EkonomiTeknoloji

Yapay Zeka İşimizi Elimizden Almıyor, İşimize Ortak Oluyor

Görsel yayıncılığın tahakkümünü her geçen gün arttırdığı bir dönemde yazı yazmak, görmek ve bakmaktan ziyade izleme eylemi üzerine yoğunlaşan kitleler karşısında okumakta ısrarcı olmak, yapay zeka eksenli dijital çağımızda pek karşılık bulacağı yok gibi görünmekte. Lakin kitlelerden bize ne? Avamlaşmanın taliplisi değiliz ki akıntıya kendimizi bırakalım. Konforlu yönelimler bizim hakikate dair arayış ve sorgulamamızı belirleyemeyeceği gibi akıntıya kapılıp dönemin yüzeysel alışkanlıklarına da teslim olmaya niyetli değiliz. Her neyse bütün bunlara rağmen dile getirmeye gayret ettiğimiz kimi hususlar var ve bu konuda meselenin salt teorik özüne inmekten ziyade, o meseleleri hak ettikleri ciddiyetle ve nitelikli bir tartışma zeminine taşıma çabası içerisindeyiz. Gerekmedikçe yayın da açmıyoruz, olabildiğince izleme eyleminden uzak kalıyoruz ve karşı karşıya kaldığımız gerçeklik ile okuyarak ve yazarak yüzleşmeye çalışıyoruz. Gerekirse yamuk bakıyoruz, görme biçimleri üzerinden düşünüyoruz ama izleyici olmayı kabul etmiyoruz.

Hiçbir şey bilmiyorsak şunun gayet farkındayız, bu dönemde okuyan kazanacaktır, çünkü herkesin anlam dünyasındaki erozyon herkesi insanlığın birikimi anlatılarından ve kendi hikayelerinden mahrum kılmakta. Yazımıza konu olan yapay zekaya ve çalışma hayatına dair etkilerini kaleme alırken de bunu dikkate alarak görüşlerimizi dile getirmekteyiz.Yine şunun da farkındayız, teknolojik ivmelenmeye karşı sergilenecek reaksiyoner ve pesimist bir tavır, bizi yalnızca konfor alanlarımızın kaybından doğan distopik kaygıları tekrarlamaya itecektir. Bu yönde kendimize ortak aramıyoruz, sonuç vermeyen şikayetlerle ömrü tüketme gibi bir lüksümüz yok. Şüphesiz ki, geleceğin muğlaklığı ve önümüze düşen güncel verilerin niteliği gereği iyimser bir tablo çizmekte zorlanıyoruz. Ömer Seyfettin’in bir turan masalı olan “İhtiyarlıkta mı Gençlikte mi?”deki Hasan Beyin dediği gibi Allah’tan gelen kazaya rızadan başka çare yok! Ancak buradaki temel gayemiz, karamsar bir itiraz üretmek değil aksine, mevcut veriler ışığında meselenin ana damarını yakalamak ve entelektüel tartışmayı sığlıktan kurtararak layıkıyla sürdürülebilir kılmaktır.

***

Robotların gelip işlerimizi elimizden alacağı yönündeki distopik senaryoları şimdilik bir kenara bırakıp güncel makroekonomik veriler ışığında küresel şirket yöneticilerinin stratejilerine odaklanalım. Yapay zeka üzerine yürütülen tartışmaların reaksiyoner ve negatif yönlü olduğu malumunuz, fakat ortaya çıkan fiili durum yapay zekanın kitlesel bir işsizlik dalgası yaratmaktan ziyade istihdamı destekleyen yönünün olduğunu da göstermekte. Ancak her madalyon gibi bu madalyonun da görünmeyen ve çok daha tehlikeli bir yüzü var, verimlilik arttıkça azalan şey iş yüküyle beraber bir hak olarak tembelliğin, aylaklığın yani kısaca dinlenmeye ayırdığımız ya da ayıracağımız zamanın neliği ve daha fazlası, çalışanların iş yükünün artması, ama nasıl? Ve bütün bunların yanında ortaya çıkan uzmanlık meselesi…

Sanayi Devrimi’nden bu yana her yeni teknolojik atılım, insanlığın kalbine acaba işsiz mi kalacağız, makineler işlerimizi elimizden mi alacak korku ve kaygısı salmıştır. Makinelerini kıran işçilerin başlattığı Chartist Hareket buna belki de en güzel örneği teşkil eder. Bugün üretken yapay zekanın ofislere, yeni nesil endüstriyel alanlara ve çalışma hayatına hızlı girişi de yine aynı kaygıları alevlendirmiş vaziyette. Bu konu özelinde çalışmalar, raporlar, kamuoyu araştırmaları, anketler ve istatiksel veriler de gelmekte ve kaygıların aksi yönünde gelişmelerin olduğu gösterilmekte. Bunların bir kısmına bu yazıda değineceğiz. Ancak burada asıl dikkat çeken nokta şu ki, sadece çalışanların değil yöneticilerin de yapay zekaya dair öngörülerinin gerçekçi olmadığını belirtmemiz gerek.

Careerminds’ın güncel 2026 raporu, yapay zekayı bir maliyet kısma fırsatı olarak görüp aceleyle işten çıkarma yapan şirketlerin yaşadığı büyük hüsranı gözler önüne sermekte. Rapora göre, yapay zeka gerekçesiyle organizasyonel daralmaya giden şirketlerin önemli bir kısmı, aylar içinde ciddi bir pişmanlık yaşayarak çıkardıkları personeli yeniden işe almak zorunda kalıyor. Hatta veriler, yapay zeka kaynaklı işten çıkarma yapan şirketlerin üçte birinden fazlasının, sistemlerin karmaşıklığını yönetmek ve stratejik muhakeme sağlamak için daha önce işten çıkardıkları birimlere eskisinden daha fazla işe alım yaptıklarını gösteriyor. Bu veriler istihdamda ezber bozan bir gerçek olarak kayıtlara geçiyor ve yeni dünyayı daha sağlıklı anlayabilmemizin kapılarını bizlere aralıyor.

Bu durum, yöneticilerin yapay zekadan beklentileri ile yapay zekanın sahadaki gerçekliğinin birbirinden ne kadar farklı işlediğinin en net kanıtıdır. Yöneticilerin, her şeyi algoritmaların kusursuzca çözeceğine dair hayalleri de, çalışanların hiçbir şeyin değişmeyeceğine dair ataleti de yapısal gerçeklerle örtüşmüyor. Yapay zeka ve buna bağlı yapısal değişimler, her iki tarafın öngörülerinden çok daha farklı bir mekanizmayla işliyor. Çok açıktır ki, yapay zekayı sadece bir maliyet düşürme kalemi olarak fırsat bilip, yılların kurumsal hafızasını ve yetenekli çalışanlarını işten çıkaran şirketler, yakın gelecekte tarihin tozlu raflarında yerlerini alacak görünmekte.

Makinelerin insanları bütünüyle saf dışı bırakacağı şeklindeki distopik senaryoları ve pesimist yaklaşımları bilim kurgunun konusu olsun, ama bu kurguların da mevcudu maskelemesine izin vermeyelim. Yukarıda da belirttiğimiz gibi geleceğe dair pek ümitkar olmadığımızın da bilinciyle, kimseye tatlı rüyalar satmıyoruz ama karşı karşıya kaldığımız gerçekliğin de belimizi bükmesine razı değiliz. Bu noktada, Yapay zeka çip üretiminin öncü ismi Nvidia’nın CEO’su Jensen Huang’ın radyoloji sektörü üzerinden yaptığı değerlendirme, mevcut teknolojik dönüşümü anlamlandırmak adına son derece gerçekçi ve ufuk açıcı bir perspektif sunmaktadır. Huang, yapay zekanın radyologları işsiz bırakmak yerine onlara kusursuz bir asistan olarak hizmet edeceğini ve teşhis kalitesini artıracağını vurgulamaktadır. Bize göre yapay zekayı önceki teknolojik sıçramalardan ayıran temel fark da tam olarak bu noktada belirginleşmektedir. Nitekim yıllar önce yapay zekanın görüntüleri insandan hızlı okuması nedeniyle radyologların işsiz kalacağı iddia edilmiş olsa da Huang’ın vurguladığı üzere radyologların sayısı azalmamış, tam tersine kapasite artışı sayesinde sektörel istihdam yukarı yönlü ivmelenmiştir. Konu sadece istihdam artışı da değil, verimliliğin de artmasıdır. Aynı zamanda bu yeni teknolojik gelişmeler, süreçleri yalnızca kolaylaştırmakla kalmıyor, aynı zamanda anlaşılacağı üzere her çalışana dijital bir asistan tahsis ediyor. Bu durum, kendi içinde derin bir açmazı ve şimdilik öngörülemeyen bir bilinmezliği de beraberinde getirmektedir. Doğası gereği asistan, bir uzmana eşlik etmek üzere konumlandırılır (ya da görevlendirilir). Yapay zekanın herkes için erişilebilir bir asistan haline geldiği bu yeni çalışma ekosisteminde, uzmanlık kavramının sınırları, tanımı ve kimin uzman kabul edileceği konusu oldukça tartışmalı ve yeniden kurgulanmaya muhtaç bir yapıya bürünmektedir.

***

İşsizlik korkusunu atlattığımızda karşımıza mesai kavramı, uzmanlık konusu, verimlilik ve beraberinde dinlenme hakkının erimesi gibi çok daha sinsi ve psikolojik olarak yıpratıcı bir sorun çıkıyor. Bir mühendis için T cetvelinden AutoCAD’e geçişte yaşandığı gibi, üretim maliyetinin ve süresinin düşmesi, işleri kolaylaştırırken çalışanlara daha fazla boş zaman kazandırmamıştır. Daha kısa zaman süreleri içerisinde tamamlanan projeler ve analizler, yöneticilerde ve müşterilerde madem bu kadar hızlı yapılabiliyor, o halde aynı sürede daha fazla iş teslim edilmeli algısını yaratmıştır. Bu teknolojik gelişme neoliberal gelişme ile de paralel gerçekleştiği için büyük şirketlerin dönüşümünü de beraberinde getirmiş, beş kişinin yaptığı işi bir kişiye indirerek refah devleti politikalarında büyük kırılmalar meydana getirmiş ve yapısal dönüşümle beraber büyük bir işsizlik ve ekonomik bunalımı da insanlar tecrübe etmiştir.

Yapay zeka araçlarının saniyeler içinde kapsamlı rapor veya proje taslakları üretebilme kapasitesi, ilk bakışta istihdam konusunu doğal olarak gündeme getirse de (ve geçmişte yaşanan dönüşümlerin travmalarını tetiklese de), burada yaşanan verimlilik devrimi yukarıda da gösterildiği gibi farklılık arz etmektedir. Temelde iş ve özel yaşam arasındaki geleneksel diyebileceğimiz sınırları hızla aşındırdığı gibi, gündelik yaşamın içerisinde, misal bir öğle arasında veya mesai sonrasında sisteme girilen basit bir komut, yalnızca anlık bir işlemi başlatmakla kalmamakta, mesai sonrası günün her anına yayılarak çalışanın kişisel zamanlarına kadar sızan, kesintisiz ve kronik bir bilişsel iş yüküne de dönüşmektedir. Sosyal medya araçlarının ve gsm teknolojilerinin gelişimi ile ulaşılamama hakkına sorunlu alanlar tartışması yapay zeka teknolojileri ile daha üst bir boyuta taşındığı aşikar. Bireyin kamusal ve özel alanının bu hızla ve sürekli yeniden yapılandırılması, burada sorgulanması gereken ve yapısal olarak mücadele edilmesi gereken sosyolojik bir kriz olarak ehemmiyetini korumaktadır. Teknolojik imkanların getirdiği sürekli yüksek performans beklentisinin tehdidi altında çalışanların mesai sonrası kendilerine ayıracak vakitlerinin işgal edilmesi; yaşamın her anını potansiyel bir mesai saatine dönüştürmektedir.1

Bu yoğunlaşan iş yükü krizine karşın, küresel sermayenin zirvesini temsil eden raporların odak noktası hala çok farklı bir düzlemde. KPMG’nin 2026 U.S. CEO Outlook Pulse anketi verilerine göz gezdirdiğimizde, ortaya çıkan tablonun çalışma hayatına dair pozitif yönlü istihdam öngörülerimizle birebir uyumlu olduğu görülüyor. Şirketlerin sermaye bütçelerinde yapay zekaya ayrılan pay devasa boyutlara ulaşırken, CEO’ların yüzde 55’i yapay zeka yatırımlarının bir sonucu olarak önümüzdeki yıl yeni işe alımlar yapacaklarını beyan ediyor. Liderlerin temel odak noktası, çalışanları tasfiye etmekten ziyade onları eğitmek ve yapay zeka teknolojileriyle uyumlu hale getirmektir.

Lakin KPMG raporunda ve benzeri kurumsal analizlerde dikkat çeken devasa bir kör nokta var. İstihdam ve finansal getiri meselelerine bu kadar detaylı odaklanılırken, çalışanların giderek artan bilişsel iş yüküne, emek sömürüsüne ve kazanılmış haklarının ellerinden alınmasına dair hiçbir çıkarım yapılmıyor. Bu durumun kurumsal raporlarda es geçilmesi anlaşılabilir olsa da, çalışan haklarının savunucusu olan işçi sendikalarının bu devasa dönüşüme karşı sergilediği kayıtsızlık akıl alır gibi değildir. Bilhassa Türkiye’de, TÜRK-İŞ, HAK-İŞ ve DİSK gibi büyük konfederasyonların yayımladığı sendikalaşma raporları ve kamu toplu iş sözleşmeleri çerçeve anlaşma protokolleri incelendiğinde (yapay zekaya dair üstün körü ve daha çok adet yerini bulsun diyebileceğimiz raporlar olsa da2), geleneksel ücret pazarlıklarının ötesine geçemedikleri görülmektedir. Çalışanların maruz kaldığı bu yeni nesil algoritmalara dayalı iş yükü artışına ve mesai kavramındaki değişimler gibi varoluşsal sorunlara değinmesi beklenen sendikaların durumu, aidat toplamaktan başka ne iş yapıyorlarsa artık eleştirisini sonuna kadar haklı çıkarmaktadır. Emeğin geleceğini ıskalayan bir sendikacılık anlayışı, maalesef çalışanları yapay zekanın görünmez baskısı altında yalnız bırakmaktadır.

***

Yapay zekanın istihdamı nasıl etkileyeceği tartışması coğrafi ve demografik olarak incelendiğinde, Avrupa kıtası için bambaşka bir anlam taşıdığı ortaya çıkmaktadır. Avrupa Merkez Bankası (ECB) düzeyindeki tartışmalar ve OECD’nin 2025 İstihdam Görünümü gibi raporları, yapay zeka bizi işsiz bırakacak serzenişlerini ve felaket tellallarını haksız çıkararak istihdama negatif bir etki olmadığını teyit etmektedir. Aslına bakılırsa, Avrupa’nın bugün karşı karşıya olduğu en büyük kriz teknolojiyle beraber gelen işsizlik (kaygısı) değil, hızla yaşlanan nüfus, daralan işgücü havuzu ve bu durumun tetiklediği işgücü maliyetleridir.

Avrupa kıtası sırf bu demografik çöküşü durdurabilmek, ekonomik çarklarını döndürebilmek ve ucuz işgücü maliyetlerini sağlayabilmek için adeta devasa bir mülteci toplama merkezine dönüşmüş vaziyettedir. Bunun sonucu oluşan toplumsal kriz ise bambaşka bir seviyededir. İşte tam bu noktada yapay zeka, Avrupa için tarihi bir işlev görebilme potansiyelini taşımaktadır (yani hiç olmazsa biz bu yönde bir öngörü sahibiyiz). Teknolojinin üretim ve hizmet süreçlerinde yaratacağı muazzam verimlilik artışı (ve yardımcı iş rolü), işgücü maliyetlerini düşürürken yaşlanan nüfusun ve azalan insan kaynağının yarattığı boşluğu büyük ölçüde tolere edecek gibi görünüyor. Bu durum, yalnızca çalışma hayatına dair değişimleri gözlemlememizi sağlamakla kalmıyor, yapay zeka verimliliğinin sağladığı bu tampon etkinin, önümüzdeki yıllarda kıtanın mecburi ve tartışmalı göçmen politikalarını değiştireceğinin de işaretini veriyor.

Bunların yanı sıra, yapay zeka üzerinden gelişen ve değişen teknolojinin sosyolojik katmanlarına inildiğinde başka tartışmalara da şahit olmaktayız. Ünlü çalışma ekonomisti David Autor’un öne sürdüğü tezler, daralan demografik yapı ve yaşlanan küresel işgücü karşısında yapay zekanın rolünü anlamak için son derece gerçekçi bir tespit sunmaktadır. Autor, yapay zekanın meslekleri ortadan kaldıran bir yok edici olmaktan ziyade, eşsiz bir uzmanlık eşitleyici olarak işlev gördüğünü savunmaktadır. Ve bu konu, yani uzmanlık meselesi, açıkçası yazımızda asıl mesele ettiğimiz yerdir. Eskiden ancak yıllar süren usta & çırak ilişkileri, pahalı yükseköğrenim süreçleri veya uzun tecrübeler sonucunda elde edilebilen karmaşık problem çözme ve analiz yetenekleri, bugün yapay zekanın yönlendirmesiyle sıradan bir çalışanın bile rahatlıkla kullanabileceği bir seviyeye inmiştir. Bir başka ifade ile yapay zeka sayesinde çalışanların bilişsel kapasitesinin arttırılması hedeflenmiş ve nitelikli çıktılar üretmesine olanak sağlanmıştır diyebiliriz, ama bu en nihayetinde giydiğinde kişiyi süper güçlerle donatan bir Iron Man zırhı da değildir.

Bu durum, günümüzde sıkça tartışılan, dijitalleşmenin ve yapay zeka teknolojisinin geleneksel orta sınıfı yok ettiği gerçeği (kimileri bunun sonucunda toplumu uçlara böleceği yönünde kaygılarını dile getirse de) içinde bulunduğumuz orta sınıf sonrası toplum evresiyle de paralel bir gelişmedir. Ancak Autor’un tezi gösteriyor ki bu uyum, orta sınıfın yok oluşunu değil, tam aksine küllerinden yeniden doğuşunu da tetikleyebilir. Eğer şirketler yapay zekayı tabandaki çalışanları güçlendiren bir araç olarak kullanırsa, teknoloji sayesinde daralan demografik yapılarda üretkenliğini artıran yeni ve güçlü bir orta sınıf inşa edilebilir.

Yapay zekaya yönelik tartışmaların işsizlik kaygısını merkeze alan negatif istihdam yönlü olmasını pek gerçekçi bulmadığımızı ifade etmeliyiz. Geleceğin iş dünyasında ve çalışma hayatında hayatta kalacak olanlar yapay zekanın teknolojik devrimi ile uyum içerisinde kendini yapılandırmasını bilenler olacaktır. Bunun için de okumak şart. Ancak burada asıl tartışılması gereken mesele yapay zeka ile birlikte bilhassa çalışma hayatında bizim karşı karşıya kalacağımız mesai kavramı, özel yaşam ve dinlenme hakkına yönelik tartışmaların yanı sıra yapay zekanın asıl işlevi olan asistanlık meselesi ve uzmanlaşma konuları olmalıdır. Kamusalın bu minvalde yeniden düzenlenmesi bizi orta sınıf sonrası bir topluma doğru taşımakta, ama bu insanların (toplumsal anlamda) kazanılmış haklarının ellerinden alınmasını gerektirmemektedir. Vaki olanda hayır vardır diyerek yazımızı burada sonlandıralım.


  1. Yazının insicamını, bütünlüğünü ve düşünsel akışını bozmamak amacıyla bu konudaki teorik tartışmalar dışarıda bırakılmıştır. Meselenin sosyolojik ve psikolojik boyutlarına dair daha kapsamlı bir literatür takibi için Habermas’ın Kamusal İnsanın Yapısal Dönüşümü, Richard Sennett’in Kamusal İnsanın Çöküşü ile Byung-Chul Han’ın Yorgunluk Toplumu adlı eserlerine başvurulabilir ve tartışmalar buradan takip edilebilir. ↩︎
  2. Bu raporların içerisinde en istisnai olanı Hak-İş Konfederasyonu tarafından hazırlanan “Dijital Çağın Yeni Emeği” raporu, sendikal literatürde dijitalleşme ve algoritmik yönetimi doğrudan odağına alması bakımından istisnai bir öneme haizdir. Ancak raporun teorik çerçevesi incelendiğinde, dijitalleşmenin yarattığı baskının ağırlıklı olarak çevrimiçi olma ve sürekli erişilebilirlik fenomenleri üzerinden kavramsallaştırıldığı görülmektedir. Bu zaten gsm teknolojilerindeki  gelişmelerin getirisidir, yapay zekaya dair bir istisnailik söz konusu değildir. Raporun temel eksikliği, yapay zekanın bir yardımcı/asistan rolüyle çalışma hayatına entegre edildiği senaryolarda, iş yükünü ve temposunu nasıl sistematik biçimde artırdığına dair analitik bir ayrım ortaya koyamamasıdır. Özellikle geleneksel iş kollarında, yapay zeka desteğinin iş süreçlerini insan kapasitesinin ötesine taşıyan bir kaldıraç olarak kullanılması, metinde kuramsal bir boşluk teşkil etmektedir. Buna ek olarak, konfederasyon yönetiminin “günün 25 saatine talip olma” yönündeki söylemi ile dijital çağın gerektirdiği ulaşılamama hakkı arasındaki ontolojik çelişki dikkat çekicidir. Hak-İş’in yapay zeka raporunda platform çalışanlarının sorunlarını gündeme taşıması stratejik bir kazanım olsa da, yapay zekanın verimlilik kılıfı altında emeği yoğunlaştırma pratikleri henüz sendikal perspektifte tam olarak karşılığını bulamamıştır. ↩︎
Visited 72 times, 2 visit(s) today

Close