğinin ne ettiğini her ay sonunda bordrosunda görüyor. İkisi aynı ülkede. Bir süre önce üç harfli market zincirlerinden birinde kasiyer olarak çalışan bir gence rastlamıştım. Asgari ücretin biraz üstünde bir maaş alıyordu. “Milyonlar kazanıp çalışanına bundan fazlasını layık görmeyen zenginler için mi savaşacağım?” diye soruyordu.
Bu tabloda devletin yanında ülkenin zenginlerinin de payı var. Devlet asgari ücreti belirler ve bu, bir çalışana ödenebilecek en az ücrettir. İşvereni bunun üzerinde ödemekten alıkoyan hiçbir şey yok. Piyasayı ve geçim şartlarını bilen bir işveren, imkânı ölçüsünde bu tabanın üzerine çıkmalıdır. Fakat pazarlık gücü ve arkasında duracak bir sendikası olmayan bir çalışan için ücretin tabandan ne kadar yukarı çıkacağı işverenin vicdanına kalıyor. Bu hazin bir düzen; milyonlar kazanan bir işverenin asgari ücreti çalışanı için kâfi görmesi, kanunun koyduğu tabanı tavan sayması ise daha da hazin, çünkü vicdanın eksikliğini gösteriyor. O genç şunu sormakta yerden göğe kadar haklı: “Kasasında oturduğum marketin sahibinin oğlu da savaşa gidecek mi, yoksa bana asgari ücretin biraz üstünü layık gören o zenginin canını ve malını korumak için yalnızca ben mi savaşacağım?”
Öfkenin Yönü
Kasadaki gencin öfkesi yukarıya, ücretini belirleyenlere dönüktü. Ama haksızlığa uğradığını düşünen herkesin öfkesi yukarıya yönelmiyor. İnsan kendi hakkını alamadığını düşündüğünde, yanındakinin hakkını fazlalık gibi görmeye başlayabilir. Devlet yurdunda yer bulamayan bir öğrenci, kendisine yurt çıkan arkadaşının ailesinin ne kadar kazandığını sorgulamaya başlar ve yurtların neden yetmediğini sormak yerine onun da yurttan çıkarılmasını ister. Öfke böylece hakkın herkese adil biçimde ulaşmasını istemekten, yanındakinin de o haktan mahrum kalmasını istemeye kayar. Eski ahlak kitapları bu kaymaya bir ad verir. Başkasında olan iyiliği kendisi için de istemek gıptadır, o iyiliğin başkasının elinden gitmesini istemek ise haset. Yurt bulamayan öğrencinin öfkesi gıptayla başlar ve haksızlık sürdükçe hasede döner, bu yüzden haseti yalnız kişinin kusuru saymak yetmez, onu besleyen düzeni de hesaba katmak gerekir.
Adaletsiz bir yük dağılımına itiraz eden gençler, başkalarına karşı sorumluluklarını nasıl koruyacak? Ülkenin imkânlarını kendi çıkarına kullananlara duydukları öfke, o ülkede korunmaya muhtaç insanların kendileri için hiçbir şey ifade etmediği bir yere varmamalı. Ortak hayattan bütünüyle çekilmenin bedelini, çoğu zaman çekilme imkânı bulunmayanlar taşır.
Emaneti Taşımak
Gençlere ülkeleri için ne yapacaklarını soruyoruz, onlar da ülkelerinin kendileri için ne yaptığını soruyor. İki soru birbirini dışlamaz. Onlardan topluma bağlılık bekliyorsak, bu bağlılığın içinde itiraza da yer açmamız gerekiyor. Haksız bir uygulamayı değiştirmeye çalışan, bir başkasının hakkını savunan, kendisinden hesap soranlara hesap sorabilen genç, ülkesinin bugünkü işleyişinden memnun olmasa da orada birlikte yaşadığı insanları önemsiyor ve ortak hayatın sorumluluğunu üstleniyor.
Fedakârlığın adaleti, herkesin aynı bedeli ödemesinden fazlasını ister. İmkânı ve yetkisi fazla olanın sorumluluğu da fazladır, çünkü geçimini güçlükle sağlayan bir ailenin taşıyabileceği ile güç ve servet sahibi birinin taşıyabileceği aynı değildir. Ortak kaynakların nereye harcandığını herkesin bildiği, karar verenlerin hesap verdiği, hakkını arayanın bu yüzden cezalandırılmadığı bir ülkede güven yeniden kurulur.
Her 29 Ekim’de Cumhuriyet’i gençlere yeniden emanet ediyoruz. Onlara milletin bir parçası olduklarını kürsülerden söylüyoruz. Gençler bu sözün karşılığını yurtta, iş yerinde, hastane kapısında arıyor. Bir gençten ülkesi için bir şeyden vazgeçmesini istediğimizde, onun gözünde kendimizi de tartıya koyuyoruz. “Kim için savaşacağız?” diyen genç, bunu Cumhuriyet’i hâlâ kendi evi saydığı için soruyor. Ülkesinden umudunu kesmiş biri bunu sormaz, susar ve kendi hayatına çekilir.
Emaneti verenler de onun yükünden muaf değildir. Yükün en ağırı da bu ülkede yetki ve servet sahibi olanların omzunda olmalı. Cumhuriyet’i gençlere teslim edip kenara çekilemeyiz, onlardan korumalarını istediğimiz ülkeyi korunmaya değer bir ülke olarak tutmak da bizim payımıza düşüyor.
Notlar
1 Askerlik Mükellefiyeti Kanunu, Kanun No. 1111, kabul tarihi 21 Haziran 1927, md. 104-106 ve 110. Erişim: https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/KANUNLAR_KARARLAR/kanuntbmmc005/kanuntbmmc005/kanuntbmmc00501111.pdf. Bedel 105. maddede 600 lira. 104. madde bedeli askere alınacakların sayısı ordunun ihtiyacını aştığı sürece kabul ediyor, 106. madde bedel ödeyenlere altı aylık eğitim şartı koyuyor. Bedel usulü Osmanlı’dan geliyordu. 1870 tarihli askeralma düzenlemesi bedeli 50 altın lira (5.000 kuruş) olarak belirlemiş, bu parayı toplamak için toprak, ev ya da iş aleti satmayı yasaklamıştı, yani bu imkân en çok kesesinde nakit bulunanların işine yarıyordu. Bedel ödeyenler yedeğe geçiriliyordu. Bkz. Zürcher, E. J. (1998). The Ottoman Conscription System, 1844-1914. International Review of Social History, 43(3), 437-449, s. 445. Erişim: https://doi.org/10.1017/S0020859098000248.
2 Bedelli askerlik ücreti, Milli Savunma Bakanlığı’nın Temmuz 2026’da açıkladığı tutara göre 472.653,60 TL. Aktaran: Milliyet Uzmanpara. Erişim: https://uzmanpara.milliyet.com.tr/uzmanpara/2026-bedelli-askerlik-ucreti-belli-oldu-temmuz-zammiyla-bedelli-askerlik-ucreti-kac-tl-oldu-7620399. 2026 yılının net asgari ücreti 28.075,50 TL. Erişim: https://kpmgvergi.com/yayinlar/mali-bultenler/sosyal-guvenlik/2026-yili-asgari-ucreti-aciklandi/3342. Hesap: 472.653,60 ÷ 28.075,50 ≈ 16,8.
3 Lüküslü, D. ve Uzun, B. (2024). Gençlik Araştırması Türkiye 2024: Kararlı Demokratlar mı Yoksa Coşkulu Milliyetçiler mi? Yol Ayrımında Türkiye Gençliği. Friedrich-Ebert-Stiftung Türkiye. Anket 14-29 yaş arasındaki 1.233 gençle 9 Şubat-25 Mart 2024 tarihleri arasında yapıldı. Erişim: https://turkey.fes.de/e/tuerkiye-genclik-arastirmasi-2024.html.
4 Levi, M. (1997). Consent, Dissent, and Patriotism. Cambridge: Cambridge University Press. Koşullu rıza için 2. bölüm, “The Contingencies of Consent”, s. 16-41. Parayla askerlikten kurtulma usullerinin ortadan kalkışı için 4. bölüm, “The Price of Citizenship”, s. 80-106, özellikle s. 102-106. “Düşünülemez”, Levi’nin kullandığı “unthinkable” kelimesinin karşılığı (s. 103 ve 106). Erişim: https://politicalscience.stanford.edu/publications/consent-dissent-and-patriotism.






