“Düşüncesizlik” diyor Martin Heidegger, “bugünün dünyasında her yere girip çıkan tekinsiz bir ziyaretçidir.”[1] Acaba bu tekinsiz ziyaretçiden rahatsız mıyız? Yoksa, rahatsızlık şöyle dursun, bu konuğu baş tacı etmekten, hanemizde daimi olarak ağırlamaktan haz mı duyuyoruz?
Yapay zekayı tartışmak, düşünceye dair bir tartışmanın da kapılarını aralamak demektir. Yapay zekanın günlük pratiklerimize birçok katkısı olduğu su götürmez bir gerçektir. Fakat üzerine düşünmekten kaçındığımız tehlikeleri de tartışmak ertelenemez bir gerekliliktir. Bilhassa konfor uğruna neleri yitirdiğimiz, rahatlık uğruna nelerden vazgeçtiğimiz; muhasebesi yapılması gereken bir sorun olarak önümüzde durmaktadır.
Tadeusz Gadacz, insanlığın tarihi gelişimi açısından tuhaf bir zaman diliminde olduğumuzu belirtmektedir. Çünkü, “Bilimin olağanüstü gelişimi, yeni teknolojiler ve bilgiye neredeyse evrensel ölçekte erişim, düşüncesizliği azaltmak bir yana, onu daha da yoğunlaştırmıştır.”[2] İçinde yaşadığımız çağı “kolaylaştırma çağı” olarak niteleyen Gadacz, konfor ve rahatlık uğruna entelektüel derinliğin her geçen gün daha da azaldığını vurgulamaktadır. Düşünme fakirliği yapay zekayla birlikte evrenselleşen bir fenomene dönüşmektedir. Bu dönüşümün en görünür etkilerinden biri ise düşüncenin kurumsal mekânı olması gereken üniversitelerde ortaya çıkmaktadır. Bilhassa üniversitelerin mevcut durumu, düşünceyi zayıflatan ve yapay zekanın hükümranlığını arttıran etmenleri güçlendirmektedir. Katy Hayward, üniversiteler bağlamında söz konusu düşünce zayıflığının dört şekilde tezahür ettiğini belirtmektedir:
1. Sıradanlığın tiranlığı. 2. Pragmatizm. 3. Ölçülebilirlik. 4. Merkantilizm.[3]
Düşüncenin ancak somut etkiler sunduğu ölçüde değerli olduğu anlayışı günümüzde son derece yaygındır. Bu durum, düşünmenin sorgulamayı ve araştırmayı teşvik edici yönünü zayıflatmaktadır. Düşünmenin amacı günümüzde sadece bilginin birikimine ve optimizasyonuna odaklanmıştır. Üniversiteler, piyasaya uygun insanların yetiştirilmesine hizmet eden kurumlara dönüşmüştür.
Halbuki John Dewey, “Demokrasi ve Eğitim” adlı kitabında, düşünmeyi şöyle nitelemektedir:
“Düşünme bir soruşturma, şeylerin inceleme ve araştırma sürecidir. Bilgi edinme ise her zaman ikincildir ve sorgulama eylemine yardımcıdır.”[4]
Mühim olan tek şeyin sonuç olduğuna dair bu yaygın anlayışla hesaplaşmadan düşünce zenginliğine dair kelam etmek mümkün değildir. Zira öğretim kurumları da bu sonuç odaklı öğrenme anlayışının güçlendirmektedir. Üniversitelerin günümüzdeki en büyük amacı, mezunlarının piyasada etkili bir konuma yerleşmesini sağlamaktadır. Bu anlayış, üniversitelerin piyasanın emrine girmesine neden olmaktadır. Öğrenmenin piyasa odaklı bir sürece dönüşmesi, üniversitelerin piyasa tarafından kuşatılmasını ve bu nedenle özerkliklerini yitirmelerini de beraberinde getirmektedir. Bilginin metalaştırılması, kapitalizmin insanlığı bütünüyle yuttuğu bir düzenin parçasıdır. Halbuki üniversitelerin görevi, tam da bu insanlığın serpileceği ortamı hazırlamaktır. İnsanlık, somut faydalarla ya da ekonomik performansın artmasıyla serpilmeyecektir. Üniversiteler eliyle her geçen gün daha da güçlenen faydanın hükümranlığı vasat ya da sıradan bir hayatı dayatmaktadır. Televizyon, internet ya da sosyal medya vasıtasıyla her gün dayatılan şey de işte bu sıradanlıktır. Gadacz, mevcut sıradanlığı Joseph Tichner’den ödünç aldığı “pazar yeri” metaforuyla açıklamaktadır:
“Pazar yerinin kendine özgü bir çekim gücü vardır. Gözlerimizi köleleştirir, bizi sergilenen şeye bakmaya zorlar. Kulaklarımızı köleleştirir, bağırılarak söylenenleri dinlemeye mecbur bırakır. Pazar yeri, kendi alanından çıkmamıza izin vermez; bizi durmadan geri çağırır, aynı şeyi tekrar tekrar izlemeye zorlar. Ama her şeyden önce bize kendi dilini dayatır. Orada bir süre geçiren hiç kimse artık pazar yerinin dili dışında başka bir dil konuşamaz. Farklı düşünmesi de mümkün değildir. Zira artık pazar yerinin bir parçası hâline gelmiştir.”[5]
İnsanlığı geliştiren şey; pazar yerinden çıkıp soylu tefekkürünün ve yüce doğasının imkanlarını aramaktır. John Stuart Mill, insanlığı sıradanlıktan kurtaracak olan olanın “soylu tefekkür, yüce düşünceler ve yüksek duygular” olduğunu belirtmektedir.[6] Kapitalizmin yok ettiği şey işte bu yücelik duygusudur. Wendy Brown da neoliberalizmi “kapitalizmin insanlığı yuttuğu rasyonalite” olarak tanımlamaktadır. Kapitalizm insanlığı metalaştırma süreçleriyle, kar odaklı büyüme mekanizmasıyla ve kendine özgü değer biçme tarzı marifetiyle yutmaktadır.[7] Bilginin metalaştığı, fayda odaklı yaklaşımların önemsendiği üniversiteler bu pazar yerinde tezgah açmaktan vazgeçmedikçe insanlığın selametine hizmet de edemeyecektir.
Burada üniversitelerin değerinin ne olduğu sorusu da önem kazanmaktadır. Zira üniversiteler değerlerini rekabet gücüne hizmet eden somut ölçütlere endekslemiştir. Böylece bir yol ayrımında olduğumuz muhakkaktır: Üniversiteler eğitimli vatandaşlar mı yetiştirecektir yoksa o öğrencilere “bir iş için” eğitim veren kurum mu olacaktır? Günümüzde yaygın kabul, öğrencileri iş odaklı yetiştirmenin daha makbul olduğu yönündedir. Artık makaleler, projeler, sunumlar, sempozyumlar ve tüm bunların niceliksel çokluğu temel belirleyici konumdadır. Statüler performanslara göre yükselmekte ya da gerilemektedir. Üniversiteler kendilerini bilgi üreten bir fabrika gibi düşünmektedir. Ahlaki değerler ve estetik deneyimler her geçen gün daha da azalmaktadır. Hesap edilebilir performansların hükümranlığında nitelik ortadan kaybolmaktadır. Zaten niteliğin yokluğu pek de dikkate değer görülmemektedir. Nitelik, öğretim kurumlarında istenmeyen bir konuktur. Çünkü nicelik, her tarafı gizli bir salgın gibi kuşatmıştır. Böyle bir ortamda zaman düşünmeye değil; plan yapmaya ya da rapor hazırlamaya ayrılacaktır.
Thomas Docherty’in “piyasa köktenci ideoloji” diye tanımladığı bu anlayış, üniversitelere hakim olmuştur. Akademik içerikler değil ekonomik faktörler temel belirleyici konumuna yükselmiştir. Üniversiteler, sosyal ve kültürel misyonlarından sapmış ve amansız bir “finansallaşma” sürecine girmiştir. Kendini geliştirmek değil, kendini pazarlamak ve piyasanın selametine uygun davranmak temel belirleyici olmuştur. Bu sebeple Docherty üniversitelerin topluma ihanet ettiğini belirtmektedir. İhanetin sebebi, üniversitelerin kamu yararına çalışan bir kurum olma vasfını yitirmesi ve herkesin herkesle savaştığı bir rekabet ideolojisine teslim olmasıdır.[8]
Yapay zekânın yaygınlaşması, üniversitenin toplumsal işlevini gerçekleştirebilme kapasitesi açısından bir tehdit oluşturmaktadır Çünkü nitelikli yurttaşların yetişmesi düşünme kapasitesinin sürekli geliştirilmesine bağlıdır. Bu gelişim, ancak dikkatli, eleştirel ve sürekli bir düşünme pratiğiyle mümkündür. Oysa yapay zekâ temelli kolaylaştırıcı süreçler, çoğu zaman bu zihinsel emeğin yerine geçmektedir. Bu sebeple düşünce zayıflığıyla yapay zeka kullanımı arasında bir bağ olduğu muhakkaktır. Zira derin düşünme ihtiyat ve sabrı gerektirmektedir. Tefekkür, muhakeme ve araştırmayla bağlantılıdır. Tefekkür ya da derin düşünmeye ancak özgürleşmiş zihinlerle varılacaktır. Böylece üniversitelerin değerinin ne olduğu da belirginleşecektir: Yapay zekayı taklit etmeyen bir eğitim!
Yapay zeka kullanımı tek başına bir sorun teşkil etmemektedir. Aksine, yapay zeka kullanımı birçok olumlu gelişmenin yolunu açmıştır. Sorunun belirginleştiği nokta; üniversitelerin yapay zekanın ürettiği şeyler hakkında rasyonel ve özgür yargıda bulunamayan insanlar yetiştirmesidir. Bu ise başlı başına bir eğitim problemidir. Üniversiteler, öğrencilere eleştirel ve özgür düşünme cesareti kazandırmalıdır. Onları kendi inançlarını sorgulamaya ve başkalarının inançlarına saygı göstermeye yöneltmelidir.[9] Daha fazla dikkati, daha fazla özgürlüğü, daha fazla hayal gücünü teşvik etmelidir. Üniversite öğrenimi yalnızca bilgi edinmeye indirgenirse aklın ve muhakemenin terbiyesi ihmal edilmiş olacaktır.
Her türlü bilgiyi “bir tık” mesafeden bize ulaştıran yapay zeka, düşünmenin öznesi değildir. O ancak tefekkürün bir nesnesi olarak hayatımızda anlam kazanacaktır.
Ek-1: Katy Hayward’ın yapay zeka ve düşünce zenginliği kıyaslamasının tablolaştırılmış hâli.
| Sıradanlığın Tiranlığı ve Yapay Zeka | Düşünce Zenginliği |
| Yüzeysellik: Olayların yalnızca görünen tarafında kalır; hızlı tüketilen fikirlerle yetinir. | Derinlik: Görünenin ardındaki anlamı araştırır; düşüncenin katmanlarını açığa çıkarır. |
| Kolay(cı)lık: Zahmetsiz olana yönelir; kısa vadeli konforu önceler. | Sabır: Hakikatin zaman istediğini bilir; düşünceyi olgunlaştırmayı temel alır. Çabayı ve yoğunlaşmayı önceler. |
| Özgünlükten yoksunluk: Taklide dayanır; farklı olanı bastırmak ister. | Yaratıcılık: Yeni imkânlar üretir; düşüncenin sınırlarını genişletir. |
| İşlevsellik: Her şeyi yalnızca fayda ölçüsüyle değerlendirir. | Çeşitlilik: İnsan deneyiminin estetik, etik ve varoluşsal boyutlarını da önemser. |
| Rekabetçilik: Başkasını aşmayı temel amaç hâline getirir; bireyi sürekli karşılaştırır. | Birliktelik: Ortak üretimi, paylaşımı ve dayanışmayı öne çıkarır. |
| Öngörülebilirlik: Riskten kaçınır; alışılmış kalıpların dışına çıkamaz. | Geleceğe yönelim: Henüz ortaya çıkmamış olasılıkları düşünür; yeni ufuklara açılır. |
| Tek tipleşme: Farklılıkları tehdit olarak görür. | Çoğulluk: Farklı seslerin düşünceyi zenginleştirdiğini kabul eder. Kendi inançlarını sorgular ve başkalarının inançlarına saygı gösterir. |
| Tüketim odaklılık: Düşünceyi bile hızlı tüketilen bir nesneye dönüştürür. | Anlam arayışı: Bilgiyi yalnızca kullanmak için değil, anlamak için ister. |
| Kısa vadeli bakış: Anlık kazançlara odaklanır. | Uzun vadeli ufuk: Gelecek kuşakları ve kalıcı değerleri hesaba katar. |
| Mekanik yaşam: İnsan ilişkilerini verimlilik ölçütüne indirger. | İnsani derinlik: Duyguları, etik sorumluluğu ve içsel gelişimi önemser. |
Kaynaklar
John Dewey, Democracy and Education, Pennsilvania, The Pennsylvania State University Press, 2001.
John Stuart Mill, On Liberty, Canada, Batoche Books, 2001.
Katy Hayward, “Democracy and Discernment: The Public Purpose of the University in a World of “AI Everywhere”’, Journal of the British Academy, 2026, 14(1): a04. https://doi.org/10.5871/jba/014.a04
Martin Heidegger, Discourse on Thinking, Çev. John M. Anderson & E. Hans Freund, New York, Harper & Row Publishers, 1969.
Tadeusz Gadacz, “The University in Times of Thoughtlessness”, Çev. R. Smietana, in Open Book 3, Ed. Jerzy Hausner, Krakow, Fundacja Gap, 2018, s. 247-259.
Thomas Docherty, The New treason of the Intellectuals: Can the University Survive?, Manchester, Manchester University Press, 2018.
Wendy Brown, Undoing the Demos: Neoliberalism’s Stealth Revolutions, New York, Zone Books, 2015.
[1] Martin Heidegger, Discourse on Thinking, Çev. John M. Anderson & E. Hans Freund, New York, Harper & Row Publishers, 1969, s. 44.
[2] Tadeusz Gadacz, “The University in Times of Thoughtlessness”, Çev. R. Smietana, in Open Book 3, Ed. Jerzy Hausner, Krakow, Fundacja Gap, 2018, s. 247.
[3] Katy Hayward, “Democracy and Discernment: The Public Purpose of the University in a World of “AI Everywhere”’, Journal of the British Academy, 2026, 14(1): a04. https://doi.org/10.5871/jba/014.a04
[4] John Dewey, Democracy and Education, Pennsilvania, The Pennsylvania State University Press, 2001, s. 154.
[5] Tadeusz Gadacz, “The University in Times of Thoughtlessness”, s. 252.
[6] John Stuart Mill, On Liberty, Canada, Batoche Books, 2001, s. 58-59.
[7] Wendy Brown, Undoing the Demos: Neoliberalism’s Stealth Revolutions, New York, Zone Books, 2015, s. 44.
[8] Thomas Docherty, The New treason of the Intellectuals: Can the University Survive?, Manchester, Manchester University Press, 2018, s. 38.
[9] Tadeusz Gadacz, “The University in Times of Thoughtlessness”, s. 256.






